26 Mayıs 2012 Cumartesi

VARsın OLsun


Hem hiçbir şeyi olmayan, hem de herşeyi olan kızdı o. Herşeye sahip olup aslında hiçbir şeyi olmadığını anladığında koskoca bir 0 olduğunu da farketmişti. Öyle sihirliydi ki bu 0; rakamın soluna koyunca hiçliğe, sağına koyunca varlığa gidiyordu. Kıymetlilerin en kıymetlisiydi de tek başına bu kıymetini anlatamıyordu. Bir anlam kazanabilmesi için yanında birilerine ihtiyacı vardı, kimiyle azalmak kimiyle çoğalmak için.

Sürekli dönüp duruyordu bu sıfır ayrıca; feleğin çemberiydi sanki. Öyle bir çember ki sürekli aynı yoldan gidiyordun ama her seferinde sanki oraları yeni görmüş gibi heyecanlanıyordun yol üstünde. Bu çemberin içinde kaldıkça sonu ummak bir ümitten öte gidemiyordu.

Farklı yüzler ama benzer özler, değişik sesler ama benzer sözler vardı bu çemberin içinde. Bizim kız bunları hep yeni bir ışık sanar, pervane misali her ışığa kanardı. Oysa sonsuz döngülerin içinden çıkmadan görüp görebileceği şey birbirinin farklı suretteki ikizleri olacaktı sadece. Bu yüzden de feleğin çemberinden geçmesi, 0'ın bir ucunu tutup o sonsuz çemberi açarak dümdüz bir 1 yapması gerekiyordu. Tüm kodlar 0'lar ve 1'lere dayanmıyor muydu zaten? Bir "anahtarcı" çıkıp kodları kırana kadar da bu böyle olmaya devam edecekti.

0'ın içinde şimdiye dek kısır döngüler vardı. Ne kadar yol kat etmiş olursa olsun; hep başa dönüyordu. Sonra yine manzaraları ve yol arkadaşları farklı da olsa aynı yollar onu bekliyordu. Çemberin ucu yoktu çünkü; dön dolaş varacağın yer kürkçü dükkanı dermişçesine seslenirdi 0. Bir anlam ifade etsin diye bir yanına 1'i almalıydı. 1'den 0'a, 0'dan 1'e gezip durmak vaktiydi artık; herşeyin 1'den 1'e olduğu gibi.   

1 olmak ise pek de kolay değildi. Dimdik durması gerekiyordu; eğilip bükülmeyecek, dosdoğru olacaktı. Dosdoğru olmak için de helalleşmek gerekiyordu; sadakatin önemini öğreten bağlılık korkaklarıyla, doğruluğun değerini anlatan yalancılarla, mutluluğun tadını özleten mutsuzluk verenlerle helalleşmek ve onlara en derin şükranlarını sunarak  çemberin dışına çıkmak lazımdı.

Bizim kız biliyordu ya zaten herşeyi olduğunu,  hemen bir mum kapıp kendi ışığıyla yaktı. Bu öyle bir ışıktı ki, büyük bir sarsıntı ile yeniden yanmış, kaosun içinden güneş gibi parlamıştı. Küçücük bedeni defalarca sarsılmış, durduramadığı gözyaşlarının içinde boğulmuştu. Ve yine kaos içinden yaşam filizlenivermişti işte herzaman olduğu gibi.         

Mumu yakarken bir taraftan da şöyle söylüyordu:

Ben sevgiyim - Ya Vedud
Ben ışığım - Ya Nur
Ben güçlüyüm - Ya Metin
Herşeye gücüm yeter - Ya Hayy
Her kaosun ardından yeniden toparlanır, dimdik dururum - Ya Kayyum
Zengin bir yüreğim var - Ya Gani
İhtiyacım olan tüm bilgiler içimde - Ya Alim
Ya Evvel, Ya Ahir...

Bunları der demez gözünün önünde kocaman bir 1 belirdi ve 0'ın yanına konuverdi. O zaman bir kez daha anladı " ne varlığa sevinmek, ne yokluğa yerinmek" sözünün ne demek istediğini.

