24 Nisan 2012 Salı

Mısır: Ra'dan Rab'ba



Uzun zamandır beklediğim an gelmişti; sonunda Mısır yolculuğu için birbirini hiç tanımayan veya bir şekilde tanışan ama hiç yüzyüze gelmemiş  – birkaçı hariç – 14 kişiden biri olarak havaalanındaki yerimi almıştım. Bir yıldır The Wise çevirmeni ve çiçeği burnunda bir derKİ yazarı olmama rağmen Hasan “Sonsuz” Çeliktaş’ı da ilk kez orada gördüm. Geziye katılan bazı insanlarla biryerlerde yollarımın kesişmişliği de vardı, mesela biriyle bir zamanlar aynı bankada çalışmış, birlikte toplantılara katılmıştık; biri reiki hocamın ablasıydı; bir diğeri astroloji hocamın eşiydi.

Tıpkı şu yeni başlayan “Touch” isimli dizideki gibi herkes şu yada bu şekilde birbiriyle bir bağlantı içindeydi kısacası. Gruptakiler tesadüf diye birşey olmadığını, ruh ailelerinin fertlerinin bir amaç için bir gün bir yerde bir diğeri ile yollarının kesiştiğini, hiçbir şeyin boşu boşuna yaşanmadığını çok çok iyi bilen kişilerdi. Touch’ın da her bölümü aynı sözlerle başlıyordu: “Çin mitolojisinde kaderin kırmızı ipi adında bir inanış vardır. İnanışa göre Tanrı her insanın ayak bileğine kırmızı bir ip takar ve kaderleri birleşecek insanları bu ipler sayesinde birbirine bağlarmış. Bu ip esner, kördüğüm olur fakat asla kopmazmış. 

Uçağın kalkış vaktini beklerken yapılan sohbetler sonrasında Kahire semalarında süzülmeye başladık. Heyecan öyle bir doruktaydı ki! Herkes orada çok güzel deneyimler yaşayacağının farkındaydı. Herbirini birşeyler çağırmıştı Mısır’a. Kiminin taa 7 yaşından beri rüyalarını piramitler süslüyor, kiminin sırtının neredeyse tamamını kaplayan dövmesindeki Horus ve Anubis kulağına birşeyler fısıldıyordu.

Kahire havaalanına vardığımızda derin bir oh çektik. Sonunda uzun zamandır hayalini kurduğumuz Mısır’a gelmiştik. Bu seyahatin nesi bizi o kadar heyecanlandırıyor bilmiyorduk ama içimizde garip ve anlaşılamayan heyecanlar vardı. Otel yolunda Kahire’nin fakir bölgelerinden geçerken bir miktar moralimiz bozulsa da otelimizin hemen yan tarafındaki piramitleri görür görmez yeniden içimizi heyecan kapladı. Ertesi gün Büyük Piramit’e gidecek ve Hasan’ın daha önceki Mısır seyahatlerinde anlattığı tarzda birşeyler deneyimlemek üzere inisiye odasındaki lahdin içine yatacaktık.

Büyük Piramit öncesinde program yoğundu. Yamuk Piramit, Basamaklı Piramit, Kızıl Piramit falan filan derken birçok yere uğradık, rehberimizin anlattıklarını can kulağıyla dinledik ama açıkçası gözüm hiçbirini görmüyordu. Diğerleri için de durum aynı mıydı bilemiyorum ama benim tek derdim Büyük Piramit içine girmek ve ne olacaksa olmasını beklemekti. Sonunda sıra Büyük Piramit’e gelmiş, daracık ve alçacık bir koridordan yukarıya, Hasan’ın yazılarında anlattığı o meşhur odaya tırmanmıştık. İşte şimdi heyecan tam anlamıyla doruktaydı. Elinde feneriyle odaya girenleri bir süre sonra kışkışlayan görevliye birazcık “bahşiş” verdikten sonra lahde uzanmamamız için hiçbir neden yoktu. Tabii o sırada yukarıya çıkan başka turistler de oluyordu ve bizim lahde yatma işi zırt pırt kesintiye uğruyordu.

