18 Kasım 2012 Pazar

ASTROLOJİ İLE ÖZ’E ULAŞMA


Ben Ay’ım; Güneş’ten aldığım ışığı yansıtır; karanlık gecelere ışık, gönüllerde aşk, şarkılara ilham olurum. Ben Ay’ım; Dünya varsa varım, yoksa yokum. Ben Ay’ım; belki de Şems’ini arayan  bir Can’ım. Şems’i bulmak için her yeniayda hırkamı giyer, sonra Güneş’i görünce karşımda yavaş yavaş Dünya hırkamı çıkarıp bembeyaz tennuremle döner durur; dolunay olurum.

Bazen yüzümü göstermesem de ona, Dünya  ezeli sevgilimdir. Kah aşık ederim, kah deli üstünde yaşayanları. Bir Mecnun olurlar, bir Leyla. Kimi aklını yitirir ulur, kimi dertlenir türkü okur, kimi tutulur bana seyre dalar. Dünya üzerinde ne varsa hepsini kumanda eder, Güneş’ten aldığım AŞK’ı paratoner gibi üzerine çekerim canlıların.“

Dünya Ana pek mutludur emrine amade aşığı olduğum için. Işığımla başını döndürürüm sevgilimin, yaşamına kattığım dengeyle de düzene sokarım iklimini. Zaten size söylenmişti, bilirsiniz Güneş’in de Ay’ın da bir hesap ile olduğunu.”

Bir resim çizmeye çalıştım sizlere. Ay ve Dünya’nın aşkı, Ay’ın Güneş’ten aldığı ilhamı yansıtması ve ortadaki düzene dair küçük bir öykü fısıldadım kulaklarınıza.

Kullanmakta olduğumuz yer merkezli astroloji sistemlerinde Dünya ile Ay’ın aşkı bu kadar net görülmez oysa. Ne zaman ki Güneş’ten bakarsanız, o zaman anlarsınız bu iki sevgilinin tek vücut olduklarını. Güneş’in ışığından başı dönmesin diye Ay’ın şefkatle Dünya’nın elini tuttuğunu oradan görürsünüz.

Astrolojide hep Dünya’yı merkeze koyarız. “Çünkü” deriz “biz Dünya üzerinde yaşıyoruz ve astroloji dünyevi yaşamımızla ilgili bilgiler verir bize ve burada gözlemcinin rolünün de büyük etkisi vardır.” Kendimizi merkezde görmek ne kadar okşar egomuzu değil mi? Düşünsenize herşey etrafımızda dönüyor, Güneş bile. Yanımızda her daim bize kul köle olmuş bir sevgili vardır üstelik. Aslında sistemin böyle olmadığını biliriz de hepimiz; bu semboller dilinin yeryüzündeki yaşamı anlatmak için kullandığı dil de böyledir işte. “Feleğin çemberi” der kimi buna bir felekten diğerine atıldığımız. Yazılanların yazıldığı, bireysel irademizle de bizim devamını getirdiğimiz bir hikaye hüküm sürer bu çemberin içinde. “Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın” der şarkı ama görünen o ki pek de dışında olma şansı yok gibidir ya da bize öyle gelir bazen.

Biraz önce bir satırını mırıldandığım şarkının bir de “Kendin içindeyken, kafan dışındaysa” kısmı var. Dünya’dan baktığımızda bizi çepeçevre sarmalayan gezegenler arasında sıkışmış halimiz yeterli gelmiyorsa ve mevcut anlayışımızın sınırların gerisinde kalıyorsa, kafamız dışarı çıkabilir mutlaka. Daha geniş bir çerçeveden bakmak, daha büyük bir resmin parçası olduğumuzu görmek isteriz. O vakit Güneş’ten bakmak lazım sisteme.

Dünya merkezli astrolojide bu dünya üzerindeki görevimiz, rolümüz, algılayışımız yazılıdır. Aldığımız ilk nefesten başlayarak bu Dünya’da kendimizi nasıl ifade ettiğimizin resmidir. Dünya merkezli haritamızdaki evlerde yani yaşamın farklı farklı alanlarında hangi gezegen etkileriyle hangi burç özelliklerini yansıttığımızı görürüz. Bu şekliyle “herşey yazılıdır” bir taraftan ancak diğer taraftan sürekli gökyüzünde kendi feleklerinde yüzen gezegenler yerlerini değitirir ve yaşam alanlarımıza yepyeni etkiler getirirler. Bu etkilerin farkına varmak ona göre kendi irademizi haritamız üzerine yansıtmak esas görevlerimizdendir. Zaman, etrafımızda dönüp duran Ay’ın ve Güneş’in etrafında dönen bizlerin yarattığı bir kavramdır ve bu Dünya’ya aittir. Astroloji öğrenmemizin altında yatan sebeplerden biri de doğumdan getirdiğimiz potansiyellerle kendi irademizi zaman ile uyumlu bir şekilde birleştirerek kendimizi olabileceğimiz en iyi versiyonumuz haline getirmektir.  

Güneş merkezli astrolojide ise dünya üzerindeki maddesel yaşama dair değil, ruh düzeyinde bilgiler vardır. Dünya’dan bakıldığında Güneş Akrep burcundayken doğduysanız, Güneş’ten bakıldığında da Dünya Boğa burcundadır. Ruhsal olarak Boğa tabiatında olan öz, maddeye dönüştüğünde Akrep tabiatına dönüşmüş; insanoğlu bu dünya üzerinde  kendini zıddı ile ifade etmiştir. Bu iki burcun aşırılıklarının törpülenip özelliklerinin dengelendiği nokta, maddiyat ile maneviyatın dengelendiği noktadır. Zaten Dünya’da olmak demek zıtlıklar aleminde var olmak demektir ve beyazın içindeki siyahı, siyahın içindeki beyazı görüp dengeyi bulmayı gerektirir.

Dünya merkezli astrolojideki evler, birtakım noktalar ve açılar Güneş Merkezli astrolojide bulunmaz çünkü ÖZ’den bakıldığında herşey BİR’dir, bölünmemiştir. Güneş’ten bakıldığında her ruh kendini herhangi bir aynaya gerek kalmaksızın görmektedir çünkü Ay görülmez olmuş, Dünya etrafında döneceği kudretli bir sevgili bulmuş ve  Güneş bizimle direkt irtibat kurmuştur.  Burada Güneş ruhtur, bölünmemiştir, varlığın nedenidir. “Nasıl bir kozmik tohumum?” sorusunun yanıtıdır. Madem amaç haritamızı aşmak ve Güneş’imize ulaşmak, o halde maddiyattan yani Dünya’dan bakmayı bildiğimiz kadar varmamız gereken noktadan yani maneviyattan, Güneş’ten de bakıp kendimizi, o koskoca tablo içindeki yerimizi görebilmemiz gerekir.

Dünya üzerindeki zamanı ve tüm döngüleri belirleyen faktörler Güneş ve Ay olduğuna göre, Güneş’ten baktığımızda zaman da yoktur yönler de. Ne gündüz, ne gece... Ne doğu ne batı...Herşey aynı anda ve aynı noktada olmaktadır. Herşey bir ve bütündür. Güneş’e ulaşılan nokta, tekamül basamaklarının çıkıldığı, sonsuz döngülerden azat olunduğu noktadır.

Bu bağlamda astrolojinin Dünya Merkezli bakış yanısıra Güneş Merkezli bakışla da ilgilenmesi, her ikisinin birlikte sundukları bakış açılarının bir sentezinin insanlığa sunulması gerekir. Yaşam sadece maddi dünyadan ibaret değil, başlı başına ilahi bir yolculuktur.  Bu yolculuğa da yerden bakmak kadar gökten de bakmak gerekir. Ayaklarımız daima yere basmalı, başımız ise daima semada olmalıdır.

Günümüz astrolojisine ve astrologlarına büyük görev düşüyor o halde. Astroloji artık yıllardır içinde girdiği ve kimi zaman aforoz edildiği kehanet sanatı olma özelliğini bir kenara bırakmalı, bu ilahi ilmi “ne zaman evleneceğim?”, “yakında birisi ile tanışacak mıyım?” gibi magazinsel sorulardan arındırmalı, bunun bir fal olmadığını, geleceğin Yaradan’ın ve bizlerin ortak yaratımıyla AN’da değişebileceğini vurgulamalıdır. Bu, özellikle de sosyal medyada birçok takipçisi olan astrologların en önemli görevi olmalıdır.

Astrolojinin bundan sonra varacağı nokta insanlığa “İlahi yolculuklarında rehberlik yapmak”tır. Bu sayede Dünya üzerindeki tüm ruhlar yeniden BİR ve BÜTÜN olduklarını görebilir ve toplu bir bilinç ile ÖZ’e ulaşma coşkusunu yaşayabilir.

Tüm ruhların birer semazen gibi, birer melek gibi Şems’lerine ulaşmaları dileğimle...

26 Eylül 2012 Çarşamba

YOLCU



Küçüktüm o zamanlar. Babam evde, arabada her yerde Neşet Ertaş dinlerdi. Bense sıkılırdım o ezgilerden; onca son moda şarkı varken neden bu eski püskü türküleri dinliyor diye de kızardım hatta içimden. (Dışımdan kızmam ne mümkün!) İlk fırsatta da teybi ele geçirir, kasedi bir başkasıyla değiştirir ve kendi zevkime uygun şarkılara kulak verirdim. Dedim ya, küçüktüm o zamanlar...

Çiçek Dağı eteklerinde yetişmiş bir babanın kızıyım ben. Bir Anadolu delikanlısının... Ağladığını pek göremediğiniz adamlardan; o astığı astık, kestiği kestik görünenlerden... Hepi topu üç-beş kez gördüm ağladığını: ikisi iki dedemin vefatında, biri kardeşimin bir hastalık nedeniyle hastaneye yattığında, biri de dün ve bugün Neşet Ertaş'ın ardından...