Olan herşey hayrınaydı; içinde hem 0 hem 1 vardı! 10 kutsal söz gibi dizilip tüm olanlar onu bir melek gibi koruyordu aslında. "Neden böyle oldu?" veya "Neden şöyle olmadı?" demek manasızdı. Herşey ANda değişiyor, 0 ve 1'ler farklı algoritmalarla yerleşiveriyordu yapboz tahtasının üzerinde ve farklı resimler çıkarıyorlardı her farklı birlikteliklerinde. VARsın yapbozun bir parçası eksik OLsun, nasıl olsa zamanı geldiğinde tüm boşluklar birbir dolacaktı. Isis'in yarası er yada geç iyileşecekti.

Şimdi yapması gereken şey, her zaman olduğu gibi farklı yaşamların bir köşesine dokunmak olmalıydı. Her bir dokunuş bir perinin sihirli değneğiyle dokunuşu gibiydi nasıl olsa. Birine dokunup sevgisini, birine dokunup bilgisini, birine dokunup dermanını verecekti. Kendinde her ne varsa hepsini paylaşacaktı. Elinde taşıdığı mum aydınlatacaktı isteyenleri ama sadece isteyenleri. Diğerleri ile yollar zaten kendiliğinden ayrılacaktı. Başka programlar içinde çalışan kodlar şeklinde hayatına devam eden 01'ler OLarak...






15 Mayıs 2012 Salı

(İç ses)

Lunaparktaki komik aynalar gibidir hayatındaki rol arkadaşların. Kimi ayna dümdüzdür; sen de dümdüz görürsün kendini. Kimi ise büker görüntüyü. Bazıları olduğundan uzun, olduğundan ince, olduğundan güzel gösterir seni. Mest olursun bu aynaların karşısında; “vay be, ney mişim ben?” der, ayrılmak istemezsin karşısından. İçinin övgü bekleyen yanı okşanır, tüylerin kabarır. Bazıları da olduğundan kısa, olduğundan şişman, olduğundan çirkin gösterir. Burun büker, “hıh, iyi ki de böyle değilim” diye sevinir, yine de bir iç bulantısı ve baş dönmesiyle sendeleyip düşmemek için karşısından ayrılırsın bu aynaların.


Oysa tüm aynalar seni gösterir; kimi dosdoğru seni kimi de bozulduğunda ortaya çıkabilecek hallerini...Türlü komiklikler olsun diye yaşanan, haz ettiğin veya etmediğin, övdüğün veya yerdiğin her ne varsa varolanın çeşitli koşullarda içine girebileceği kisvelerden başka bir şey değildir. Ne gördüysen bu komik aynalarda hepsi sensin! Hepsi senin veçhelerin! İçindeki tüm arketiplerle barışmadan huzur yok sana! “Şunu asla yapmam, böyle asla davranmam” deme... “Aslında ben...” diye başlayan cümleler kurup kendini savunmaya ise hiç uğraşma...Bugün yerdiğini ertesi gün yapmadın mı? Yapmam dediğinin üstüne iki mislini katmadın mı? Yansımanı beğenmeyip kırdığın aynalara bir bak hele? Seni takip eden talihsizlik kendinle yüzleşememen olabilir mi? Ayna kırılmasının getirdiği söylenen uğursuzluk bu olabilir mi?

İster uyku da ol; görme tüm hallerini, ister gözünü aç; kabul et varlığını...Ama önce tüm aynalara bir kez daha bak: Gördün mü bak, hepsi sensin! Lilith ile Havva arasında sıkışmışlığında bile hem Lilith’sin hem de Havva! Tüm arketiplerinle barış ve asla yargılama kimseyi ve “kızım sana diyorum, gelinim sen dinle” her zaman.

