29 Eylül 2011 Perşembe

Sınav Mağduru(!)

Bizim zamanımızda Anadolu Lisesi Sınavı ölüm kalım savaşı gibi bir şeydi. Daha küçücükken koca koca sınavlara tabi tuttu devlet bizi ve buna göre karar verdi daha iyi bir yabancı dil eğitimi görme hakkına sahip olup olmadığımıza. O kadar önemliydi ki bu sınav, öyle şimdiki gibi adını kısacık ALS değil, koca koca ANADOLU LİSESİ SINAVI koymuşlardı.

Bu devasa sınava giren ve bunun hayattaki başarısının yegane kanıtı olduğunu sananların dolduruşuyla yaşamının merkezine koyan bir kız giriverdi aynamın içine. Benim arkamda durmuş, benim baktığım aynaya bakıyordu o da. Birşeyler anlatıyordu sanki. Durup kulak kabarttım, belki duyabilirdim iç sesini…

Sınavdan yeni çıkmıştı ama biliyordu koca bir hata yaptığını. O en korkulu rüya gerçekleşmiş, KAYDIRMIŞTI. Yaşlı gözlerle koşa koşa anne ve babasının yanına gitmişti. Bundan sonra da birçok sınava girecek ve çıkacak, her seferinde bir yerlere yetişme, birileriyle yarışma telaşında olacaktı. Ya da o zamanlar öyle sanıyordu.
Şimdi isterseniz
hikayeye kırmızı paragraflardan ya da mavi olanlardan
okuyarak devam edin.
Her zamanki gibi ya mavi hapı seçin ya da kırmızıyı.
Seçim sizin!
Gerçeğiniz ise siyahla yazılmış paragraflar olacak.
Hazır mısınız tavşan deliğinden aşağıya süzülmeye?


"Benim kızım böyle bir hatayı nasıl yapar? Sınıfın en zeki, en çalışkanlarından. Sınava girmeden kırk kere de tembih ettim. Soruları doğru şekilde çözeceğinden emindim de cevapları işaretlerken iki kat daha dikkatli ol, aman kaydırma diye kaç kere dedim kaç? Şimdi herkesin çocuğu Anadolu Lisesi’ne gidecek, bizimkisi arkalarından nal toplayacak. Hem biz nasıl bakacağız elalemin yüzüne? İşin kötüsü kimse cevap anahtarında kaydırma yaptığına inanmayacak, çocuğun başarısızlığına kılıf arıyoruz sanacaklar. Of of… Nasıl çıkacağız insan yüzüne???”
“Ne yapalım, olan oldu. Kısmet değilmiş. Ben kefilim kızıma! Benim kızım zeki ve çalışkan. İngilizce kursuna göndeririz olur biter. Ben hayatta herşeyin olabileceğini şimdiden görmesi de güzel. Herzaman günlük güneşlik olmayabilir hava, herzaman hatasız adım atmamız mümkün olmayabilir. Bu onun ne ilk ne de son hatası olacak üstelik. İsterse dünyanın en büyük hatasını yapsın, istersen en büyük günahını işlesin onu sevmekten vazgeçer miyiz? Hatasında da sevabında da yanında olmayacaksak ne işimiz var yanında ebeveyn olarak? Görevimiz ona her şartta destek olmak değil mi?”

Aradan yıllar geçti, sıra üniversite sınavına geldi. Kızımız zehir gibiydi maşallah. Bu sefer cevap anahtarına taparcasına sadık kaldı, işaretlediklerini sınav bitmeden en az üç kere kontrol etti. İnsan, hatalardan ders aldığı ve tekrarlamadığı için İNSAN’dı. İdrak edebildiği, tedbirli olmayı bildiği ve daima öğrendiği için!

İlk tercihini kazandı! O senelerde herkesin hayallerini süsleyen, ülkenin en iyi üniversitesinin İktisat bölümü öğrencisiydi artık.

Kazanmıştı kazanmasına ama bir türlü yeterince sevinemiyor, kendini bir şekilde yetersiz hissediyordu. Bu sınavda döktüğü terleri bir o bilirdi. Yanıtları kaydırmamak için öyle strese girmişti ki, sınavdan çıktığında boynu tutulmuş, günlerce kafasını iki yana da çevirememişti. Sınav gününe kadar doğru dürüst uyuyamamış, her gece rüyalarında salakça bir hata yaptığını ve sınavda sınıftan atıldığını, sınava geç kaldığını falan görerek uykusundan ter içinde uyanmıştı.