Ölümün kendini hissettirdiğinde görmüştüm ya babamın gözyaşlarını hep; ölümden korkar da bu dünyadan göçme fikri aklına gelir ona ağlar sanardım önceden. Oysa sonradan öğrendiğim birşey vardı babam hakkında: O bıçkın Anadolu delikanlısı görünümü altında sımsıcak bir yürek taşıyordu ve gözyaşları ölümden korktuğundan değil, ayrılığın ve hasretin ne demek olduğunu çok iyi bildiğindendi. O gözyaşlarının ardındaki bilgeliği ise yine o çok sevdiği ozanın türkülerinde bulmuştum.

Sırnaşık sözlerle değil yiğitçe ve dürüstçe dile getirebiliyordu sevgisini: "İki büyük nimetim var/ biri anam, biri yarim" diyebiliyordu mesela. Sonra "Kendim ettim, kendim buldum" sözünün ardındaki derin anlamı biliyordu. Sırra ermenin ne olduğunu, sırra sadece ariflerin varabildiğini öğrendiğimde farkettim ben de Anadolu bilgeliğinin ne demek olduğunu. Şu sözler üzerine şimdi spiritüel alem yazıp durmuyor muydu?

"Nerde ne arıyon divane gönül
Dinle bir kendini anlamak için
Sen bir ruhsun kalbin ruhuna bağlı
İrade elinde yönlemek için"

Ve Neşet Ertaş'ın ölüm haberini okuduğumda babamla ilgili birşeyler cız etti içimde. Ne kadar babamla özdeşleştirmiştim demek ki... Eee tabii, size olan sevgisini "havadaki turnalardan sakınırım kıskanırım" diye dile getiren bir babanız varsa, siz de onu o denli sakınırsınız.   

Kırkına merdiven dayamış, bilerek veya bilmeyerek babasından her daim birşeyler öğrenmeye devam eden bir kız çocuğu olarak bugün bir Neşat Ertaş türküsü daha öğrendim babamdan... "Katip olup yaz gayri aman" dedi bir ses kulağıma. İçinde nice anlamlar taşıyan bu türküyü sizler de bir dinleyin, sözlerini iyice bir içinize sindirin istedim. 

Bu sözleri yüreğinde hisseden yolcunun yıldızlar yağsın üzerine, Nur olsun yolu! Okuyun ve bir de dinleyin gayri aman! 


YOLCU
Bir anadan dünyaya gelen yolcu
Görünce dünyaya gönül verdin mi
Kimi böyü kimi böcek kimi kul
Merak edip hiç birini sordun mu
Bunlar neden neden inim sordun mu

Insan ölür ama ruhu ölmez
Bunca mahlukat var hiçbiri gülmez
Cehennem azabı zordur çekilmez
Azab çeken hayvanları gördün mü

İnsandan doğanlar insan olurlar
Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
Hepsi de bu dünyaya gelirler
Ana haktır; sen bu sırra erdin mi

Vade tekmil olup ömrün dolmadan
Emanetçi emanetini almadan
Ömrüyün baağının gülü solmadan
Varıp bir canana ikrar verdin mi

Garip bülbül gibi feryad ederiz
Cehalet elinde küsmü kederiz
Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
Dünya senin vatanın mı yurdun mu



18 Haziran 2012 Pazartesi

Salla...Pulları, Zarları....


‘Pratik desen sallanmakta’dır bende ama teoride bilirim tavlayı ve her strateji oyununda olduğu gibi bunu da yaşamın bizzat kendisine benzetirim.

Bir kere tek başına oynanan bir oyun değildir tavla. Yaşamda olduğu gibi bu oyunda da karşı tarafla bir etkileşim söz konusudur. Kimin kazanacağını şans, kısmet ama bir o kadar da tecrübe ve bilgi faktörleri belirleyecektir. Aslında her iki taraf da kazanan olabilir farklı açılardan. Biri yendiğinde, diğeri ise yenildiğinde edineceği dersleri öğrenerek birer galibiyet alırlar.
Siyah ve beyaz pullar gece ve gündüzdür; sayıları da bir ayın günleri kadardır veya Ay küçülürken karanlıktır gece ve büyürken aydınlatır dünyayı bir fener gibi. Veyahut da gece ile gündüz birbirlerinden üstün olduklarını ispat etmek ister gibidirler tavla tahtasının üzerinde. Oysa biri olmadan diğerinin hiçbir anlamı olmadığı üzerine kuruludur bütün yaşam. Üzerinde oynadıkları Dünya sahnesinde zaman günlerin ve gecelerin yanısıra aylara ve sonra da yıllara ayrılır ve bir yılda da tam 12 ay, bir günde 24 saat vardır. Bunlar da tahtanın her bir kanadındaki yerlerini alır, sanki saatin akrebi gibi zamanı gösterir; pulların tek tek üstlerinden geçmelerini beklerler. Zaman ve mekanla sınırlı ‘Tavla Tahtası’ tam bir ‘Dünya Sahnesi’dir! Zamanın içinde geçen insanoğlu sonuca varmak üzere zar atar durur...
Tavla tahtası, üzerinde zaman kavramını taşıyan Dünya’nın kendisiyse eğer zarlar ise gezegenlerdir belki. Gezegenlerin birbirleri ile yaptıkları açılar gibi zarlar da altının ikili permütasyonları şeklinde açılar yaparlar birbirlerine, tıpkı gezegenler gibi. Hatta zar üzerinde altıdan büyük sayı olmamasının nedeni, tavlanın icadının Plüton'un keşfinden önce olması bile olabilir. Kübün altı yan alanı olmasını ise hiç işin içine katmıyorum bu arada!

Kimi zaman zarlar belirler oyunun gidişini, kimi zaman da pullar. Zarlar belirlediğinde ortaya çıkana YAZGI, pullar belirlediğindekine ise ÖZGÜR İRADE denir. Sonuç ise herzaman KADER'dir.

Yazgı denen şey sana tek bir seçim sunar sadece. Yani öyle bir zar gelir ki tek bir hamle imkanı verir sana ve sonu da bellidir. Rakibin atacağı zara göre önünde yeni olasılıklar belirene kadar yazgın belirler bulunduğun noktayı. Rakibin sırası geçince yine zar atılır:


Yazgı mı, Özgür İrade mi gelecek? 
Zar mı, Pul mu?
Yazı mı, Tura mı?
Ak mı, Kara mı?
Yin mi, Yang mı?
Kırk Katır mı, Kırk Satır mı?

Dualitenin seni alıp götüreceği yer tek bir sonuçtur nihayetinde... Sırat denen ikilikler arasındaki ince çizginin üstünde bir cambaz hüneri sergilemen gerekir ki köprüyü geçebilesin!

Özgür İrade çıkarsa zarlardan, bu demektir ki önünde birden fazla seçenek var. Atılan tek bir zar, birden fazla hareket imkanı verir sana. Olasılıklardan birini seçer ve oyunun gidişatını kendi ellerinle belirlersin. Vereceğin kararla yapacağın hamle sana oyunu kazandırabilir de, kaybettirebilir de.

Tavlada belki ama hileye yer yoktur yaşam oyununda. Ne yaparsan yap, zar tutamazsın mesela. Yapabileceğin yegane şey, eğer zarlar senden Özgür İdareni kullanmanı istediyse yani "zar geldiyse" önceki oyunlardan öğrendiğin - ki eğer öğrenebildiysen - stratejileri uygulamak, becerileri kullanmaktır. Bazen dalgınlığa düşüp bildiğin hamleleri yapamayabilirsin, o zaman ortaya çıkacak KADER’i de kabullenip, bunun da bir nedeni olduğuna inanmak kalır sana. Asla gerilemek yoktur bu yolda ancak yol üstündeki mola yerlerindeki duraklamaları da ilerleme için gerekli bir adım olarak görmek ve kabul etmek gerekir.  Buna da tevekkül der erenler.

Haa, Mars da bu oyunun ayrılmaz parçalarından biridir. Savaş tanrısıdır ya Mars belki de o yüzden bu mücadele meydanında onun adı duyulur sadece. Bas bas bağırır “er meydanı oğlum burası” diye... Belki de o yüzden “kız tavlası” diye bir oyun da uydurulmuş, “elinin hamuruyla erkek işine karışma, bre kadın!” yaklaşımı Dünya sahnesinde olduğu gibi oynanan tüm oyunlarda da kendini göstermiştir. 

Tavlada kazanan, tavla tahtasını kapatıp kaybedenin kolunun altına sıkıştırıverir oyunun sonunda ve "Öğren de gel" der. Hayatta da böyledir. Beceremediysen bu sahnedeki oyunu, dürüverirler defterini ve eline verirler yeniden. Bir kez daha oynarsın aynı oyunu benzer rollerle ve tanıdık ruhlarla karşılaşıp helalleşirsin hatta. Yine beceremezsen bir kez daha gelirsin dünyaya. Yenilen pehlivan güreşe doymaz derler ya, sen de yenile yenile devam edersin yoluna. Taa ki kazanmayı ve bir kez kazandıktan sonra da o mertebede kalmayı öğrenene dek.


Yalnız attığın bir-iki zara güvenip çok da emin olma kazanacağından. Bir sonraki zar atışı seni üzebilir. Her daim tetikte olmak, hiçbir hamleyi gözden kaçırmamak, zarları düzgün atmak kadar rakibin yaptığı hamlelere düzgün yanıtlar vermek de mühimdir.

Kısacası tavlanın içinde yaşamın taa kendisi vardır. Astrolojinin anlatmaya uğraştığı yaşam da budur zaten. Şunu der sana: “Senden büyük bir İlahi Düzen var insanoğlu. Kimi zaman onun sana verdiklerini yaşarsın sadece, kimi zaman da gökyüzünden gelen enerjiler belli yolları açar önünde ve seçim sana bırakılır. Her ne olursa olsun - gezegenler gerilese de -  gidiş yönün hep ileriye doğrudur, tavlada olduğu gibi geri hareket yoktur hiç.”

Bir bak bakalım şimdi oynamakta olduğun oyuna:

Kırık pulun mu var? Bekle bakalım zar gelmesini şimdi! ‘Ne çıkarsa bahtıma dersin’ belki, belki de ‘yürekli oynadım’ demenin hazzını yaşarsın sonunda...