Şimdi ak hayatın içine, özüne karış; güneşiyle parla, rüzgarıyla es, sularla coş ve kök sal toprağına. Bir yıldız olabilmek için göklerde “Bulanmadan, donmadan ak.....”. Su ol her zaman; buhar olup uçma, buz olup donma! Su gibi ak, su gibi aziz ol ki bulanıklığını yitirsin aynalar; karşında sadece dümdüz olanları kalsın...Sen doğru oldukça onlar da dümdüz gösterecekler seni. Arınmış ve tüm bozulmalardan korunabilmiş halini!

Her birinde kendini gördüğüne mutlu ol, görebildiğine sevin ve varlıklarına teşekkür et. Seni yamuk yumuk gösterenlere özellikle de. Belki başkaları da sana baktıklarında yamuk görmüşlerdi suretlerini? Helalleş herbiri ile ve bundan sonrası için sadece dosdoğru olmaya niyet et ki aynalar da eşlik etsin sana...

***
Bu yazıyı okuyanlar daha çok bakmak istediler aynalara ve "Ağlatman beni, eyletmen beni" diye mırıldanarak şunları da okudular:


http://sibel-alem.blogspot.com/2010/12/don-bak-aynaya.html

http://sibel-alem.blogspot.com/2010/05/ayna-etkisi.html

http://sibel-alem.blogspot.com/2012/02/golgesinden-korkan-cocuk.html

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Şarkılar Seni Söyler



Şarkılar hep aynı şeyi söylerdi de aslında içine hep terkedişler, kalp kırıklıkları ve küskünlükler eklenirdi nedense. Yeşilçam filmleri ile büyümüş çocuklardansanız üstelik, herbirinin bir hikayesi olduğunu bilirdiniz bu şarkıların. Filmlerin sonu zorlamayla da olsa mutlu biterdi ama o mutlu sona ulaşana dek gözyaşları sel olurdu.

Ya kız ya da esas oğlan fakirdi. Ya da başka nedenlerle farklı dünyaların insanlarıydılar. Talihsizlikler peşlerini bırakmazdı; ya verem yada kör olurlardı dertlerinden. Ve ümitsizdi aşkları...

Ümitsiz bir aşka düştüm, ağlarım ben halime
Gönlüm kırık, bağrım yanık, hasretim ben yarime
 
Yaşama sevinci vereceğine ölüme çağırıyordu aşklar. Belki de hiçliği anlatmaktı çaresiz dertlerin gayesi.

Senden ayrı yaşasam da hayat ölümdür bana
Gönlüm kırık, bağrım yanık, hasretim ben yarime

Nedense söylenmezdi aşklar. Derman bulmak istenmez, ne kadar şikayet edilse de sevdanın derdi sevincine tercih edilirdi. Acı çekmeyi severdi bir zamanlar insanlar. DEMEK Kİ YANLIŞ ÖĞRETİLMİŞTİ SEVMEK. Ardına korkular ve kalıplar yerleştirilmiş, sevgili hep “vefasız” bellenmişti. Oysa herkes kendi gerçekliğini yaşardı aşklarında da. Yaşam planına uygun hareket eder; tasarladıklarını yaşar ve daha dünyaya gelmeden seçtiği yolda yürürdü insan.

Aşk bu mu, sevda bu mu, hayat bu mu
Kalp acı, dünya hüzün, göz yaş dolu
Bu durumda, aslında şikayet etmeye hiç mi hiç hakkı yoktu kimsenin. Aşkı bulamamanın sebebi vefasız sevgililer değil, o vefasız sevgilileri kendine çekme potansiyeliydi. Önce kendini değiştirmeli, dönüştürmeliydi insan. Sevilmeye layık olmadığını düşünen sevmeyi nasıl becerebilirdi ki? Ancak bundan sonra sevdanın gerçek anlamını anlayabilir, kalbin acı ile değil neşe ile dolması gerektiğini anlardı sevince. ASLOLAN AŞK OLMALIYDI, DERT DEĞİL!

