18 Haziran 2012 Pazartesi

Salla...Pulları, Zarları....


‘Pratik desen sallanmakta’dır bende ama teoride bilirim tavlayı ve her strateji oyununda olduğu gibi bunu da yaşamın bizzat kendisine benzetirim.

Bir kere tek başına oynanan bir oyun değildir tavla. Yaşamda olduğu gibi bu oyunda da karşı tarafla bir etkileşim söz konusudur. Kimin kazanacağını şans, kısmet ama bir o kadar da tecrübe ve bilgi faktörleri belirleyecektir. Aslında her iki taraf da kazanan olabilir farklı açılardan. Biri yendiğinde, diğeri ise yenildiğinde edineceği dersleri öğrenerek birer galibiyet alırlar.
Siyah ve beyaz pullar gece ve gündüzdür; sayıları da bir ayın günleri kadardır veya Ay küçülürken karanlıktır gece ve büyürken aydınlatır dünyayı bir fener gibi. Veyahut da gece ile gündüz birbirlerinden üstün olduklarını ispat etmek ister gibidirler tavla tahtasının üzerinde. Oysa biri olmadan diğerinin hiçbir anlamı olmadığı üzerine kuruludur bütün yaşam. Üzerinde oynadıkları Dünya sahnesinde zaman günlerin ve gecelerin yanısıra aylara ve sonra da yıllara ayrılır ve bir yılda da tam 12 ay, bir günde 24 saat vardır. Bunlar da tahtanın her bir kanadındaki yerlerini alır, sanki saatin akrebi gibi zamanı gösterir; pulların tek tek üstlerinden geçmelerini beklerler. Zaman ve mekanla sınırlı ‘Tavla Tahtası’ tam bir ‘Dünya Sahnesi’dir! Zamanın içinde geçen insanoğlu sonuca varmak üzere zar atar durur...
Tavla tahtası, üzerinde zaman kavramını taşıyan Dünya’nın kendisiyse eğer zarlar ise gezegenlerdir belki. Gezegenlerin birbirleri ile yaptıkları açılar gibi zarlar da altının ikili permütasyonları şeklinde açılar yaparlar birbirlerine, tıpkı gezegenler gibi. Hatta zar üzerinde altıdan büyük sayı olmamasının nedeni, tavlanın icadının Plüton'un keşfinden önce olması bile olabilir. Kübün altı yan alanı olmasını ise hiç işin içine katmıyorum bu arada!

Kimi zaman zarlar belirler oyunun gidişini, kimi zaman da pullar. Zarlar belirlediğinde ortaya çıkana YAZGI, pullar belirlediğindekine ise ÖZGÜR İRADE denir. Sonuç ise herzaman KADER'dir.

Yazgı denen şey sana tek bir seçim sunar sadece. Yani öyle bir zar gelir ki tek bir hamle imkanı verir sana ve sonu da bellidir. Rakibin atacağı zara göre önünde yeni olasılıklar belirene kadar yazgın belirler bulunduğun noktayı. Rakibin sırası geçince yine zar atılır:


Yazgı mı, Özgür İrade mi gelecek? 
Zar mı, Pul mu?
Yazı mı, Tura mı?
Ak mı, Kara mı?
Yin mi, Yang mı?
Kırk Katır mı, Kırk Satır mı?

Dualitenin seni alıp götüreceği yer tek bir sonuçtur nihayetinde... Sırat denen ikilikler arasındaki ince çizginin üstünde bir cambaz hüneri sergilemen gerekir ki köprüyü geçebilesin!

Özgür İrade çıkarsa zarlardan, bu demektir ki önünde birden fazla seçenek var. Atılan tek bir zar, birden fazla hareket imkanı verir sana. Olasılıklardan birini seçer ve oyunun gidişatını kendi ellerinle belirlersin. Vereceğin kararla yapacağın hamle sana oyunu kazandırabilir de, kaybettirebilir de.