Çok önemli zarlar atılmakta gökyüzünde, sana da en uygunu düşecektir ve umarım ki düşeş gelecektir!

Bu Tanrılar Okulu’nda hayat zarlar ve pullar arasında / gezegenler ve bireysel iradeler arasında sürüp giderken dileğim o ki bol bol KAPI alasın!




12 Haziran 2012 Salı

küçük şeyler




küçük lezzetlerdi almak istediğimiz yaşamdan. tatlı, ekşi, acı, tuzlu... sonunda insanın ağzında bir hoşluk bırakmasıydı mesele. zamanla yetmedi bu tadlar;  midemizde hissettiğimiz dolgunluğu önemsedik  ve damakta kalan en güzel tadları kaçırdık!


küçük tınılardı duymak istediğimiz. bazen bir çocuğun gülüşü, bazen yaprakların hışırtısı rüzgarın altında. bazen tek bir cümleydi yürekten gelen. kimi zaman “söylenmedik en güzel sözdü” duyulması özlenen. gürültüyü tercih ettik, avaz avaz bağrılsın, herkes duysun istedik ve en güzel sesleri duymadık; sağırlaştık!


küçük resimlerdi görmek istediğimiz. gülen bir çocuğun gözleri, masmavi bir deniz, engin bir gökyüzü. en şatafatlı ve en pahalı tabloları istedik hep...boy boy görüneceğimiz, hele de olduğumuzdan farklı gösteren aynaları pek sevdik; görmek yerine göstermek istediğimizden belki de körleştik!


küçük, temiz kokular istedik etrafımızda. yağmur sonrası toprağın ve çimenlerin kokusu mesela. taptaze bir bardak çayın yanında tarçınlı bir dilim kek veyahut da... sabun kokusu, bebek kokusu, tertemiz bir ilkbahar sabahı kokusu, çilek, karpuz veya şeftali kokusu gibi birşey söylemek istediğim. oysa aromalara, yapay kokulara dadandık; parfümler arasında tenin kokusunu unuttuk!


küçük dokunuşlarda saklıydı ayrıntılar ve parmak uçlarındaydı sırrı. bir bebeğin teninde, bir çiçeğin üzerine düşmüş çiğ tanesinde, yaşlı ellerin kurumuş toprak dokusunda... sihirli dokunuşlardı hayat veren ve sevgiyi en güzel anlatan. dokunmak yetmedi; var olan herşeyi avuçlamak, kalanını ceplerimize doldurmak, herşeye bir anda ve tek başımıza sahip olmak istedik! 


küçük sürprizlerdi yaşamak istediğimiz, en ummadığımız anlarda gelen. hediyeler şatafatlı kurdeleler ve parlak jelatinden kağıtların arkasında sönük kaldı; en güzel paketi olan, en pahalı hediye en güzelidir sandık! sürprizlerin en güzelini bir kenara attık!

küçücük bir cümleydi duymak istediğimiz! bilmemiz yetmezdi; onu hep duymak isterdik. altı heceli tek bir cümleydi o; ama öylesine değil, yürekten olmalıydı. herşeyin sahtesine kanardık da bunun dürüstlükle söylenip söylenmediğini hemen anlardık... ya da anladığımızı sanar, tüm masallar gibi buna da kanardık...

küçük şeylerin ardında gizliydi büyük gerçekler... tadını, kokusunu, dokusunu anlamasak da ruhunu bilir ve nerede olsa tanırdık küçük şeyleri...nedense çoğunlukla da söylenmez, sadece içten içten hissedilirdi küçük şeylerin ne büyük şeyler oldukları...




* * *


“hep küçük şeyler bizi usandıran
küçük şeyler bizi utandıran
hep küçük şeyler küçük şeyler bizi yarıştıran
küçük şeyler bizi uzlaştıran


küçük şeyler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
hep kısa anlar, mutluluklar
hayal görür uzun zamanlar


hep kısa anlar karar verdiğimiz
sonra günler boyu neden diye düşündüğümüz
kısa anlar hepside kısacık anlar
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

hep büyük düşler, büyük düşler peşinde koştuğumuz
sonra nerdeyiz diye içinde kaybolduğumuz
hep büyük düşler elimle tutamadığım
hiç görmediğim, yaşamadığım


büyük düşler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren
hep küçük şeyler bizi savaştıran
küçük şeyler bizi barıştıran


hep küçük şeyler seni sevdiğim
küçük şeyler seni üzdüğüm
küçük şeyler hepsi minicik şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren”







26 Mayıs 2012 Cumartesi

VARsın OLsun


Hem hiçbir şeyi olmayan, hem de herşeyi olan kızdı o. Herşeye sahip olup aslında hiçbir şeyi olmadığını anladığında koskoca bir 0 olduğunu da farketmişti. Öyle sihirliydi ki bu 0; rakamın soluna koyunca hiçliğe, sağına koyunca varlığa gidiyordu. Kıymetlilerin en kıymetlisiydi de tek başına bu kıymetini anlatamıyordu. Bir anlam kazanabilmesi için yanında birilerine ihtiyacı vardı, kimiyle azalmak kimiyle çoğalmak için.

Sürekli dönüp duruyordu bu sıfır ayrıca; feleğin çemberiydi sanki. Öyle bir çember ki sürekli aynı yoldan gidiyordun ama her seferinde sanki oraları yeni görmüş gibi heyecanlanıyordun yol üstünde. Bu çemberin içinde kaldıkça sonu ummak bir ümitten öte gidemiyordu.

Farklı yüzler ama benzer özler, değişik sesler ama benzer sözler vardı bu çemberin içinde. Bizim kız bunları hep yeni bir ışık sanar, pervane misali her ışığa kanardı. Oysa sonsuz döngülerin içinden çıkmadan görüp görebileceği şey birbirinin farklı suretteki ikizleri olacaktı sadece. Bu yüzden de feleğin çemberinden geçmesi, 0'ın bir ucunu tutup o sonsuz çemberi açarak dümdüz bir 1 yapması gerekiyordu. Tüm kodlar 0'lar ve 1'lere dayanmıyor muydu zaten? Bir "anahtarcı" çıkıp kodları kırana kadar da bu böyle olmaya devam edecekti.

0'ın içinde şimdiye dek kısır döngüler vardı. Ne kadar yol kat etmiş olursa olsun; hep başa dönüyordu. Sonra yine manzaraları ve yol arkadaşları farklı da olsa aynı yollar onu bekliyordu. Çemberin ucu yoktu çünkü; dön dolaş varacağın yer kürkçü dükkanı dermişçesine seslenirdi 0. Bir anlam ifade etsin diye bir yanına 1'i almalıydı. 1'den 0'a, 0'dan 1'e gezip durmak vaktiydi artık; herşeyin 1'den 1'e olduğu gibi.   

1 olmak ise pek de kolay değildi. Dimdik durması gerekiyordu; eğilip bükülmeyecek, dosdoğru olacaktı. Dosdoğru olmak için de helalleşmek gerekiyordu; sadakatin önemini öğreten bağlılık korkaklarıyla, doğruluğun değerini anlatan yalancılarla, mutluluğun tadını özleten mutsuzluk verenlerle helalleşmek ve onlara en derin şükranlarını sunarak  çemberin dışına çıkmak lazımdı.

Bizim kız biliyordu ya zaten herşeyi olduğunu,  hemen bir mum kapıp kendi ışığıyla yaktı. Bu öyle bir ışıktı ki, büyük bir sarsıntı ile yeniden yanmış, kaosun içinden güneş gibi parlamıştı. Küçücük bedeni defalarca sarsılmış, durduramadığı gözyaşlarının içinde boğulmuştu. Ve yine kaos içinden yaşam filizlenivermişti işte herzaman olduğu gibi.         

Mumu yakarken bir taraftan da şöyle söylüyordu:

Ben sevgiyim - Ya Vedud
Ben ışığım - Ya Nur
Ben güçlüyüm - Ya Metin
Herşeye gücüm yeter - Ya Hayy
Her kaosun ardından yeniden toparlanır, dimdik dururum - Ya Kayyum
Zengin bir yüreğim var - Ya Gani
İhtiyacım olan tüm bilgiler içimde - Ya Alim
Ya Evvel, Ya Ahir...

Bunları der demez gözünün önünde kocaman bir 1 belirdi ve 0'ın yanına konuverdi. O zaman bir kez daha anladı " ne varlığa sevinmek, ne yokluğa yerinmek" sözünün ne demek istediğini.

Olan herşey hayrınaydı; içinde hem 0 hem 1 vardı! 10 kutsal söz gibi dizilip tüm olanlar onu bir melek gibi koruyordu aslında. "Neden böyle oldu?" veya "Neden şöyle olmadı?" demek manasızdı. Herşey ANda değişiyor, 0 ve 1'ler farklı algoritmalarla yerleşiveriyordu yapboz tahtasının üzerinde ve farklı resimler çıkarıyorlardı her farklı birlikteliklerinde. VARsın yapbozun bir parçası eksik OLsun, nasıl olsa zamanı geldiğinde tüm boşluklar birbir dolacaktı. Isis'in yarası er yada geç iyileşecekti.

Şimdi yapması gereken şey, her zaman olduğu gibi farklı yaşamların bir köşesine dokunmak olmalıydı. Her bir dokunuş bir perinin sihirli değneğiyle dokunuşu gibiydi nasıl olsa. Birine dokunup sevgisini, birine dokunup bilgisini, birine dokunup dermanını verecekti. Kendinde her ne varsa hepsini paylaşacaktı. Elinde taşıdığı mum aydınlatacaktı isteyenleri ama sadece isteyenleri. Diğerleri ile yollar zaten kendiliğinden ayrılacaktı. Başka programlar içinde çalışan kodlar şeklinde hayatına devam eden 01'ler OLarak...