Sonra ne olduysa adam bizi iyice kovaladı ve ben de bir grup arkadaşım ile birlikte aşağıya indim. O dar ve alçak koridorun sonuna gelmiştim ki arkama baktığımda grubun geri kalanını göremedim ve onların lahde girebilmek için orayı hala terketmediklerini anladım. Yanımdaki Nurdan ablaya “gidiyorum ben geri yukarı” dedim ve alçacık boylu koridordan büyük bir hızla yeniden çıkmaya başladım. Ne de olsa bu, Büyük Piramit’e aynı gün içinde ikinci çıkışımdı! Deneyimliydim yani... Yukarıdakiler de tam aşağıya inmek üzereydiler ama ben kararlıydım. Bu kadar yolu gelip oraya yatamadan gidemezdim. Bu seyahate gitmeye birlikte karar verdiğim arkadaşım Aydın bana eşlik etti ve inisiye odasını kapadık resmen. Orası artık sadece bize aitti. Adama da 20 Egyptian Pound verdik ki değmeyin gitsin. Bir saat de kalsak birşey diyeceği yoktu Mısırlı amcanın çünkü artık eski tanrıların yerini yenisi almıştı; en büyük tanrısı paraydı insanların çoğunun.

Neyse lahde yattım ve kalbim gümbür gümbür atmaya, nefes alış verişim coşmaya başladı. Yukarıya iki defa çıkmaktan mı yoksa başka birşeyden mi bilemiyorum ama nefesimden korktum ve kalbim yerinden çıkacak ve oracıkta can vereceğim sandım. Olsun ama rahatlamıştım, görevimi tamamlamış ve seyahatin başında “ulan, ben nasıl çıkarım oraya” dediğim yere iki kere hem de sonuncusunda tek başıma çıkmış olmanın haklı gururunu yaşıyordum. Orada Sirius’tan, Orion’dan gelen ve alınması gerekli bir kozmik enerji vardı ve onu almadan gitmek yakışmazdı bana. Azmin ve cesaretin elinden neyin kurtulduğu görünmüştü ki zaten?

Büyük Piramit maceram sayesinde ruhumun derinliklerinde yankılanan şuydu: BİR KEZ DAHA ÇIKMAYA DEĞERDİ YAŞAMDAKİ TÜM MERDİVENLER VE BİR KEZ DAHA DENEMEYE DEĞERDİ DAHA ÖNCE BAŞARILAMAYANLAR! Geçmiş anılarda, gelecek ise tasarım aşamasında zihni kurcalayadursun, zihni durdurup kalbi dinlemek gerekiyordu artık! BÜYÜK PİRAMİTTE ŞAHDAMARIMI HİSSETMİŞTİM! BANA ŞAHDAMARIMDAN YAKIN OLANI!

Ya sonra? Sonra herşey değişti ve bu seyahat turistik bir gezi olma – ki zaten hiç öyle değildi – niteliğini iyice yitirdi. Gezdiğim hiçbir yer, gördüğüm hiçbir tapınak yok neredeyse aklımda. Neresi Aswan, neresi Luxor’du onu bile şaşıroyorum neredeyse. Hani çekilen onca fotoğraf da olmasa nereye gittik, ne gördük hatırlamayacak, sadece ve sadece ruhsal deneyimlerimi hissedeceğim yeniden.

İlk iki akşam yerli yersiz, nedenini bilmediğim ağlama ve neredeyse böğürme krizleri yaşadım. Grubun baş şifacısı Şehnaz derman dolu elleriyle yanımdaydı ve bana SEVGİ veriyordu. Sayesinde bir taraftan rahatlıyordum ama bir taraftan da kafamın içindeki tilkilerle boğuşuyordum.  

Neydi bu tanrılar, tanrıçalar?? Ben değil miydim adımı bir tanrıçadan aldığım, Kybele olduğum için gurur duyan? Birden o çok etkilenerek defalarca izlediğim Bab’Aziz filmindeki Ishtar gibi hissettim kendimi. Gözleri görmeyen dedesine göz oluyordu Ishtar filmdeki yolculukta, oysa asıl dedesi elinden tutup onu götürüyordu düğün yerine gönül gözü sayesinde. Bu filmi izlerken kulağıma okunan sözler şunlardı o filmden: “Yürümek yeterli, sadece yürümek. Davet edilenler yolu bulacaktır.”Elimden “hikmet” tutacaktı ve “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır” sözüne bir kez daha hasta olacaktım.