Tavlada belki ama hileye yer yoktur yaşam oyununda. Ne yaparsan yap, zar tutamazsın mesela. Yapabileceğin yegane şey, eğer zarlar senden Özgür İdareni kullanmanı istediyse yani "zar geldiyse" önceki oyunlardan öğrendiğin - ki eğer öğrenebildiysen - stratejileri uygulamak, becerileri kullanmaktır. Bazen dalgınlığa düşüp bildiğin hamleleri yapamayabilirsin, o zaman ortaya çıkacak KADER’i de kabullenip, bunun da bir nedeni olduğuna inanmak kalır sana. Asla gerilemek yoktur bu yolda ancak yol üstündeki mola yerlerindeki duraklamaları da ilerleme için gerekli bir adım olarak görmek ve kabul etmek gerekir.  Buna da tevekkül der erenler.

Haa, Mars da bu oyunun ayrılmaz parçalarından biridir. Savaş tanrısıdır ya Mars belki de o yüzden bu mücadele meydanında onun adı duyulur sadece. Bas bas bağırır “er meydanı oğlum burası” diye... Belki de o yüzden “kız tavlası” diye bir oyun da uydurulmuş, “elinin hamuruyla erkek işine karışma, bre kadın!” yaklaşımı Dünya sahnesinde olduğu gibi oynanan tüm oyunlarda da kendini göstermiştir. 

Tavlada kazanan, tavla tahtasını kapatıp kaybedenin kolunun altına sıkıştırıverir oyunun sonunda ve "Öğren de gel" der. Hayatta da böyledir. Beceremediysen bu sahnedeki oyunu, dürüverirler defterini ve eline verirler yeniden. Bir kez daha oynarsın aynı oyunu benzer rollerle ve tanıdık ruhlarla karşılaşıp helalleşirsin hatta. Yine beceremezsen bir kez daha gelirsin dünyaya. Yenilen pehlivan güreşe doymaz derler ya, sen de yenile yenile devam edersin yoluna. Taa ki kazanmayı ve bir kez kazandıktan sonra da o mertebede kalmayı öğrenene dek.


Yalnız attığın bir-iki zara güvenip çok da emin olma kazanacağından. Bir sonraki zar atışı seni üzebilir. Her daim tetikte olmak, hiçbir hamleyi gözden kaçırmamak, zarları düzgün atmak kadar rakibin yaptığı hamlelere düzgün yanıtlar vermek de mühimdir.

Kısacası tavlanın içinde yaşamın taa kendisi vardır. Astrolojinin anlatmaya uğraştığı yaşam da budur zaten. Şunu der sana: “Senden büyük bir İlahi Düzen var insanoğlu. Kimi zaman onun sana verdiklerini yaşarsın sadece, kimi zaman da gökyüzünden gelen enerjiler belli yolları açar önünde ve seçim sana bırakılır. Her ne olursa olsun - gezegenler gerilese de -  gidiş yönün hep ileriye doğrudur, tavlada olduğu gibi geri hareket yoktur hiç.”

Bir bak bakalım şimdi oynamakta olduğun oyuna:

Kırık pulun mu var? Bekle bakalım zar gelmesini şimdi! ‘Ne çıkarsa bahtıma dersin’ belki, belki de ‘yürekli oynadım’ demenin hazzını yaşarsın sonunda...

Çok önemli zarlar atılmakta gökyüzünde, sana da en uygunu düşecektir ve umarım ki düşeş gelecektir!

Bu Tanrılar Okulu’nda hayat zarlar ve pullar arasında / gezegenler ve bireysel iradeler arasında sürüp giderken dileğim o ki bol bol KAPI alasın!