15 Mayıs 2012 Salı

(İç ses)

Lunaparktaki komik aynalar gibidir hayatındaki rol arkadaşların. Kimi ayna dümdüzdür; sen de dümdüz görürsün kendini. Kimi ise büker görüntüyü. Bazıları olduğundan uzun, olduğundan ince, olduğundan güzel gösterir seni. Mest olursun bu aynaların karşısında; “vay be, ney mişim ben?” der, ayrılmak istemezsin karşısından. İçinin övgü bekleyen yanı okşanır, tüylerin kabarır. Bazıları da olduğundan kısa, olduğundan şişman, olduğundan çirkin gösterir. Burun büker, “hıh, iyi ki de böyle değilim” diye sevinir, yine de bir iç bulantısı ve baş dönmesiyle sendeleyip düşmemek için karşısından ayrılırsın bu aynaların.


Oysa tüm aynalar seni gösterir; kimi dosdoğru seni kimi de bozulduğunda ortaya çıkabilecek hallerini...Türlü komiklikler olsun diye yaşanan, haz ettiğin veya etmediğin, övdüğün veya yerdiğin her ne varsa varolanın çeşitli koşullarda içine girebileceği kisvelerden başka bir şey değildir. Ne gördüysen bu komik aynalarda hepsi sensin! Hepsi senin veçhelerin! İçindeki tüm arketiplerle barışmadan huzur yok sana! “Şunu asla yapmam, böyle asla davranmam” deme... “Aslında ben...” diye başlayan cümleler kurup kendini savunmaya ise hiç uğraşma...Bugün yerdiğini ertesi gün yapmadın mı? Yapmam dediğinin üstüne iki mislini katmadın mı? Yansımanı beğenmeyip kırdığın aynalara bir bak hele? Seni takip eden talihsizlik kendinle yüzleşememen olabilir mi? Ayna kırılmasının getirdiği söylenen uğursuzluk bu olabilir mi?

İster uyku da ol; görme tüm hallerini, ister gözünü aç; kabul et varlığını...Ama önce tüm aynalara bir kez daha bak: Gördün mü bak, hepsi sensin! Lilith ile Havva arasında sıkışmışlığında bile hem Lilith’sin hem de Havva! Tüm arketiplerinle barış ve asla yargılama kimseyi ve “kızım sana diyorum, gelinim sen dinle” her zaman.

Şimdi ak hayatın içine, özüne karış; güneşiyle parla, rüzgarıyla es, sularla coş ve kök sal toprağına. Bir yıldız olabilmek için göklerde “Bulanmadan, donmadan ak.....”. Su ol her zaman; buhar olup uçma, buz olup donma! Su gibi ak, su gibi aziz ol ki bulanıklığını yitirsin aynalar; karşında sadece dümdüz olanları kalsın...Sen doğru oldukça onlar da dümdüz gösterecekler seni. Arınmış ve tüm bozulmalardan korunabilmiş halini!

Her birinde kendini gördüğüne mutlu ol, görebildiğine sevin ve varlıklarına teşekkür et. Seni yamuk yumuk gösterenlere özellikle de. Belki başkaları da sana baktıklarında yamuk görmüşlerdi suretlerini? Helalleş herbiri ile ve bundan sonrası için sadece dosdoğru olmaya niyet et ki aynalar da eşlik etsin sana...

***
Bu yazıyı okuyanlar daha çok bakmak istediler aynalara ve "Ağlatman beni, eyletmen beni" diye mırıldanarak şunları da okudular:


http://sibel-alem.blogspot.com/2010/12/don-bak-aynaya.html

http://sibel-alem.blogspot.com/2010/05/ayna-etkisi.html

http://sibel-alem.blogspot.com/2012/02/golgesinden-korkan-cocuk.html

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Şarkılar Seni Söyler



Şarkılar hep aynı şeyi söylerdi de aslında içine hep terkedişler, kalp kırıklıkları ve küskünlükler eklenirdi nedense. Yeşilçam filmleri ile büyümüş çocuklardansanız üstelik, herbirinin bir hikayesi olduğunu bilirdiniz bu şarkıların. Filmlerin sonu zorlamayla da olsa mutlu biterdi ama o mutlu sona ulaşana dek gözyaşları sel olurdu.

Ya kız ya da esas oğlan fakirdi. Ya da başka nedenlerle farklı dünyaların insanlarıydılar. Talihsizlikler peşlerini bırakmazdı; ya verem yada kör olurlardı dertlerinden. Ve ümitsizdi aşkları...

Ümitsiz bir aşka düştüm, ağlarım ben halime
Gönlüm kırık, bağrım yanık, hasretim ben yarime
 
Yaşama sevinci vereceğine ölüme çağırıyordu aşklar. Belki de hiçliği anlatmaktı çaresiz dertlerin gayesi.

Senden ayrı yaşasam da hayat ölümdür bana
Gönlüm kırık, bağrım yanık, hasretim ben yarime

Nedense söylenmezdi aşklar. Derman bulmak istenmez, ne kadar şikayet edilse de sevdanın derdi sevincine tercih edilirdi. Acı çekmeyi severdi bir zamanlar insanlar. DEMEK Kİ YANLIŞ ÖĞRETİLMİŞTİ SEVMEK. Ardına korkular ve kalıplar yerleştirilmiş, sevgili hep “vefasız” bellenmişti. Oysa herkes kendi gerçekliğini yaşardı aşklarında da. Yaşam planına uygun hareket eder; tasarladıklarını yaşar ve daha dünyaya gelmeden seçtiği yolda yürürdü insan.

Aşk bu mu, sevda bu mu, hayat bu mu
Kalp acı, dünya hüzün, göz yaş dolu
Bu durumda, aslında şikayet etmeye hiç mi hiç hakkı yoktu kimsenin. Aşkı bulamamanın sebebi vefasız sevgililer değil, o vefasız sevgilileri kendine çekme potansiyeliydi. Önce kendini değiştirmeli, dönüştürmeliydi insan. Sevilmeye layık olmadığını düşünen sevmeyi nasıl becerebilirdi ki? Ancak bundan sonra sevdanın gerçek anlamını anlayabilir, kalbin acı ile değil neşe ile dolması gerektiğini anlardı sevince. ASLOLAN AŞK OLMALIYDI, DERT DEĞİL!

Evet, Leyla bir özge candı da Mecnun neydi peki? Leyla olmadan Mecnun, Mecnun olmadan Leyla’nın ne anlamı olurdu? Mecnun acı çekiyor da Leyla çekmiyor muydu? Leyla mutlu olunca Mecnun da sevinmez miydi? Dengeli olanı bu değil miydi?
Gözlerinin rengini unuttu diye “yazık olmuş o gözlerden sana akan yaşlara” demenin ne anlamı vardı? Bu çocukça bir “küstüm, oynamıyorum” demekten farklı değildi. “Sen beni sevmiyorsun artık madem, ben de sana hakkımı helal etmem” denir miydi hiç? SEVMEK KARŞIMIZDAKİYLE DEĞİL BİZZAT KENDİMİZLE İLGİLİ BİR EYLEMDİ; BİZİM SEVEBİLME KAPASİTEMİZ, BİZİM EN YÜCE YETENEĞİMİZDİ. Suçu – ki varsa – karşıdakine atmak ise işin kolayına kaçmaktı.

Böyle çocukça mızıkçılık ederek sıyrılmak için debelendiğimiz şeyin daha da içine batmaz mıydık? “Biz zamanlar sevginle ateşlenen başımı, dizlerinin yerine dayasaydım taşlara” demek yaşanmış güzel anlara saygısızlık etmek olmaz mıydı? Belli ki giden, diğerinin yaşamında alması gerektiği rolü oynamış ve repliği bitince de selam verip sahneden ayrılmıştı. O zaman sadece ALKIŞLAMAK GEREKİRDİ GİDENLERİ. Rol arkadaşlığı ettikleri için... Birlikte güzel bir performans sergiledikleri için... Kalanı ve kendilerini daha sonraki rollere hazırladıkları için...Belki de bundan sonrası “En İyi Kadın Oyuncu” veya “En İyi Erkek Oyuncu” rollerine hazırlamıştı gidenler kalanları ve kalanlar gidenleri. Yıllar heder olmamış, hem gidene hem de kalana çok şey kazandırmıştı.

Sürekli BEN demenin kimseye bir faydası yoktu. Hep BEN denen bir ortamda BİZ olabilmek mümkün müydü? BİZ olmak için bir BEN, bir SEN gerekiyordu. Leyla kendini Tanrıça zannedip Mecnun’u kul etmeye, Mecnun kendini Tanrı görüp Leyla’yı köle yapmaya uğraşmamalıydı.

Herbiri kendi yüreğinin en derin arzularını gerçekleştiren BEN ve SEN olmalıydı önce ve BİZ iken tüm benliğinden sıyrılabilmeliydi iki can. İşte o zaman kimse kimseye “Üzgünüm Leyla!” demez, kimse kimseden af dilemez, SENsiz geçen günleri karanlık olarak nitelemez, her günü daha iyi günlere giden bir basamak olarak görürdü insanoğlu. “Ayrılık ölüm gibi” gelmez, her ayrılıkta bir yaşam dersi bulurdu o zaman. Ayrılıkların da kavuşmalar kadar önemli olduğunu anlardı. BEN olmayı beceremeyenler, ayrılıklar sayesinde ayaklarının üstüne daha güçlü bir şekilde basmayı öğrenir, bir kere BEN olduktan sonra yine BEN olabilmişleri kendine SEN eyleyerek BİZ olma yoluna girebilirdi. Zaten herkesin en büyük arzusu ruhuyla bütünleşebilecek bir SEN ile BİZ olabilmek değil miydi?

Ha unutmadan; bazı şarkıları herkes bilir ve herkes bir ağızdan söyler, dikkat ettiniz mi?

Yılları durduracak
Güneşi doğduracak
Dünyamı dolduracak
Bir sevgi istiyorum
 
Nağmeler inlememeli demek ki... Belki de yürekten çağrılanlar bir gece ansızın gelebilir!

Ve belki de herkesin en sevdiği melodi üzerine kendi şarkı sözlerini yazmasının zamanı gelmiştir.


