Yaradan TEK’ti! Sadece farklı farklı yollardan ulaşıyordu insanlar o noktaya. Adına tanrı ve tanrıça denenler ise O’nun elçileriydi mutlaka. Zamanla dinin kurumsallaşıp özünden uzaklaşması gibi insanlar kendi elleriyle Horus’ları, İsis’leri putlaştırmış; Yaradan’dan uzaklaşıp yaradılmışları ve muhtemelen de gökyüzünün farklı menzillerinden gönderilenleri yaratıcı olarak görmüşlerdi. Oysa onlar da mucizeler gösteren diğer elçilerden farklı değillerdi.  O zamanlarda da inançlar kötüye kullanılıyordu. Kom Ombo tapınağında olduğu gibi rahipler kapalı bir odadan konuşuyor, zavallı insancıklar da tanrılardan yanıt geldi diye seviniyorlardı mesela. Oysa ki inanç sadece ve sadece Allah ile benim aramda olandı ve bunu da ne ispat etmem ne de komik gösterilerle sergilemem gerekiyordu. Yapacağım tek “sunu” gönülden yaptıklarımdı. Bu da tapınmaktan öte aslında kendi Öz’ümle buluşma anlarımdı. İşte o anlardan biri Abydos tapınağında Isis odasında – iyi ki orda oldu bu arada, içimdeki dişil enerinin onurlandırılması ve geçmiş travmalarından arındırılması gerekiyordu ki öyle de OL’du! – gerçekleşti. Odanın tavanındaki bir pencereden sızan güneş ışığının altında hepimiz sırayla resim çektiriyorduk. Resim için güzel bir ambians olduğu kesindi. Facebook’ta falan paylaşır, “bakın, ahan da aydınlandım” diye hava atardık millete…Bir iki kişi resmimi çekti ve sonra bir şey oldu ve BEN GİTTİM. Ne olduğunu tarif edebilecek tam kelimeleri bulamıyorum ama şunu söyleyebilirim ki O AN IŞIĞA KARIŞTIM! Çok ama çok güzeldi, gidilesi ve görülesi bir ışıktı. Işığı iyicene içime doldurana kadar kalkamadım yerimden, ellerim, ayaklarım tüm bedenim uyuşmuştu.

Gezinin bundan sonrası da güme gitti tabii ama turistik anlamda! Nil nedir, Philae neresidir, Abu Simbel’e gitmek gerekir mi? Peh, hepsi ama hepsi yitirdi anlamını.

OL dendiğinde OL’anı gördüm ve kalbim OL diyeni gördü. İçimde olanı dışarıdaymış gibi algılama gafletine düşmüşken tam, içimi gördüm. ÖZ’ümün Yaradan ile bir olduğunu, O’nun bir parçası olduğumu hissettim ve ilk defa başka topraklar çağırdı beni. 99 Esma-ül Hüsna’dan sonra gelen 100. ismi daha da iyi idrak ettim! 100’üncü isim bendim, bizdik. O’ndan gayrı değildik!

Şimdi resimlere baktıkça hatırlıyorum ama hangi tapınak Luxor’du, hangisi Karnak’tı şaşırıyorum açıkçası. O gözle gezmemişim hiçbir yeri. Giriş biletlerine falan bakıp hangi resim nereye aitti diye anlamaya çalışıyorum. Çok da önemli mi? Değil vallahi! Almam gerekeni aldım, testimi şifalı sularla doldurdum bu yolculukta çünkü.

Asıl Denderah tapınağı ilgimi çekiyordu mesela gitmeden önce. Astroloji ile ilgili birçok bilgi vardı duvarlarda ve benim için astroloji en ilahi ilimdi zaten. Hatta ne yalan söyleyeyim eğer başımdan aşağıya bir şey inecekse astroloji ilmini alıversem oradan hap gibi diye hevesleniyordum da. Denderah sayesinde bir kez daha astrolojinin en tanrısal ilim olduğunu gördüm ve iyi ki bu yola girmişim diye sevindim. Zaten bu seyahatin başladığı 14 Nisan’da haritamın beşinci evindeki transit Satürn’den – ki gitsin artık o evden diye yolunu gözlüyorum – 11’inci evindeki Koç’u işaret eden müthiş bir YOD vardı gökyüzünde.  Tanrı’nın Parmağı denen bu açı kalıbı sosyal çevreler, arkadaş gruplarının yaşamımdaki önemini gösteriyordu. Ayrıca seyahatin son günü olan 21 Nisan’daki Boğa yeniayı da 12. Evimde bilinçaltımın temizlenme işaretlerini veriyor yani haritam bu seyahatin benim için hayrını bas bas haykırıyordu. Giderken biliyordum bunları ama bu şekilde görünür hale geleceğini tahmin etmiyor başka şeylere yoruyordum…