Evet, Leyla bir özge candı da Mecnun neydi peki? Leyla olmadan Mecnun, Mecnun olmadan Leyla’nın ne anlamı olurdu? Mecnun acı çekiyor da Leyla çekmiyor muydu? Leyla mutlu olunca Mecnun da sevinmez miydi? Dengeli olanı bu değil miydi?
Gözlerinin rengini unuttu diye “yazık olmuş o gözlerden sana akan yaşlara” demenin ne anlamı vardı? Bu çocukça bir “küstüm, oynamıyorum” demekten farklı değildi. “Sen beni sevmiyorsun artık madem, ben de sana hakkımı helal etmem” denir miydi hiç? SEVMEK KARŞIMIZDAKİYLE DEĞİL BİZZAT KENDİMİZLE İLGİLİ BİR EYLEMDİ; BİZİM SEVEBİLME KAPASİTEMİZ, BİZİM EN YÜCE YETENEĞİMİZDİ. Suçu – ki varsa – karşıdakine atmak ise işin kolayına kaçmaktı.

Böyle çocukça mızıkçılık ederek sıyrılmak için debelendiğimiz şeyin daha da içine batmaz mıydık? “Biz zamanlar sevginle ateşlenen başımı, dizlerinin yerine dayasaydım taşlara” demek yaşanmış güzel anlara saygısızlık etmek olmaz mıydı? Belli ki giden, diğerinin yaşamında alması gerektiği rolü oynamış ve repliği bitince de selam verip sahneden ayrılmıştı. O zaman sadece ALKIŞLAMAK GEREKİRDİ GİDENLERİ. Rol arkadaşlığı ettikleri için... Birlikte güzel bir performans sergiledikleri için... Kalanı ve kendilerini daha sonraki rollere hazırladıkları için...Belki de bundan sonrası “En İyi Kadın Oyuncu” veya “En İyi Erkek Oyuncu” rollerine hazırlamıştı gidenler kalanları ve kalanlar gidenleri. Yıllar heder olmamış, hem gidene hem de kalana çok şey kazandırmıştı.

Sürekli BEN demenin kimseye bir faydası yoktu. Hep BEN denen bir ortamda BİZ olabilmek mümkün müydü? BİZ olmak için bir BEN, bir SEN gerekiyordu. Leyla kendini Tanrıça zannedip Mecnun’u kul etmeye, Mecnun kendini Tanrı görüp Leyla’yı köle yapmaya uğraşmamalıydı.

Herbiri kendi yüreğinin en derin arzularını gerçekleştiren BEN ve SEN olmalıydı önce ve BİZ iken tüm benliğinden sıyrılabilmeliydi iki can. İşte o zaman kimse kimseye “Üzgünüm Leyla!” demez, kimse kimseden af dilemez, SENsiz geçen günleri karanlık olarak nitelemez, her günü daha iyi günlere giden bir basamak olarak görürdü insanoğlu. “Ayrılık ölüm gibi” gelmez, her ayrılıkta bir yaşam dersi bulurdu o zaman. Ayrılıkların da kavuşmalar kadar önemli olduğunu anlardı. BEN olmayı beceremeyenler, ayrılıklar sayesinde ayaklarının üstüne daha güçlü bir şekilde basmayı öğrenir, bir kere BEN olduktan sonra yine BEN olabilmişleri kendine SEN eyleyerek BİZ olma yoluna girebilirdi. Zaten herkesin en büyük arzusu ruhuyla bütünleşebilecek bir SEN ile BİZ olabilmek değil miydi?

Ha unutmadan; bazı şarkıları herkes bilir ve herkes bir ağızdan söyler, dikkat ettiniz mi?

Yılları durduracak
Güneşi doğduracak
Dünyamı dolduracak
Bir sevgi istiyorum
 
Nağmeler inlememeli demek ki... Belki de yürekten çağrılanlar bir gece ansızın gelebilir!

Ve belki de herkesin en sevdiği melodi üzerine kendi şarkı sözlerini yazmasının zamanı gelmiştir.


















Related Posts with Thumbnails

.