24 Nisan 2012 Salı

Mısır: Ra'dan Rab'ba



Uzun zamandır beklediğim an gelmişti; sonunda Mısır yolculuğu için birbirini hiç tanımayan veya bir şekilde tanışan ama hiç yüzyüze gelmemiş  – birkaçı hariç – 14 kişiden biri olarak havaalanındaki yerimi almıştım. Bir yıldır The Wise çevirmeni ve çiçeği burnunda bir derKİ yazarı olmama rağmen Hasan “Sonsuz” Çeliktaş’ı da ilk kez orada gördüm. Geziye katılan bazı insanlarla biryerlerde yollarımın kesişmişliği de vardı, mesela biriyle bir zamanlar aynı bankada çalışmış, birlikte toplantılara katılmıştık; biri reiki hocamın ablasıydı; bir diğeri astroloji hocamın eşiydi.

Tıpkı şu yeni başlayan “Touch” isimli dizideki gibi herkes şu yada bu şekilde birbiriyle bir bağlantı içindeydi kısacası. Gruptakiler tesadüf diye birşey olmadığını, ruh ailelerinin fertlerinin bir amaç için bir gün bir yerde bir diğeri ile yollarının kesiştiğini, hiçbir şeyin boşu boşuna yaşanmadığını çok çok iyi bilen kişilerdi. Touch’ın da her bölümü aynı sözlerle başlıyordu: “Çin mitolojisinde kaderin kırmızı ipi adında bir inanış vardır. İnanışa göre Tanrı her insanın ayak bileğine kırmızı bir ip takar ve kaderleri birleşecek insanları bu ipler sayesinde birbirine bağlarmış. Bu ip esner, kördüğüm olur fakat asla kopmazmış. 

Uçağın kalkış vaktini beklerken yapılan sohbetler sonrasında Kahire semalarında süzülmeye başladık. Heyecan öyle bir doruktaydı ki! Herkes orada çok güzel deneyimler yaşayacağının farkındaydı. Herbirini birşeyler çağırmıştı Mısır’a. Kiminin taa 7 yaşından beri rüyalarını piramitler süslüyor, kiminin sırtının neredeyse tamamını kaplayan dövmesindeki Horus ve Anubis kulağına birşeyler fısıldıyordu.

Kahire havaalanına vardığımızda derin bir oh çektik. Sonunda uzun zamandır hayalini kurduğumuz Mısır’a gelmiştik. Bu seyahatin nesi bizi o kadar heyecanlandırıyor bilmiyorduk ama içimizde garip ve anlaşılamayan heyecanlar vardı. Otel yolunda Kahire’nin fakir bölgelerinden geçerken bir miktar moralimiz bozulsa da otelimizin hemen yan tarafındaki piramitleri görür görmez yeniden içimizi heyecan kapladı. Ertesi gün Büyük Piramit’e gidecek ve Hasan’ın daha önceki Mısır seyahatlerinde anlattığı tarzda birşeyler deneyimlemek üzere inisiye odasındaki lahdin içine yatacaktık.

Büyük Piramit öncesinde program yoğundu. Yamuk Piramit, Basamaklı Piramit, Kızıl Piramit falan filan derken birçok yere uğradık, rehberimizin anlattıklarını can kulağıyla dinledik ama açıkçası gözüm hiçbirini görmüyordu. Diğerleri için de durum aynı mıydı bilemiyorum ama benim tek derdim Büyük Piramit içine girmek ve ne olacaksa olmasını beklemekti. Sonunda sıra Büyük Piramit’e gelmiş, daracık ve alçacık bir koridordan yukarıya, Hasan’ın yazılarında anlattığı o meşhur odaya tırmanmıştık. İşte şimdi heyecan tam anlamıyla doruktaydı. Elinde feneriyle odaya girenleri bir süre sonra kışkışlayan görevliye birazcık “bahşiş” verdikten sonra lahde uzanmamamız için hiçbir neden yoktu. Tabii o sırada yukarıya çıkan başka turistler de oluyordu ve bizim lahde yatma işi zırt pırt kesintiye uğruyordu.

Sonra ne olduysa adam bizi iyice kovaladı ve ben de bir grup arkadaşım ile birlikte aşağıya indim. O dar ve alçak koridorun sonuna gelmiştim ki arkama baktığımda grubun geri kalanını göremedim ve onların lahde girebilmek için orayı hala terketmediklerini anladım. Yanımdaki Nurdan ablaya “gidiyorum ben geri yukarı” dedim ve alçacık boylu koridordan büyük bir hızla yeniden çıkmaya başladım. Ne de olsa bu, Büyük Piramit’e aynı gün içinde ikinci çıkışımdı! Deneyimliydim yani... Yukarıdakiler de tam aşağıya inmek üzereydiler ama ben kararlıydım. Bu kadar yolu gelip oraya yatamadan gidemezdim. Bu seyahate gitmeye birlikte karar verdiğim arkadaşım Aydın bana eşlik etti ve inisiye odasını kapadık resmen. Orası artık sadece bize aitti. Adama da 20 Egyptian Pound verdik ki değmeyin gitsin. Bir saat de kalsak birşey diyeceği yoktu Mısırlı amcanın çünkü artık eski tanrıların yerini yenisi almıştı; en büyük tanrısı paraydı insanların çoğunun.

Neyse lahde yattım ve kalbim gümbür gümbür atmaya, nefes alış verişim coşmaya başladı. Yukarıya iki defa çıkmaktan mı yoksa başka birşeyden mi bilemiyorum ama nefesimden korktum ve kalbim yerinden çıkacak ve oracıkta can vereceğim sandım. Olsun ama rahatlamıştım, görevimi tamamlamış ve seyahatin başında “ulan, ben nasıl çıkarım oraya” dediğim yere iki kere hem de sonuncusunda tek başıma çıkmış olmanın haklı gururunu yaşıyordum. Orada Sirius’tan, Orion’dan gelen ve alınması gerekli bir kozmik enerji vardı ve onu almadan gitmek yakışmazdı bana. Azmin ve cesaretin elinden neyin kurtulduğu görünmüştü ki zaten?

Büyük Piramit maceram sayesinde ruhumun derinliklerinde yankılanan şuydu: BİR KEZ DAHA ÇIKMAYA DEĞERDİ YAŞAMDAKİ TÜM MERDİVENLER VE BİR KEZ DAHA DENEMEYE DEĞERDİ DAHA ÖNCE BAŞARILAMAYANLAR! Geçmiş anılarda, gelecek ise tasarım aşamasında zihni kurcalayadursun, zihni durdurup kalbi dinlemek gerekiyordu artık! BÜYÜK PİRAMİTTE ŞAHDAMARIMI HİSSETMİŞTİM! BANA ŞAHDAMARIMDAN YAKIN OLANI!

Ya sonra? Sonra herşey değişti ve bu seyahat turistik bir gezi olma – ki zaten hiç öyle değildi – niteliğini iyice yitirdi. Gezdiğim hiçbir yer, gördüğüm hiçbir tapınak yok neredeyse aklımda. Neresi Aswan, neresi Luxor’du onu bile şaşıroyorum neredeyse. Hani çekilen onca fotoğraf da olmasa nereye gittik, ne gördük hatırlamayacak, sadece ve sadece ruhsal deneyimlerimi hissedeceğim yeniden.

İlk iki akşam yerli yersiz, nedenini bilmediğim ağlama ve neredeyse böğürme krizleri yaşadım. Grubun baş şifacısı Şehnaz derman dolu elleriyle yanımdaydı ve bana SEVGİ veriyordu. Sayesinde bir taraftan rahatlıyordum ama bir taraftan da kafamın içindeki tilkilerle boğuşuyordum.  

Neydi bu tanrılar, tanrıçalar?? Ben değil miydim adımı bir tanrıçadan aldığım, Kybele olduğum için gurur duyan? Birden o çok etkilenerek defalarca izlediğim Bab’Aziz filmindeki Ishtar gibi hissettim kendimi. Gözleri görmeyen dedesine göz oluyordu Ishtar filmdeki yolculukta, oysa asıl dedesi elinden tutup onu götürüyordu düğün yerine gönül gözü sayesinde. Bu filmi izlerken kulağıma okunan sözler şunlardı o filmden: “Yürümek yeterli, sadece yürümek. Davet edilenler yolu bulacaktır.”Elimden “hikmet” tutacaktı ve “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır” sözüne bir kez daha hasta olacaktım.

Yaradan TEK’ti! Sadece farklı farklı yollardan ulaşıyordu insanlar o noktaya. Adına tanrı ve tanrıça denenler ise O’nun elçileriydi mutlaka. Zamanla dinin kurumsallaşıp özünden uzaklaşması gibi insanlar kendi elleriyle Horus’ları, İsis’leri putlaştırmış; Yaradan’dan uzaklaşıp yaradılmışları ve muhtemelen de gökyüzünün farklı menzillerinden gönderilenleri yaratıcı olarak görmüşlerdi. Oysa onlar da mucizeler gösteren diğer elçilerden farklı değillerdi.  O zamanlarda da inançlar kötüye kullanılıyordu. Kom Ombo tapınağında olduğu gibi rahipler kapalı bir odadan konuşuyor, zavallı insancıklar da tanrılardan yanıt geldi diye seviniyorlardı mesela. Oysa ki inanç sadece ve sadece Allah ile benim aramda olandı ve bunu da ne ispat etmem ne de komik gösterilerle sergilemem gerekiyordu. Yapacağım tek “sunu” gönülden yaptıklarımdı. Bu da tapınmaktan öte aslında kendi Öz’ümle buluşma anlarımdı. İşte o anlardan biri Abydos tapınağında Isis odasında – iyi ki orda oldu bu arada, içimdeki dişil enerinin onurlandırılması ve geçmiş travmalarından arındırılması gerekiyordu ki öyle de OL’du! – gerçekleşti. Odanın tavanındaki bir pencereden sızan güneş ışığının altında hepimiz sırayla resim çektiriyorduk. Resim için güzel bir ambians olduğu kesindi. Facebook’ta falan paylaşır, “bakın, ahan da aydınlandım” diye hava atardık millete…Bir iki kişi resmimi çekti ve sonra bir şey oldu ve BEN GİTTİM. Ne olduğunu tarif edebilecek tam kelimeleri bulamıyorum ama şunu söyleyebilirim ki O AN IŞIĞA KARIŞTIM! Çok ama çok güzeldi, gidilesi ve görülesi bir ışıktı. Işığı iyicene içime doldurana kadar kalkamadım yerimden, ellerim, ayaklarım tüm bedenim uyuşmuştu.