Mısır seyahati nasıl geçti sorusuna kısa bir yanıt vermem gerekirse; zamanı doğru seçilmiş bir seyahatti; gökyüzünün işaretleri YOD’uyla, yeniayıyla yanımızdaydı. Seçilmiş insanlarla çıktığım bir yoldu; her günümüz meditasyonla, enerji çalışmalarıyla, aile dizimi seanslarıyla geçti ve bu konularda uzman harika insanlarla tanıştım. Sevgili Mine sayesinde geçmişin zincirlerini kırdık mesela. Sonra Ishtar olup bana Bab’Aziz olan Hasan Ağabey’in elini tuttum. Onun sayesinde bu seyahat dış bir ülkeye değil, ruhuma yaptığım bir yolculuk oldu. Sevgili arkadaşım Aydın ile bu seyahate çıkmaya karar verişimizde son bir yıldır yaptığımız sohbetlerin yerini, birbirimize gönderdiğimiz Mevlana ve Nesimi sözlerinin hep bir amaca hizmet ettiğini anladım. Ve Sevgili oda arkadaşım Gaye…Şimdiye dek arkadaş olmamıza hiçbir engel yokken ve aslında yıllardır birbirimizi tanırken neden bu gezi ile biraraya geldiğimizi şimdi çok daha iyi biliyorum. Herkes odalarına çekildikten sonraki sohbetlerimiz o kadar tatlıydı ki! Uyumaya gitmemiştim oraya, iyiki de uyumadık ve bol bol sohbet ettik oda arkadaşımla. Son olarak da tabii ki sevgili “Sonsuz”! Onunla tanışmama aracı olan güzel insana şükran duyuyorum. Onun sayesinde yaşam amacımı gerçekleştiriyorum: Bir yükselen İkizler ve 9. evinde Kova’da Jüpiter’i misafir eden Akrep olarak hem The Wise çevirmeni hem de derKİ yazarı oldum. Onun sayesinde bu seyahate çıktım ve birbirinden güzel insanlar tanıdım. İyi ki var tüm yol arkadaşlarım ve iyi ki var hayatıma giren ve girecek olan herkes! Biliyorum, kaderin kırmızı ipleriyle bağlıyız birbirimize!

Sözün kısası herkes kendi Miraç’ını yaşadı Mısır’da ve herkes kendi cennetine giden yolun kapılarını araladı. Herşey tam zamanında ve olması gerektiği gibi OL’du! Ra’dan Rab’ba güzel bir yol açılmıştı önümde ve yola attım adımımı.

Haydi açık olsun yolum, açık olsun yolunuz.

Yallah Habibi…

23 Nisan 2012 Pazartesi

Ra'dan Rab'be



Yol çağırıyordu Ishtar’ı. Nereye varacağını bilmediği ama ruhunun derinliklerinde çok güzel bir yolculuk olacağına inandığı bir seyahat vardı önünde. Bu seyahat öncesinde "yürümek yeterli, sadece yürümek. davet edilenler yolu bulacaktır" sözü okunmuştu kulaklarına. Elinden “hikmet” tutacaktı zaten ve yolun sonu öyle bir yere varacaktı ki “aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır" sözüne bir kez daha bayılacaktı.

Yolculuk sıkı başlamış, hemen korkularıyla yüzleşmişti Ishtar. Uykusuz geçen tamı tamına üç gece ve ağlayarak geçen saatlerde elinden tutanlar olmuş, içindeki sızıyı elbirliği ile hafifletmişlerdi. Öyle ya, insan konfor alanından çıktığında karşısındakiler onu önce bocalatır sonra da adına konfor dediği şeylerin aslında onu sadece ve sadece tembelliğe ve yaşama güvensizliğe ittiğini anlardı.