Sistem böyle olduğu için bu sınavlara girildiğini ama aslında herşeyin üstesinden gelebilecek kadar zekaya, anlayışa ve daha başka bir sürü meziyetlere sahip olduğunu biliyordu. Bir üniversite diploması olmasa da bu hayatta onu bekleyen bir rızık vardı elbet. O sadece elinden gelenin en iyisini yapacak, gerisini oluruna bırakacaktı. Olursa olur, olmazsa olmazdı. Diploması olsa da sevilecek, olmasa da sevilecekti. Ailesi onunla gurur duymaktan asla vazgeçmeyecek, o kendi gücünden hiçbir zaman tereddüte düşmeyecekti.

Yıllar su gibi akıp gitti, sonunda üniversite de bitti. Bir de üstüne cila niyetine “Master” yapıldı. Hemen ardından da harika bir işe girdi. İlk işe girişinden bu güne dek 15 yıl geçti hatta. Şimdi büyük bankaların birinde bilmem birşey müdürü!

“Okul da bitti, yıllardır da bu bankada çalışıyorum. Ama herkes beni eziyor. Ne yapsam hatamı bulmaya çalışıyor, arkamdan kuyu kazmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Toplantılarda ağzımı açıp konuşmak gelmiyor içimden. Ya beni bozarsa birileri? Ya Allah korusun yanlış bir şey söylersem? Elalemin maskarası mı olacağız bir de bu saatten sonra. Yok yok.. Ben biliyorum. Ben işe yaramaz, değersiz kadının tekiyim. Neyin ucundan tutsam elimde kalıyor. Sanki kafamın üstünde bir yağmur bulutu ile geziyorum çizgi filmlerdeki gibi.”

“Çok şanslıyım birçoklarına göre. Mezun olduktan aylar sonra bile iş bulamayanlar varken ben daha diplomamı almadan işe girdim ve tam 15 yıldır da çalışıyorum alnımım akıyla. Daha önümde yıllar var. Bakalım yaşam ne getirecek, nerelere götürecek beni. Her bilinmez kapının ardında mucizevi bir bahçe bulabilirim ama. Olmadı, bir kapıyı kapatır diğerini açarım beğenmezsem. Pişman olmak yok, sadece yola devam etmek var.”

Birşeylerin müdürü olmak, birtakım sınavlardan geçip bazı yolların sonuna gelmek sonra kendine tırmanacak başka bir zirve aramak yetmiyor ona. Daha çok şey bilmek istiyor yaşama dair. Yaşamda seçtiği yolları sorguluyor ama bunu suçlamak için değil anlamak için yapıyor. Neyi bilmesi, neyi görmesi, neyi deneyimlemesi gerekiyorsa onları yaşamına çağırdığını, seçtiği yolların özellikle oraya konduğunu çok iyi biliyor. Alması gerekeni alıp seçtiği yoldan sonra ileriye doğru devam ediyor.

Ne denli değerli bir insan olduğunu biliyor ama kendini diğerlerinden üstün tutmuyor. Hataların insana mahsus olduğunu biliyor ama kendini kimseden aşağıda da görmüyor. Herkes gibi o da. Sadece kendini tanımaya ve varsa onu geri çeken korkuları onları bulmaya ve üstesinden gelmeye uğraşıyor.

Olduğu gibi kabul ediyor kendisini ve bu sayede daha emin adımlarla ilerliyor korkularını arkada bırakarak.
Asıl sınavın
kendini tanıma, kendini bilme
sınavı olduğunun
FARKINDA.
ve bu sınavın kazananı olduğunu çok iyi anlamış durumda.

Kimi zaman birilerini aynamdan görüyorum böyle. Yansımalarımızı sevgi ile kucaklıyoruz işte. Öyle yani…





21 Eylül 2011 Çarşamba

Dengeye Gel



Bir çocuğu gece, diğeri gündüz olan, ikisini birbirinden ayırmaksızın eşit ölçüde sevip kollayan bir anne gibiydi. Geceyi gizeminden, gündüzü netliğinden dolayı sever, bağrına basardı.


Bir dalgalanır, bir durulurdu. O yüzdendi tahmin edilemezliği. “Sağı solu belli değil” derdi kimileri ama asıl en çok “sağı solu belli”ydi. Ne zaman farketse bir tarafa fazlaca meylettiğini hemen direksiyonu kırar, yolu ortalardı.

Hem gülerdi, hem ağlardı aynı anda. Vicdan terazisi ölçülüydü. Merhamet adı altında başkalarına veya kendine acımaktan haz etmez, kimseyi diğerinden üstün görmezdi. Ne çok yüceltip tapardı birilerine, ne de hor görürdü. Adil bir tanrıçaydı göklerden inen.