Gezinin bundan sonrası da güme gitti tabii ama turistik anlamda! Nil nedir, Philae neresidir, Abu Simbel’e gitmek gerekir mi? Peh, hepsi ama hepsi yitirdi anlamını.

OL dendiğinde OL’anı gördüm ve kalbim OL diyeni gördü. İçimde olanı dışarıdaymış gibi algılama gafletine düşmüşken tam, içimi gördüm. ÖZ’ümün Yaradan ile bir olduğunu, O’nun bir parçası olduğumu hissettim ve ilk defa başka topraklar çağırdı beni. 99 Esma-ül Hüsna’dan sonra gelen 100. ismi daha da iyi idrak ettim! 100’üncü isim bendim, bizdik. O’ndan gayrı değildik!

Şimdi resimlere baktıkça hatırlıyorum ama hangi tapınak Luxor’du, hangisi Karnak’tı şaşırıyorum açıkçası. O gözle gezmemişim hiçbir yeri. Giriş biletlerine falan bakıp hangi resim nereye aitti diye anlamaya çalışıyorum. Çok da önemli mi? Değil vallahi! Almam gerekeni aldım, testimi şifalı sularla doldurdum bu yolculukta çünkü.

Asıl Denderah tapınağı ilgimi çekiyordu mesela gitmeden önce. Astroloji ile ilgili birçok bilgi vardı duvarlarda ve benim için astroloji en ilahi ilimdi zaten. Hatta ne yalan söyleyeyim eğer başımdan aşağıya bir şey inecekse astroloji ilmini alıversem oradan hap gibi diye hevesleniyordum da. Denderah sayesinde bir kez daha astrolojinin en tanrısal ilim olduğunu gördüm ve iyi ki bu yola girmişim diye sevindim. Zaten bu seyahatin başladığı 14 Nisan’da haritamın beşinci evindeki transit Satürn’den – ki gitsin artık o evden diye yolunu gözlüyorum – 11’inci evindeki Koç’u işaret eden müthiş bir YOD vardı gökyüzünde.  Tanrı’nın Parmağı denen bu açı kalıbı sosyal çevreler, arkadaş gruplarının yaşamımdaki önemini gösteriyordu. Ayrıca seyahatin son günü olan 21 Nisan’daki Boğa yeniayı da 12. Evimde bilinçaltımın temizlenme işaretlerini veriyor yani haritam bu seyahatin benim için hayrını bas bas haykırıyordu. Giderken biliyordum bunları ama bu şekilde görünür hale geleceğini tahmin etmiyor başka şeylere yoruyordum…

Mısır seyahati nasıl geçti sorusuna kısa bir yanıt vermem gerekirse; zamanı doğru seçilmiş bir seyahatti; gökyüzünün işaretleri YOD’uyla, yeniayıyla yanımızdaydı. Seçilmiş insanlarla çıktığım bir yoldu; her günümüz meditasyonla, enerji çalışmalarıyla, aile dizimi seanslarıyla geçti ve bu konularda uzman harika insanlarla tanıştım. Sevgili Mine sayesinde geçmişin zincirlerini kırdık mesela. Sonra Ishtar olup bana Bab’Aziz olan Hasan Ağabey’in elini tuttum. Onun sayesinde bu seyahat dış bir ülkeye değil, ruhuma yaptığım bir yolculuk oldu. Sevgili arkadaşım Aydın ile bu seyahate çıkmaya karar verişimizde son bir yıldır yaptığımız sohbetlerin yerini, birbirimize gönderdiğimiz Mevlana ve Nesimi sözlerinin hep bir amaca hizmet ettiğini anladım. Ve Sevgili oda arkadaşım Gaye…Şimdiye dek arkadaş olmamıza hiçbir engel yokken ve aslında yıllardır birbirimizi tanırken neden bu gezi ile biraraya geldiğimizi şimdi çok daha iyi biliyorum. Herkes odalarına çekildikten sonraki sohbetlerimiz o kadar tatlıydı ki! Uyumaya gitmemiştim oraya, iyiki de uyumadık ve bol bol sohbet ettik oda arkadaşımla. Son olarak da tabii ki sevgili “Sonsuz”! Onunla tanışmama aracı olan güzel insana şükran duyuyorum. Onun sayesinde yaşam amacımı gerçekleştiriyorum: Bir yükselen İkizler ve 9. evinde Kova’da Jüpiter’i misafir eden Akrep olarak hem The Wise çevirmeni hem de derKİ yazarı oldum. Onun sayesinde bu seyahate çıktım ve birbirinden güzel insanlar tanıdım. İyi ki var tüm yol arkadaşlarım ve iyi ki var hayatıma giren ve girecek olan herkes! Biliyorum, kaderin kırmızı ipleriyle bağlıyız birbirimize!

Sözün kısası herkes kendi Miraç’ını yaşadı Mısır’da ve herkes kendi cennetine giden yolun kapılarını araladı. Herşey tam zamanında ve olması gerektiği gibi OL’du! Ra’dan Rab’ba güzel bir yol açılmıştı önümde ve yola attım adımımı.

Haydi açık olsun yolum, açık olsun yolunuz.

Yallah Habibi…

23 Nisan 2012 Pazartesi

Ra'dan Rab'be



Yol çağırıyordu Ishtar’ı. Nereye varacağını bilmediği ama ruhunun derinliklerinde çok güzel bir yolculuk olacağına inandığı bir seyahat vardı önünde. Bu seyahat öncesinde "yürümek yeterli, sadece yürümek. davet edilenler yolu bulacaktır" sözü okunmuştu kulaklarına. Elinden “hikmet” tutacaktı zaten ve yolun sonu öyle bir yere varacaktı ki “aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır" sözüne bir kez daha bayılacaktı.

Yolculuk sıkı başlamış, hemen korkularıyla yüzleşmişti Ishtar. Uykusuz geçen tamı tamına üç gece ve ağlayarak geçen saatlerde elinden tutanlar olmuş, içindeki sızıyı elbirliği ile hafifletmişlerdi. Öyle ya, insan konfor alanından çıktığında karşısındakiler onu önce bocalatır sonra da adına konfor dediği şeylerin aslında onu sadece ve sadece tembelliğe ve yaşama güvensizliğe ittiğini anlardı.

Cesaret, ruhun arzularına ulaşması yolunda en önemli meşaleydi. Cesur olmanın da bedelleri vardı. Kendi yaşamının sorumluluğunu almak ve bunu yaparken kimseyi suçlamamak ve yargılamamak gerekiyordu.

Azimli olmak da şarttı. Daha önceleri nasıl çıkacağından korktuğu merdivenleri iki kere ve hatta yalnız başına çıkması gerekiyordu belki de insanın. Karanlık ve dar koridorun ucundaki kozmik enerjiden nasibini alabilmesi için tek başına da olsa geçmesi gerekiyordu oradan bir kez daha. O kadar yol gidip, onca merdiven çıkıp yapması gerekeni yapmadan aşağıya inmek yakışır mıydı hiç Ishtar’a? BİR KEZ DAHA ÇIKMAYA DEĞERDİ YAŞAMDAKİ TÜM MERDİVENLER VE BİR KEZ DAHA DENEMEYE DEĞERDİ DAHA ÖNCE BAŞARILAMAYANLAR! Geçmiş anılarda, gelecek ise tasarım aşamasında zihni kurcalayadursun, zihni durdurup kalbi dinlemek gerekiyordu artık!

Ruhu yaşlıydı ve tüm gerçeği biliyordu Ishtar’ın ama o henüz küçücük bir kız çocuğuydu. Aşk için söylenen her söze kanardı! Ruhu bilirdi asıl ateşin ne olduğunu; suyun içinde bile yanar, rüzgarla daha da harlanır ve toprakta iyice büyürdü bu ateş… Korkardı sadece ruhunun bildiklerinden, dile getiremez ve hatta onları yazamazdı bile. Meleklerin izi vardı onda tüm çocuklarda olduğu gibi. Şimdi ise hatırlama zamanıydı unuttuklarını.

Yol tozlu, engebeli, kirliydi bazen. Şikayet etmedi Ishtar. Yanında ulu insanlar vardı; çoktan biliyordu onlar kim olduklarını ve nereye yürüdüklerini. Ishtar’ın yapması gereken şey onların elini tutmak ve yola devam etmekti.      

"Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur?" diye duydu derinden. Bir küçük odanın tepesindeki küçük bir pencereden gelen ışık doldu içine. Öyle bir ışıktı ki o, artık uyanmak istemediği bir rüyada yada uyumak istemediği bir hakikat içindeydi. Yolun onu nereye götüreceğini anlamıştı. Kendi testisine dolduracağı o kadar çok nimet vardı ki yaşamda. Sonsuz nimetlerden herkes kendi testisi ölçüsünde doldurabilirdi zaten. Kalbinden geçenleri ellerinden dışarı akıttı yanındakilere ve morlarla, yeşillerle yıkanıverdi o anda.

OL dendiğinde olanı gördü gözleri:  

Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi
Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni


Sonra duyduğu sözlerin görünmeyen bir dilden döküldüğünü anladı. Peçesini kaldırdıdı görünmeyenin Ishtar; gözlerini kapattı ve yeniden ışık doldu içine.
http://www.youtube.com/watch?v=m3Ur67l_Su8&feature=topics

OL diyeni gördü kalbi!
O zamana dek içindekini sanki dışarıdaymış gibi seyrederdi her ne kadar ruhu öyle olmadığını bilse de. O halde kimseyi yargılamaya hakkı yoktu. HERKESİN YOLU KENDİNEYDİ VE HERKES KENDİ CENNETİNE KAVUŞMAK ÜZERE ÇIKIYORDU YOLCULUĞUNA.

