27 Temmuz 2011 Çarşamba

Su ve Ateş



Sıcaklarla kavrulurken ne kadar ihtiyaç duyuyoruz buz gibi bir bardak suya? Limonatalar, dondurmalar, biralar derken dışarının ısısı ile içerininkini dengelemeye çalışıyor, boynumuzun tutulma pahasına klimalar sayesinde rahat nefes alıyoruz. 


Sanıyoruz ki soğuk sıcağı, sıcak da soğuğu sevmez; o yüzden de birinden korunmak için diğerine sığınır insan.

Aslında çok severler birbirlerini ama bazen sevip de söyleyemezler işte. Biri buz olur donar köşesinde, diğeri ateş olur yakar kendiyle birlikte etrafındakileri de.

Hatta buz en çok ateşi sever, unutmayın bu sözümü! Ateş gibi kimse eritemez çünkü onu, özünü yitirmeden dönüştürüp bir halden diğerine geçiremez.

Birbirlerinde yok olabilen ve ironik bir biçimde birbirlerinin varlığı nedeniyle anlam kazanan bu ikilinin aşkı zordur da o yüzden onları dost değil düşman sanar çokları.

Ateşin buzu eritmesi iyidir ama buzun suya dönüştükten sonra ateşi söndürmeye yeltenmesindedir kötülük. 

Ateş de dikkatli olmalıdır ama. Buzu suya dönüştürmesi, katılıkları ve kalıpları eritmesi iyidir ama fazla ileri gidip suyu buharlaştırması yok eder ötekini.

Herkes kendi özündeki cevheri yaşatabilmelidir kendi olabilmesi için. Suya dönüşüp ateşi söndürmek, çok ısıtıp suyu buharlaştırmak bencilliktir olsa olsa. Mesele suyun buza ve buhara dönüşmesine, ateşin de sönmesine engel olmaktır. Herkes kendi bildiği dilde ifade edebilmelidir kendini. Kimi su olup akmalı, kimi ateş olup yakmalıdır.

Bu sıcak günlerde bir yandan buzlu içeceklerimizi yudumlarken bir yandan içimizdeki ateşi söndürmemeye  bir yandan da yüreğimizin buzlarını eritmeye bakalım. "Bulanmadan, donmadan akmak" için...

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Bir Tür Manifesto


"Bugünlerde gökyüzünde olanlar beni nasıl etkileyecek,  neler gelecek başıma" diye sorup durmayın, ne olur? Ne kahinim ne de başka birşey... Durugörürlüğüm, duruişitirliğim de yok, olsaydı keşke ama maalesef. Ben bilmem sizin başınıza ne geleceğini, kendi yaşamımın bir saniye sonrasını daha bilmezken... Tüm herşey "bu an"da olup biterken ve "bu an"ın sonuçlarının yarını yazdığını bilerek hele hiç ama hiçbirşey diyemem.

Üstelik astrolojiyi de bir kehanet ilmi olarak görmekten, köşebaşı falcıları ile astrologları - ki ben bir astrolog değilim, sadece gönüllüsüyüm - aynı kefeye koymaktan da vazgeçin. Gerçi öyleleri var ki, bakla atıp "a be, at bi beşlik söyleyeyim sana geleceğini" diyenlerden farklı değiller, üstelik onları "bi beşlik" de kurtarmıyor,  umut peşinde koşan nice insan paracıkları akıttıkça akıtıyor zamane falcılarının ceplerine. 

Göklere ait bir saat, pusula veya termometre gibi birşey bu astroloji denen şey. Olayların ve kişilerin saatini, yönünü, derecesini gösteriyor sanki. Ha, sıcakta palto ile gezmek isterseniz gezersiniz, bu size kalmış ama hava durumunu izleyip ona göre tedbir almak gibi birşey astrolojinin yolunu izlemek. Yani yağmur yağabilir diyorsa havayı koklayan adam, gökleri dinleyenler de birşey dedi mi dinlemekte fayda var. Gerçi kimi durumda yağmurun yağacağını bile bile de ıslanıyor insan. Islanması ona kuru kalmanın önemini ya da ıslanmanın da güzel olduğunu göstermek istiyor olabilir. Bir alacağın varsa hayattan alıyorsun her şekilde, ister yarın havanın nasıl olacağını  bil ister bilme. 

Göklerden gelen etkiler ne olursa olsun, herkes kendinden sorumlu ve herkes kendi ektiğini biçmekle meşgul, farkında olsa da olmasa da.

Her yeni doğan bebek de vaktini bilip çıkıyor bir önceki yuvasından yeni evine. Hiç uğraşmayın sezaryen gününü ve saatini belirlemeye kalkıp Tanrıcılık oynamaya. Herşey belirlendi, her bebek biliyor ne zaman gözlerini açacağını ve hatta her can biliyor bu yaşama ne zaman elveda diyip sonsuzlukta salınmaya başlayacağını yeniden. Bu arada geçen zamanda ise özgür iradeler giriyor devreye. İşte o zaman Satürn sopasını gösterdiğinde, Venüs Ay ile dansettiğinde, Neptün sislendirdiğinde zihninizi veya Uranüs beklenmedik sürprizler hazırladığında size ne yapacağınız size kalmış, kimse ama kimse size söyleyemez geleceğinizi. Herşeyin sorumlusu sizsiniz bre insanlar, neden her işte olduğu gibi bir günah keçisi veya bir lider ararsınız kendinize de kurtarıcının da şeytanın da içinizde olduğunu kabullenmezsiniz?!

