18 Ekim 2011 Salı

Bir Parça Daha


Doğum günü hediyelerinin arasından bir kutu çıktı. Telaşla paketi eline aldı; hediyelere bayılırdı. Özellikle de özenle seçilenlere ve sahibinden izler taşıyanlara. Her hediye kişiye özel olmalıydı. Öyle alelacele seçilmiş, sırf mecburiyetten verilir birşey değildi hediyeler. Hem verenin hem de alanın ruhundan bir sesti onlar.  

Kimden geldiğini anlamadı bu hediyenin ama ne fark ederdi ki! Bu hediye ona gelmişti ve bir an önce paketi açıp içindekini görmezse meraktan çatlayabilirdi.

Paketin içinden üzerinde herhangi bir yazı ve resim olmayan bir kutu çıktı. Öyle kuru, sıradan, tüm mukavva kutular gibi bir kutu işte. İçinde ne olduğuna dair hiçbir iz taşımıyordu üstünde. Ne olabilirdi kimbilir? Herşey mümkündü. Hızlıca kutuyu açıp içindekileri masanın üstüne boşalttı. 

Bu bir yapbozdu! İçinde belki de milyonlarca küçük parça vardı. Gizemli hediye, gizemini korumaya devam ediyordu. Gizemlere ve bulmacalara da en az hediyelere bayıldığı kadar bayılırdı. "Eminim bu yapbozu bitirdiğimde ortaya çıkacak resimde de bir gizem vardır. Bir an önce yapmaya başlamam lazım." diye düşündü.

Doğum gününe ne kadar da çok gelen olmuştu. Onca hediyenin, gülen yüzün, tebriğin arasında bizimkinin aklını meşgul eden tek şey şu gizemli yapbozdu. Herkesin gitmesini bekledi ve sonra başladı yapbozu nasıl yapacağına dair bir strateji geliştirmeye.

Bir stratejiye ihtiyacı vardı tabii; kutunun üstünde bu yapbozun bittikten sonra neye benzeyeceğine dair bir resim yoktu. Üstelik kaç parçadan oluştuğunu, bu yapbozla uğraşmanın ne kadar zamanına mal olacağını da kestiremiyordu.

İşe yanları düz olan parçalardan başlamak yapılacak en akıllıca işti. Böylelikle resmin çerçevesi ortaya çıkacak; sınırlarını bilecekti. Bu, resmin bittiğindeki büyüklüğünü anlamak ve ona nasıl bir çerçeve yaptırmak gerektiğini tasarlamak için de en gerekli şeydi. Yanları düz olan parçalardan başlamak işi kolaylaştırıyordu belki ama tüm parçalar ve parçaların renkleri birbirlerine o kadar benziyorlardı ki öyle pek de kolay bir iş değildi resmin çerçevesini bitirmek. Uzun sürdü bu çerçeve işi. Evde kim var kim yok yardımcı oldu birkaç parçayı doğru yerlerine yerleştirmesine. Sonra eve gelip gidenler de masanın üstündeki devasa yapboz parçası yığınını gördüklerinde "çorbada bizim de tuzumuz olsun" deyip kollarını sıvadılar. Bir parça biri, bir parça diğeri derken "bir elin nesi var, iki elin sesi var" atasözü doğruluğunu bir kez daha ispatlamış oluyordu.

Sonra renklerine göre parçaları sınıflandırmaya koyuldu. Madem bu kadar küçüktü parçalar ve birbirlerine benziyorlardı, renklerin farkından ve asıl önemlisi ahenkle birbirlerine geçişlerinden yola çıkmak gerekiyordu. Yine her gören el attı işe. Bazen bir parçayı ısrarla bir boşluğa sokmaya çalışanlar oluyordu. O parçanın oraya ait olmadığı kısa süre sonra kendini gösteriyordu. Çünkü bir parçanın tek bir yere oturması yeterli değildi. Çevresindeki tüm parçalarla da uyum içinde olmalıydı her parça. 

Bu yapboz ne esrarengiz birşeydi öyle.