Aynaların ardındaki sır ile gölgelere neden olan güneşin ilmine vakıf olma zamanıydı iyice. Hem aynaları hem de gölgeleri sevmek gerekirdi. Korkuları kumların altından çıkarıp tozunu aldıktan sonra yüreğinin tahtına oturtabilmekti sevgiyle. O zaman tanrılar ve tanrıçalar diyarında sonsuzluğa erebilirdi insan.  
Dünyadaki ruhların sayısı kadar Tanrı’ya giden yol vardı! Ve aslında aradığımız herşey zaten bizimleydi!

 “ÖZ’ümde Sınırsızlık var, Sınırsız Güç ve Üretim var”



26 Mart 2012 Pazartesi

Tanrı’nın Parmağı


Kaç gündür sıkıntılıydı. Ne zamandır yapmak istediklerini gerçekleştirebileceği bir fırsat çıkmıştı karşısına. Dışarıdan bakınca herkesin “aman da ne güzel, bu fırsat kaçmaz” dediği türden bir şanstı bu belki ama onun için iş o kadar da basit değildi. Herzaman istediği şeye bir adım kala bu teredüte neden düştüğüne şaşıyor, masallardaki “kırk katır mı, kırk satır mı” sorusuyla başbaşa kalmış gibi çaresizce ne yapacağını düşünüp duruyordu.

Oysa cesarete çağırıyordu hayat onu. İsteğine ulaşabilmesi için riskleri kabullenebilmesi gerektiğini hatırlatılıyordu bir yerlerden. Bazen ince eleyip sık dokuyan olmaktansa kendini yaşamın güvenli kollarına korkusuzca bırakabilmesi ve yüce düzene teslim olabilmesi gerekiyordu insanın.

Bu adımı atmazsa daha kimbilir kaç sene şu an olduğu halde kalacağını düşündü. Ama ya bu cesaret gerektiren adımı atarsa? İşte o zaman isteklerine kavuşabilirdi belki, belki de hiçbir şey değişmezdi ama en azından değişim yolunda bir adım atmış olmanın rahatlığını yaşar; “hiç değilse denedim” diyebilirdi.

Sonu belirsiz bu yolculuğa çıkmalı mı yoksa çıkmamalı mıydı? Ne yaparsa yapsın zihnini kemiren olası olumsuz sonuçları düşünmeyi bırakamıyordu. Sabırsız zihni durmadan çalışıyor, düşündükçe daha fazla daralıyor, daraldıkça daha fazla dibe iniyordu. Bir yanı “hadi durma, ne bekliyorsun” diyerek yüreklendirirken diğer yanı “yapma, pişman olursun” diye temkini elden bıraktırmıyor ve o ana dek attığı adımları tökezletiyordu. İhmal ettiği ne varsa hayatın o alanını çürütüyordu aslında. Korkularla yaşamanın hiç kimseye faydası da yoktu. Hiçbir ilerleme ve çaba kaydetmeden başarıya ulaşmak istemenin çalışmadan ve hatta bilet bile almadan piyangodan büyük ikramiye çıkmasını beklemekle aynı şey olduğunu da biliyordu.

Göklerin bilgeliğine inanan bir arkadaşı yukarıya bakmasını isterdi ondan hep. Ve “yukarısı nasılsa aşağısı da öyledir” derdi. Bir de herzaman zor yolu seçmesini önerirdi çünkü ancak bu sayede kısır döngülerden kurtulabilirdi insan. Yaşam, konfor alanı denen ve içinde herşeyin alışıldık olduğu döngüden çıktığı an başlayacaktı asıl. Bu döngünün de zorlukları vardı ama alışıldık zorluklar olduğu için kimseyi korkutmaya gücü yetmeyen minik sevimli hayaletler gibiydi bunlar.

“Çemberin dışındaki dünyada kimbilir ne canavarlar, ne hortlaklar vardır” diye düşünmekten aynı çıkmaz sokakta bir ileri bir geri gitmekten farklı birşey değildi yaptığı zaten. Belki de bilge arkadaşını dinlemeli, şarkıdaki gibi “kendin içindeyken, kafan dışındaysa” çemberini artık bir yerinden kopartmalıydı. Belki de vaktiydi artık!

O günlerde yukarıda koskoca bir parmak sonsuz olasılıklar denizinin ne denli engin olduğunu işaret ediyordu. Yol işaretlerini takip eder gibi gökyüzünün işaretlerini de takip etmek gerekiyordu. Zaten işaretleri bil yada bilme yol bir şekilde gitmesi gereken yere gidiyordu ama parkurların zorluk derecesi değişiyordu. “Zor yolu seç” dedi bilge arkadaşı.

Derin bir nefes aldı. Sabır, metanet, telimiyet ve dinginlik diledi Yaradan'dan. Çemberin dışına adım atmaya kararlıydı artık. Kırk gün, kırk gece kutlanmaya değer bu kararı için kendini tebrik etti.


“Yolum açık olsun” dedi kendi kendine. Ertesi sabah uyanır uyanmaz yola koyulmaya, içinden çıkacağı döngüyü bir rüya gibi hatırlamaya kararlıydı. Rüyalar da yol göstermiyor muydu bize?


3 Mart 2012 Cumartesi

Birdenbire



Birdenbire çığlığı basıyor bebekler dünyaya geldiklerinde, birdenbire gülüveriyorlar rüyalarına melekler girdiğinde.

Birdenbire ilk adımını atıveriyor "daha ne kadar emekleyecek" derken ve birdenbire ilk cümlesini kuruyor çocuk daha bir gün önce sadece "agu" diyebilirken.

Birdenbire başlıyor isyan. Bir bakıyorsun kapıya dayanmış düşman yada sen hiç farketmeden içeri dalmış bir hırsız. Birdenbire kaybediyorsun yastık altına attıklarını, birdenbire yitiriveriyorsun masumiyetini.

Bir yolculuğa çıkıyorsun bilinmeyen bir yere doğru ve birdenbire "duracak" düğmesine basıyorsun. Son durağın değişiveriyor bir anlık kararınla ve farklı bir yol çiziyorsun önünde.

Bir duygu çöküyor üzerine: "Biliyordum, işte bu!" diyorsun. Sen yıllardır ne olduğunu anlamadan olup bitenler bir anlam kazanıveriyor. Oraya buraya serpilmiş yapboz parçaları koskoca bir resim oluşturuyor. Herşey yerli yerine oturuyor ve tüm bunlar da birdenbire oluyor.

Birdenbire bugünkine benzeyen bir İstanbul havası doluyor içine. Bir şakır şakır yağıyorsun, sonra lapa lapa kara bürünüyorsun. Hani o hızla yağsa tutacak türden. Birdenbire ortaya çıkan şemsiye ve atkı-bere satıcıları yine aynı hızla kayboluveriyorlar. Sanki sahneleri bitmiş de perdenin arkasına geçiyormuş gibi gözden kayboluyorlar. Birdenbire güneş çıkıyor çünkü ve nedenli-nedensiz hırçınlıklar yaşayan bir çocuğun sonra durulup annesine sarılması gibi sıcacık ısıtıyor insanların içini.

Birdenbire sağlığının değerini anlıyor insan. Hiç umulmadık bir anda duyulan müzmin bir hastalık haberinin yerini "hadi yine kefeni yırttık" haberleri alıyor manşetlerde.

Herşey birdenbire oluyor şiirdeki gibi...

Uzakta bir yerde bir kelebek kanadını çırpıyor, burada birşeyler oluyor...

Herşey birdenbire ve hatta durduk yere oluyormuş gibi geliyor...

Oysa herşey 1'den 1'e...  

7 Şubat 2012 Salı

Gölgesinden Korkan Çocuk


Küçükken yatak odasındaki perdenin kıvrımları arasına birşeylerin gizlendiğini sanar, korku ile gözlerini kapar ve öylece uykuya dalardı. Yine de odasının içinde daha fazla gölge oluşmasın diye asla gece lambası yakmazdı. Zifiri karanlıkta uyumayı tercih eder, bir Akrep gibi gecenin derinliklerine doğru sonsuz yolculuklar yapardı yatağına her uzandığında. Karanlık, ürkütücü olmasının yanısıra gizemliydi de.

Korku ile karışık garip bir heyecan duyardı çocukluğundaki bu uyku öncesi iç seyahatlerinden. Büyüdükçe odanın içindeki ışık oyunlarına aldırmaz oldu önce. Sonraları ise yeni bir korku peydahlanıverdi ve ne olduysa oldu; gölgesinden korkmaya başladı. Nereye dönse onu takip eden, peşini bırakmayan gölgeler vardı etrafında. 

Kendisini aynalarda görmeye o kadar alışmıştı ki! Beğeniyordu aynadaki suretini. O gülünce gülüyordu aynalar. Azıcık bir allık sürse, aynadaki suretinde de pembe yanaklı bir güzel duruveriyordu. Şarkı söylese, aynadaki kız da şen şakrak oluyor; onunla muhteşem düetler yapıyordu hatta.

Aynalar dost, gölgeler ise düşmandı.

Beğendiği, benimsediği, olmak istediği herşeyi sunuyordu aynalar ona. Sanki bir beyazperdeydi aynalar. Nasıl bir rolü hak görüyorsa kendine, o oyunun başrol oyuncusu olabiliyordu bu sahnede.

Bazen ağlıyordu, bakalım bu sefer ne olacak sahnede diye görmek için. Hiçbir ayna onu yüz üstü bırakmıyor; onun kadar çok, onun kadar içli ağlayan yüzleri getiriveriyordu ortaya.

Bazen de onca ağlayıp zırlamanın ardından birden deliler gibi gülüyordu ki ayna şaşırsın ne yapacağını. Ama bu aynalar neden yapıldılarsa öyle, hiç faka basmıyorlardı. Aynadaki suret de başlıyordu çılgın kahkahalar atmaya.