Cesaret, ruhun arzularına ulaşması yolunda en önemli meşaleydi. Cesur olmanın da bedelleri vardı. Kendi yaşamının sorumluluğunu almak ve bunu yaparken kimseyi suçlamamak ve yargılamamak gerekiyordu.

Azimli olmak da şarttı. Daha önceleri nasıl çıkacağından korktuğu merdivenleri iki kere ve hatta yalnız başına çıkması gerekiyordu belki de insanın. Karanlık ve dar koridorun ucundaki kozmik enerjiden nasibini alabilmesi için tek başına da olsa geçmesi gerekiyordu oradan bir kez daha. O kadar yol gidip, onca merdiven çıkıp yapması gerekeni yapmadan aşağıya inmek yakışır mıydı hiç Ishtar’a? BİR KEZ DAHA ÇIKMAYA DEĞERDİ YAŞAMDAKİ TÜM MERDİVENLER VE BİR KEZ DAHA DENEMEYE DEĞERDİ DAHA ÖNCE BAŞARILAMAYANLAR! Geçmiş anılarda, gelecek ise tasarım aşamasında zihni kurcalayadursun, zihni durdurup kalbi dinlemek gerekiyordu artık!

Ruhu yaşlıydı ve tüm gerçeği biliyordu Ishtar’ın ama o henüz küçücük bir kız çocuğuydu. Aşk için söylenen her söze kanardı! Ruhu bilirdi asıl ateşin ne olduğunu; suyun içinde bile yanar, rüzgarla daha da harlanır ve toprakta iyice büyürdü bu ateş… Korkardı sadece ruhunun bildiklerinden, dile getiremez ve hatta onları yazamazdı bile. Meleklerin izi vardı onda tüm çocuklarda olduğu gibi. Şimdi ise hatırlama zamanıydı unuttuklarını.

Yol tozlu, engebeli, kirliydi bazen. Şikayet etmedi Ishtar. Yanında ulu insanlar vardı; çoktan biliyordu onlar kim olduklarını ve nereye yürüdüklerini. Ishtar’ın yapması gereken şey onların elini tutmak ve yola devam etmekti.      

"Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur?" diye duydu derinden. Bir küçük odanın tepesindeki küçük bir pencereden gelen ışık doldu içine. Öyle bir ışıktı ki o, artık uyanmak istemediği bir rüyada yada uyumak istemediği bir hakikat içindeydi. Yolun onu nereye götüreceğini anlamıştı. Kendi testisine dolduracağı o kadar çok nimet vardı ki yaşamda. Sonsuz nimetlerden herkes kendi testisi ölçüsünde doldurabilirdi zaten. Kalbinden geçenleri ellerinden dışarı akıttı yanındakilere ve morlarla, yeşillerle yıkanıverdi o anda.

OL dendiğinde olanı gördü gözleri:  

Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi
Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni


Sonra duyduğu sözlerin görünmeyen bir dilden döküldüğünü anladı. Peçesini kaldırdıdı görünmeyenin Ishtar; gözlerini kapattı ve yeniden ışık doldu içine.
http://www.youtube.com/watch?v=m3Ur67l_Su8&feature=topics

OL diyeni gördü kalbi!
O zamana dek içindekini sanki dışarıdaymış gibi seyrederdi her ne kadar ruhu öyle olmadığını bilse de. O halde kimseyi yargılamaya hakkı yoktu. HERKESİN YOLU KENDİNEYDİ VE HERKES KENDİ CENNETİNE KAVUŞMAK ÜZERE ÇIKIYORDU YOLCULUĞUNA.

Aynaların ardındaki sır ile gölgelere neden olan güneşin ilmine vakıf olma zamanıydı iyice. Hem aynaları hem de gölgeleri sevmek gerekirdi. Korkuları kumların altından çıkarıp tozunu aldıktan sonra yüreğinin tahtına oturtabilmekti sevgiyle. O zaman tanrılar ve tanrıçalar diyarında sonsuzluğa erebilirdi insan.  
Dünyadaki ruhların sayısı kadar Tanrı’ya giden yol vardı! Ve aslında aradığımız herşey zaten bizimleydi!

 “ÖZ’ümde Sınırsızlık var, Sınırsız Güç ve Üretim var”



Related Posts with Thumbnails

.