Hem herkes yardımcı oluyordu tamamlamaya hem de sadece bir kişiye aitti.

Hem resmin bütününü bilen yoktu hem de sanki herkes "bir yerden hatırlıyorum ama" hissi taşıyordu.

Hem tek bir resimdi aslında hem de ufak ufak karelerde başka başka resimler barındırıyordu. Bir köşede küçük bir el vardı mesela ve çevresindeki parçalar da yerlerine oturduğunda bu küçük elin kime ait olduğu belli olacaktı. Sonra başka bir köşede yıldızlı bir gökyüzü vardı. Bir yıldız kaymış da annesinin elinden tutan küçük bir kız bir dilek tutmuş ve o dileğinin ne olduğu da bu tabloda resmedilmiş  gibi bir şey çıkacaktı tablo tamamlandığında sanki ama emin de olamıyordu.

Resmi tamamlamasına kimler yardım etti kimler. Can düşmanım dediği kişiler bile. Hatta bu kişiler öyle kritik yerlerdeki parçaları bulup yerlerine koydular ki tüm düşmanlık eriyip gitti aralarında. Minnet duygusu ağır bastı böyle zamanlarda. Bazen de günlerce o tam ortada kalan boş yere konacak parçayı aradıktan sonra aslında aradığı parçanın gözünün önünde olduğunu şaşarak gördü. O kadar arayıp arayıp sonunda bulunan parçalar hep en kıymetliler oldu. Tabii bu arayış sırasında çekilen sıkıntılar da en takdire değen sıkıntılardandı.  Bazen de sanki bir başka yapboz kutusundan karıştığını düşündüğü parçalar geldi eline. Eninde sonunda o "bana ait değil" dediği parçaların da onun yapboz kutusuna ait olduğunu yine büyük bir şaşkınlıkla kabullendi. Yapboz üreticisi belli ki çok titizdi. Kimsenin yapboz parçası diğer bir kutuya karışmıyordu.

Bu yapboz macerası artık sonlarına erişmiş gibi görünüyordu. Resim az çok ortaya çıkmış, nasıl birşeye benzediğini göstermeye başlamıştı dünya aleme. Ne kadar zaman geçti bu hediyeyi alalı, kimler kimler yardım etti bitirmesine, kaç kere "umrumda değil" diyerek yapmaktan vazgeçti ve kaç kere bir an önce tamamlamak için sabırsızlandı bilemiyordu. Şöyle bir uzaktan baktı ve gördüğü karşısında şaşkınlıktan kalakaldı.

Bu, kendi yaşamıydı yıllardır resmin tamamını bitirmek için uğraştığı. İyi kötü hayatına giren herkesin el birliği ile ona yardım ettiği bir yaşam. Kimi günler ümitsizliğe kapıldığı kimi zaman keyifle hayallerine sarıldığı bir yaşam. Bir köşesinde kayan bir yıldızın, bir köşesinde annesinin elini tutan küçük bir kızın olduğu bir yaşam.

Baştan resmin tamamının bilindiği ama üretici onu parçalara ayırıp bir kutuya koyduğunda sanki bir gizemmiş gibi duran küçük ama bir o kadar da devasa bir yaşam.

Artık acelesi yoktu. Yavaş yavaş, keyif ala ala kalan parçaları koyacaktı yerlerine. Hani o resmin tam ortasının soluna doğru boş bir yer vardı ya hiçbir parçayı konduramadığı,  bu mudur acaba diye bazı parçaları oraya koymaya denediği ama hiçbirinin resmin bütünüyle en mükemmel uyumu bulamadığı...İşte oranın da er yada geç en uygun parça ile dolacağına güveni tamdı şimdi. İhtiyacı olan tüm parçalar bu kutunun içinde değil miydi?

- Üretici işini iyi biliyor, dedi.

Yatıp deliksiz bir uykuya daldı. Önündeki günlerde neyi resmettiğini bilerek daha zevkle tamamlayacaktı nasıl olsa kendi tablosunu.  
Related Posts with Thumbnails

.