Evet evet, aynalar kesinlikle dosttu ama ya şu kahrolası kapkara gölgeler? Ne sevince ne de üzüntüye eşlik ettikleri anlaşılıyordu. Öylece peşinde dolanıyorlar ve sanki bir hinlik düşünüyorlardı ayağına çelme takabilmek için.

Aslında Güneş olmadan gölge de olmadığına göre kötü birşey olmasa gerek bu gölgeler diye düşünüyor ama ne yaparsa yapsın bir gölge gördüğünde korkmamayı beceremiyordu. Hemen savunmaya geçiyor, ne yöne hareket ederim de bu ardımda tin tin eden gölgeden kurtulurum diye çareler aramaya çalışıyordu. Ne yaparsa yapsın gölge kimi zaman önünde, kimi zaman ardında, kimi zamanda yanında durmaya devam ediyordu. Gölgenin bu arsızlığı bizimkini daha da sinir ediyor, "ne yapsam kurtulamıyorum bundan" diye hayıflanıp sevmediği şu gölgelere olan nefretini daha da körüklüyordu.

Aynalar en sevdiği yanlarını daha da baskın çıkarıp onu masalının kahramanı yaparken gölgeler onu karanlık bir yeraltı dünyasına çekiyordu ister istemez. Ne zaman gölgesini görse eksik bir yanının farkına varıyor, eksikliklerini beğenmiyor, beğenmediklerini onaylamıyor ve sonuç olarak tamamlanamıyordu. Bu sefer çözümü suçlamada ve yargılamada buluyordu ki daha erdemli bir insan olabilmek üzere çıktığı yolculukta bu tarz yargılamalara hiç mi hiç yer yoktu. Gölgeler onda eksik olan, tamamlanmayı ve anlaşılmayı isteyen niteliklerdi. Başkalarında bu özellikleri farkettiğinde o çok sevdiği aynalara değil de iğrendiği gölgelere bakıyor gibi midesi bulanıyor, bu bulantıyı hafifletebilmek için de yadırgama ve yargılama ipini boynuna doluyordu.

Bir Aslan dolunayında farketti gölgelerinden korktuğunu ve bilerek veya bilmeyerek kendi boynuna infaz ipini doladığını. O zamana dek anladığı anlamda mükemmel olunamayacağını farketti; herşeyin iki zıt kutbu vardı. Ama işte asıl mükemmellik de buradan geliyordu, + ve - biraraya geldiklerinde ortaya bir şey gelebiliyor, aksi takdirde eksik kalıyordu birşeyler. O halde aynaları sevdiği kadar gölgeleri de sevmesi gerektiğini anlatmak için parlıyordu bu güzel dolunay, hem de kralların burcunda!

Biraz büyüdükten sonra her dolunayda yaptığı gibi işine yaramayan herşeyle olan bağını kesmeye niyet etti. Gölgelerinden korkmak yerine onları  onurlandırmayı, sevmediği ve her nedense onu irite eden kişi ve olaylara karşı kabullenici olmayı, onların bir parçası olduğunu ve sevmediği herşeyin de ilahi bir nedenle karşısına çıkıp durmaya devam ettiğini anladı. Aynada görmediklerini yadırgamak ve yargılamak huyuna dolunayla birlikte son vermeyi seçti. 

Kendi yolunu daha net bulabilmesi için içindeki beyaz kadar siyahı da sevmesi gerekiyordu.


''Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayal,
yani aynalara vuran akisler veyahut gölgeler.''
- Sinekli Bakkal
     



       

2 Şubat 2012 Perşembe

iSpiritüel

Spiritüel dünyaya kendine adayanlar sembolizmin diline çok ama çok önem verirler. Onlar için herşey evrenden gelen bir işaret, bir mesajdır. O kadar ki, Apple logosundaki elmayı da Havva’nın Adem’e uzattığı bilgi ağacının meyvesi olarak görürler. Bilgi ağacından koparılan elmadan alınan bir ısırıktır teknolojinin şu an geldiği nokta ve Adem için elmanın yenecek daha çok yeri vardır. Hatta elmanın içinde toprağa ekebileceği ve bu sayede yeni ağaçlar üretebileceği, içinde koca bir meyvenin tüm bilgilerini içeren çekirdekler de vardır. Bilgi – kendini bilmek - insanoğlunun bir sonraki basamağa çıkmadaki en büyük yardımcısıdır.


Ayrıca teknoloji bir süredir Venüs’ün mesajını iletmekte; insanları biraraya getirme misyonunu üstlenmektedir bazı spiritüllere göre. “Connecting people=İnsanları birbirine bağlar” sloganından “Think different=Farklı düşünün” sloganına kadar her yerde bu misyonun izlerine rastlanmaktadır.

Yükledikleri ilahi anlamlarla daha da yücelttikleri cep telefonlarını ve diz üstü bilgisayarlarını herkes gibi bu Yeni Çağ insanları da ellerinden düşürmezler. Çağdaşlarından bazı farkları vardır elbette. Mesela iPhone’larında türlü türlü oyunlar, borsa takip uygulamaları ve döviz çevirim araçları gibi “bilimsel” araçlar değil de başka başka şeyler yüklüdür bunların.


Astroloji meraklıları karşılaştığı kişilerin hemen haritasını çıkarabilir hale gelmiştir iHoroskop diye sınıflandıracağımız uygulamalar sayesinde. İşin profesyoneli değil de meraklısı olanlar da günlük, aylık, yıllık burç yorumlarını bu sınıftaki türlü türlü uygulamadan hem de ücretsiz bir şekilde okuyabilirler.

Bu tiplere normal takvim yetmez, bir de başka başka takvimler yüklerler. Mesela Ay Takvimleri her daim hizmetlerindedir. Yeniay’ın yerel saate göre saat kaçta gerçekleşeceğini bilmeliler ki yeni dileklerini evrene anında gönderebilsinler; dolunayın tam saatine göre harekete geçerek sonlandırmak istedikleri şeyleri bir kağıda yazıp yakabilsinler. “İstersen yaparsın” modunda “Her güne ayrı bir olumlama” uygulaması da kesin yüklüdür. Bu tipler bilirler ki, kendi gerçekliklerini yaratmaktadırlar yaşamda. “Ne biliyoruz ki?” derler zaten birbirlerine laf arasında. Düşüncelerini olumlu bir zemine oturtmayı başarabilmeleri için şimdi iOlumlama da iş başındadır.

İşe servisle veya metroyla gidip gelen spiritüel tayfası da kulaklarına kulaklıklarını takıp yolda meditasyon yapabilmektedir artık. Öyle ki “Geçmiş Yaşam Meditasyonu” yapmak bile mümkündür; metro yerine zaman tünelinde yolculuk yapma deneyimine ne diyebiliriz ki? “Paha biçilmez”?!


Farklı inanışlara göre farklı farklı uygulamalar da hemen hemen her spiritüelin iRitüel diye adlandırabileceğimiz uygulamalar klasöründe mevcuttur. Yıllardır bildiğimiz tespihin telefonunuzda titreşimli bir sayaç haline geleceğini kim umardı ki? Yeni moda tespihler öyle ama. Hemen bir tane indirilir, uygulamanın sayacı zikir adedine göre ayarlanır ve zikire başlanır.


Sonra iKart klasörünün içinde Melek Kartları, Osho Zen Tarot kartları, Tanrıça kartları, Klasik Tarot kartları vardır. Yoksa siz Solitaire falan gibi iskambil kartı oyunlarından mı söz edeceğiz sanmıştınız? Olur mu hiç? Spiritüllerin kartları da başkadır çünkü onlar “farklı düşün”ürler. Bu spiritüeller öyle insanlardır ki, şu yeni icat QR kodlarını bile ilk gördüklerinde “işte parmak izi de böyle bir şey, bunun da bir şifre çözücü mekanizmasını bulsalar da herkesin parmak ucunda ne yazıyor görsek” tarzı bir yaklaşım sergileyerek diğerlerini şaşkınlık içinde bırakırlar. QR kod nere, parmak izi nere der diğerleri çünkü onların yaşamın anlamını çözmek gibi bir gayeleri yoktur ve maddeci dünyalarında kendi icatları ile oynamaya ve oyalanmaya devam ederler.


Tabii ki herkes gibi Twitter, Facebook, Linkedin hesapları vardır, Foursquare’de check-in de yaparlar. Twitter’daki “tweet”lerinde veya Facebook’ta duvarlarında “Evren”, “Buddha”, “Osho”, “Kuantum”, “Reiki”, “Şifa” içerikli paylaşımları çoğunluktadır. O meditasyondan ötekine koşarken öğrendiklerini, deneyimlediklerini herkesle paylaşmak isterler. Tek başına değil toplu bir aydınlanmaya ihtiyaç olduğunu bilirler, ermiş biri olmanın yolunun inzivaya çekilmekten değil bildiklerini başkalarına da aktarmaktan geçtiğine inanırlar. Bu yüzden de Internet bulunmaz bir nimettir onlar için.


Sık sık yoga ve meditasyon merkezlerinde “check-in” yapan iSpiritüeller “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz” şarkıları eşliğinde herkesi sevgi çatısı altında buluşmaya çağırırlar. Amaçları, teknolojinin gayesi ile aynıdır aslında: “to connect people=İnsanları birbirine bağlamak” ve “ to think different= farklı düşünebilmek”! Bunun toplamına da farkındalık derler!

Cep telefonunda hangi uygulama var bilemeseniz bile eğer whatsup’tan attığınız mesaja smiley ikonları yerine melek ve kalp ikonları ile yanıt veren arkadaşlarınız varsa bilin ki onlar da birer iSpiritüel’dir.


Şimdi bir bakın bakalım: Adres defterinizde, Facebook arkadaşlarınız, Twitter’daki takipçileriniz, Linkedin’deki bağlantılarınız arasında kaç iSpiritüel arkadaşınız var. Benimkilerin sayısı pek arttı son zamanlarda. MS 2150 kitabında yazılanlara yaklaştığımızın bir göstergesi olabilir mi bu? Neden olmasın!






















Related Posts with Thumbnails

.