Her bitişin ardından yeni bir başlangıcın geldiğini müjdelerdi herkese. Sonsuz döngüden haber getirir, yeniden yarışa başlayacak bir koşucu gibi önce ayaklarını yere sağlam basar, şöyle geri çekilip güç alır ve sonra var hızıyla ileri atılırdı. Azimli ve sebatkardı. Yarışların başkaları ile rekabet için değil kendi yolundaki ilerleyişini hızlandırmak için olduğunu anlatırdı soranlara.


İkizlerden biriydi o. Diğer ikizi erkekti, o kadın. Erkek kardeşinin görevi tohum ekmek, onun görevi ise ekilenleri biçmekti. Tek farkları buydu. Bunun dışında o kadar aynıydılar ki isimleri bile farklı değildi. “Ekinoks” demişti birileri kulaklarına isimlerini fısıldarken. Türkçesi daha da bir güzeldi: Gündönümü! Dengeden ve yaşamın sonsuzluğunda haber getirmekle görevlendirilmiş Gündönümleri, biten her mevsimin ardından bir başkasının tüm güzelliği ile sahneye gelişinin müjdecisi olmuşlardı. 

Aynı rahmi paylaştıklarından, herkesten daha adildiler. Geceye ve gündüze iltimas göstermez, herkese eşit yakınlıkta dururlardı.  

Biri “Ben” der Koç’u sahneye çağırır, diğeri “Biz” der Terazi’ye yer açardı. İşte bu yüzden ikizlerden erkek olanı dişi olanının yanına geldiğinde tamamlanırdı ve anneleri o zaman en mutlu günlerinden birini yaşardı. İkisi birarada olduklarında tamdılar bu kardeşler, birbirlerinin öteki yarısı yani aynısı aynı zamanda da aynasıydılar.

Kendi çerçeveleri içinde birbirlerini göstererek aslında yaşamı yansıtırlardı. Biri sıcağı, diğeri soğuğu getirirdi beraberinde. Gece ile gündüzü, sıcak ve soğuğu birbirlerine dost eder, araları bozulmadan birinden diğerine geçişi kolaylaştırırlardı.


O yüzden gündönümlerinde gün olur devran döner; gece ile gündüz eşitlenir, sıcaktan soğuğa, soğuktan sıcağa geçiş olduğundan hava şöyle bir karışır. Meteoroloji haberleri söylüyor bile: Yağmur geliyormuş!

İşte bu ikiz kardeşler yağmurlarla birlikte yepyeni bir mevsimin doğuşunu haber verir; her seferinde yeni bir döngüyü başlatır, tamama erdirir ve sona ulaştırırlar.

Bu gündönümünde “Dengeye gel” diyecek pencerelere vuran damlalar! Duymaya başladık bile tıkırtılarını, öyle değil mi?



19 Eylül 2011 Pazartesi

Hayalim Gerçek Oldu


Bir Hayalim Gerçek Oluyor diye sizi haberdar etmiştim ya hani, işte o hayalim gerçek oldu.

DerKİ ve The Wise'da ilk yazım çıktı!

Türkçe : http://www.thewisemag.com/pdf/The-Wise-Sayi-3.pdf  - - sayfa 43



İngilizce: http://www.thewisemag.com/pdf/The-Wise-Issue-3.pdf - - sayfa 47

Bu ilk yazım "Yerde gazete parçası görse alıp okur" diyerek beni hem okumaya hem de yazmaya yüreklendiren sevgili dedeciğimin ruhuna gitsin!

not: Ayıcık en sevdiğim oyuncağımdı. Farkında olmadan neler öğretmiş bana!

12 Eylül 2011 Pazartesi

Beyazperde



Gökyüzünde Ay o kadar kocaman ve bembeyazdı ki bu manzarayı kaçıramazdı. Sigarasını ve çayını eline alıp balkona çıktı. Sigaranın ucundan çıkan dumanla mıdır nasıl oldu bilinmez o koskoca Ay birden bir sinema perdesine dönüşüverdi.

"Selvi Boylum, Al Yazmalım" vardı sahnede. Güzel filmdi aslında, müzikleri de dillere destandı. İlk ne zaman izlediğini hatırladı ve o filmi izlerken neler hissettiğini... Yüreğinin hangi köşesinin burulduğunu... Asya'yı ve "sevgi emektir" seçimini hatırladı bir kez daha.

Ay, koskoca bir sahneydi artık! Film üstüne film gösteriliyordu. "Gişe rekorlarına imza atmak" ne demekse işte o gerçekleşiyordu bu dolunay gecesinde. Ne de olsa Balık kalkıp gelmişti bilinçaltı uykusundan.