12 Haziran 2012 Salı

küçük şeyler




küçük lezzetlerdi almak istediğimiz yaşamdan. tatlı, ekşi, acı, tuzlu... sonunda insanın ağzında bir hoşluk bırakmasıydı mesele. zamanla yetmedi bu tadlar;  midemizde hissettiğimiz dolgunluğu önemsedik  ve damakta kalan en güzel tadları kaçırdık!


küçük tınılardı duymak istediğimiz. bazen bir çocuğun gülüşü, bazen yaprakların hışırtısı rüzgarın altında. bazen tek bir cümleydi yürekten gelen. kimi zaman “söylenmedik en güzel sözdü” duyulması özlenen. gürültüyü tercih ettik, avaz avaz bağrılsın, herkes duysun istedik ve en güzel sesleri duymadık; sağırlaştık!


küçük resimlerdi görmek istediğimiz. gülen bir çocuğun gözleri, masmavi bir deniz, engin bir gökyüzü. en şatafatlı ve en pahalı tabloları istedik hep...boy boy görüneceğimiz, hele de olduğumuzdan farklı gösteren aynaları pek sevdik; görmek yerine göstermek istediğimizden belki de körleştik!


küçük, temiz kokular istedik etrafımızda. yağmur sonrası toprağın ve çimenlerin kokusu mesela. taptaze bir bardak çayın yanında tarçınlı bir dilim kek veyahut da... sabun kokusu, bebek kokusu, tertemiz bir ilkbahar sabahı kokusu, çilek, karpuz veya şeftali kokusu gibi birşey söylemek istediğim. oysa aromalara, yapay kokulara dadandık; parfümler arasında tenin kokusunu unuttuk!


küçük dokunuşlarda saklıydı ayrıntılar ve parmak uçlarındaydı sırrı. bir bebeğin teninde, bir çiçeğin üzerine düşmüş çiğ tanesinde, yaşlı ellerin kurumuş toprak dokusunda... sihirli dokunuşlardı hayat veren ve sevgiyi en güzel anlatan. dokunmak yetmedi; var olan herşeyi avuçlamak, kalanını ceplerimize doldurmak, herşeye bir anda ve tek başımıza sahip olmak istedik! 


küçük sürprizlerdi yaşamak istediğimiz, en ummadığımız anlarda gelen. hediyeler şatafatlı kurdeleler ve parlak jelatinden kağıtların arkasında sönük kaldı; en güzel paketi olan, en pahalı hediye en güzelidir sandık! sürprizlerin en güzelini bir kenara attık!

küçücük bir cümleydi duymak istediğimiz! bilmemiz yetmezdi; onu hep duymak isterdik. altı heceli tek bir cümleydi o; ama öylesine değil, yürekten olmalıydı. herşeyin sahtesine kanardık da bunun dürüstlükle söylenip söylenmediğini hemen anlardık... ya da anladığımızı sanar, tüm masallar gibi buna da kanardık...

küçük şeylerin ardında gizliydi büyük gerçekler... tadını, kokusunu, dokusunu anlamasak da ruhunu bilir ve nerede olsa tanırdık küçük şeyleri...nedense çoğunlukla da söylenmez, sadece içten içten hissedilirdi küçük şeylerin ne büyük şeyler oldukları...




* * *


“hep küçük şeyler bizi usandıran
küçük şeyler bizi utandıran
hep küçük şeyler küçük şeyler bizi yarıştıran
küçük şeyler bizi uzlaştıran


küçük şeyler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
hep kısa anlar, mutluluklar
hayal görür uzun zamanlar


hep kısa anlar karar verdiğimiz
sonra günler boyu neden diye düşündüğümüz
kısa anlar hepside kısacık anlar
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

hep büyük düşler, büyük düşler peşinde koştuğumuz
sonra nerdeyiz diye içinde kaybolduğumuz
hep büyük düşler elimle tutamadığım
hiç görmediğim, yaşamadığım


büyük düşler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
hep küçük şeyler bizi savaştıran
küçük şeyler bizi barıştıran


hep küçük şeyler seni sevdiğim
küçük şeyler seni üzdüğüm
küçük şeyler hepsi minicik şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren”







Related Posts with Thumbnails

.