Aşk, derin bir yaraydı eski filmlere göre... İçinde ihanet, arabozucular, saçma sapan yanlış anlamalar, para ve saadet ikilemleri, her işe burnunu sokan acımasız aileler, zengin-fakir söylemleri ve insanları ayıran her ne varsa hepsi vardı. Nedense aşk birleştirmiyor, tam tersi ayırıyordu! Çoğu zaman tek taraflı, çoğu zaman da asla ulaşılamayandı. Ha, bir de verem eden ve öldüren zalim bir düşmandı o. Evlerden uzak olsun daha iyiydi o zaman.

Aşk kötü anlatılmıştı bir kuşağa... Anlatanlar da yanlış biliyordu belki de; onların da pek bir suçu yoktu. Ya da o zamanlar "satan" şeylerin başında "trajedi" geliyordu. "Şimdi de" diye düşündü "kavga-dövüş sahneleri, seks, insanların birbiri ardından tonlarla dolap çevirdiği entrikalı yaşamlar satıyor". Şimdilerde en kültürlü geçinen anneler bile bu tarz "çok satan / alıcısı bol"  dizileri seyrediyor ve hatta çocuklarının da izlemesinde hiçbir sakınca görmüyorlardı. O seyrettiklerinin çocukların zihinlerinde nasıl hatıralar bırakabileceğini ve büyüdüklerinde oynamak üzere kendilerine seçecekleri rolleri bu günün film ve dizilerinden seçeceklerini akıl edemiyorlar mıydı peki? İlle 0-7 yaş arasının "Ay" dönemi yani biliçaltının kodlandığı dönem olduğunu bilmeleri mi gerekirdi?

Aşk yanlış anlatılmıştı işte bir kuşağa...Ne zaman çocukluk arkadaşları ile bir araya gelseler ya yine birinin boşandığı haberini verirdi birileri ya da sınıflarının müzmin bekarların hala evlenecek birini bulamadığını, kaç kere "yüzük attığını" anlatırdı bir diğeri. Eskiden boşananlar sürünün kara koyunuyken şimdilerde mutlu yuvası olanlar parmakla gösteriliyordu.

Onlar küçükken birşeyler ters gitmişti kesin. Yoksa bu Balık kardeş derin sulardaki uykusundan uyanıp Ay'ın parlak ışığına eşlik ederken bu denli sinema sahnesine çevirmezdi gökyüzünü. Kısa sürsün bu dolunay istedi ama biliyordu daha birkaç gün boyunca eski filmlerden izlemeye devam edecek gibiydi. Hepsi tozlu raflardan çıkıp bir bir vizyona girecekti anlaşılan. Neyse mendilini hazırlamıştı; eskiden filmler hep ağlatırdı çünkü.

Birden bir esinti çıktı. Öyle ya artık sonbahara dönmüştü mevsim. Birkaç güne kalmadan ekinoks da kapıdan bakacak, havalar iyiden iyiye serinlemeye, günler daha da kısalmaya başlayacaktı. Sigarasını söndürdü. Zaten kimbilir kaçıncıydı bu sigara. İzlediği filmlere kendini fazla kaptırınca, yanında patlamış mısır falan da olmadığından sigaranın dozunu kaçırmıştı.

İçeri girdi. Film izlemeye doyamamıştı bu gece. Eli onca DVD arasından "The Notebook"a gitti. Herşeyi unutan bir kadın ve asla unutmayan bir adamın harika aşklarını izledi bir de. Hafızadaki eski kayıtları silip yerine yenisini yerleştirmek mümkün olsa bunu yerleştirirdi herhalde zihnine. Ah ne vardı, zihnimizi bilgisayar kullanır gibi formatlayabilsek ve yeni klasörler koyabilseydik içine. "Olsun" dedi! O filmleri seyretmemiz ve belli rolleri oynamamız gerekiyordu demek ki bu günlerin "bugün" olabilmeleri için. Ama ama... Bir dakika yaa!!! Filmin sonunda kadın herşeyi hatırlamıyor muydu??? Belki de mümkündü anılarımızı ışığa dönüştürmek! 

Ertesi gün kızına da o filmi izlettirecek ve onun zihnine annesine öğretilenden bambaşka bir aşk fikri kazıyacaktı. Hep birlikte yepyeni bir aşk bilincine varacaklardı. Eski öğrendiklerini unutacak, yepyeni dosyalarla dolduracaklardı zihinlerindeki boş klasörleri. Bu dolunayın görevi buydu belki de! Eskileri aydınlığa kavuşturup, ışığıyla yıkayıp tertemiz yapacak, yepyeni güzellikleri olgunluğa eriştirecekti. Her zorluğa dayanma değil en zorluğu aşma gücü verecekti.

Aşkların en vefalısını yaşama hakkını görmeliydi herkes kendinde ve en başta kızı "En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ı"nı almalıydı büyüdüğünde. Aşk, birilerine doğru öğretilmeliydi artık!    

        
Related Posts with Thumbnails

.