Aslında ben ne yazacaktım ama nerelere geldim. Güzel kızımın doğum günüydü birkaç gün önce! Bana ve doktoruma sorarsanız - bundan 8 sene önce - normal doğum yapacak, ilk nefesini ve ilk ağlayışını duyacaktım. Oysa şartlar farklı gelişti, sezaryen Hızır gibi yetişti ve 29 Temmuz günü biçildi doğumgünü olarak. Yine zamanın çarkları ve gökyüzünün saati tıkır tıkır işledi ve 29 yerine 23 Temmuz 2003'te prensesim doğdu.

Herkes birşeyler planlıyor, tarih ve zaman belirliyor ve herşeyin bu iş planı dahilinde ilerleyeceğini bekliyorken mücbir sebepler çıkıyor ortaya ve bu durumlarda en katı sözleşmeler bile fazla tartışmaya gerek kalmadan fesih edilebiliyor işte.

Güzel kızım da aslında ileride hatırlamanın bana üzüntü vereceği bir tarih olan 29 Temmuz'da değil de Ay'ın ve güney ay düğümümün Boğa burcunda ve onikinci evimde olduğu gün dünyaya geldi. Demek ki öyle belirlenmişti zamanı. Demek ki Aslan kızımın yükseleninin Akrep olması gerekiyordu göğüs gerebilmesi için her güçlüğe ve bir Aslan gibi asil ve sahnede, bir Akrep gibi sezgisel ve derin olması gerekiyordu farkına varması için yaşamın ve olgunlukla anlaması için herşeyin bir nedeni olduğunu. Demek ki sadece Allah bilirmiş neyin ne zaman olacağını, bana nasıl bir evlat vereceğini, ona nasıl bir anne ve nasıl bir baba gerektiğini. Ve bu bebeğin hangi semavi enerjiler altında doğması gerektiğini elbette.

Kısacası neymiş efendim, astroloji aslında en İlahi ilimmiş. Yaradan'ın evreni ve insanı içine oturttuğu düzenlerden biriymiş. Farketmemiş miydiniz şimdiye kadar? Demek ki siz hep magazin astrolojisi gördünüz ve herşeyi 12 burca indirgediniz şimdiye dek. O zaman hem birilerine "neymiş halim?" diye sormadan önce hem de yargılamadan infaza geçmeden önce neyin ne olduğunu bilin, ne bileyim önce biraz araştırın falan da ona göre dile gelin. Mesela bir bakın da tarihin ilk astrologlarının ünlü matematikçiler ve astronomlar olduğunu öğrenin.

İyi ki doğdun bu arada güzel kızım! Tam olması gerektiği gibi, olması gerektiği zaman oldu herşey!

Ha yine de merak ediyorsanız sizi nelerin bekleyebileceğini - beklediğini demiyorum dikkat edin! - her ay Susan Miller'ın yorumlarını okuyabilir, keyifle başlayabilirsiniz yeni gelen aya. Biraz da reklam yapalım değil mi ama? O zaman Susan Miller aylık yorumlarının Türkçesi için: http://www.astrolojist.com/

8 Temmuz 2011 Cuma

İmdaattt!


Öncelikleriniz başkalarının hele de çalıştığınız yerin öncelikleri arasında değilse siz motivasyonunuzu ne kadar yüksek tutabilirsiniz bilmem ama benim sabrım taşmak üzere!

Sanki aslında çok güzel bir maç olacaktı ama yok efendim saha müsait değildi, oyunculardan sakatlananlar vardı, şike iddiaları motivasyonumuzu bozmuştu gibi sebeplerle 90 dakika bitmek bilmiyor ve top yuvarlak olduğunu her an biraz daha ispatlıyor. Sonuç olarak şutlar isabetli değil, hakem de taraf tutuyor üstelik. Ayağıma top geldiği yada türlü çalımlarla araya girdiğimde hakem hemen düdüğü çalıyor ve topu karşı takıma veriyor.

Peki beni neden bu takıma aldılar acaba? Bir de sözüm ona iyi de bir transfer olmuştu benimki zamanında... Peh, kendileri bilirler tabii... 

İyi de tam anlamıyla çat diye çatlamak üzereyim. İmdat diye bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor. Bu bir kabustur diye umuyorum, çok yakında uyanırım herhalde. Biri beni çimdiklesin en iyisi, eğer bir kabussa uyanmış olurum, değilse de belki bir çare bulmak adına harekete geçerim.

Çare ne peki? Yeniden benzer arayışlara girmek, sil baştan aynı şeyleri yapmak ve sonra yeniden aynı kısır döngü içine girip boşa pedal çevirmek mi? Yoksa savaşçı Athena gibi direnmek mi şu an bulunduğum savaş meydanında? Ya da aslında bana anlatılmak istenen bir şey var da ben mi görmüyorum? "Hayatta tam da olmak istediğim yerdeyim" olumlamalarım işe yaramalıydı sanki şimdiye kadar. Bu mu olmak istediğim yer? Biliyorum olmadığını ama olmak istediğim yere kanat açmak için yeterince cesur mu değilim?

Kimi onca kariyeri bir kenara itip seyyar kelle söğüş işine, kimi Sultanahmet'te turistlere dilimi 4TL'den dilim karpuz satma işine girmeyi bile göze alırken ben neden duruyorum ve yıllardır beni çağıran yere gitmiyorum hala? Üstelik "kariyer" kelimesi de her geçen gün anlamını yitirip gözümden düşerken sürekli, neden hala tutunuyorum sahip olduğum isimlere?

Oysa 6. evimdeki Akrep hizmet alanımı ne güzel de anlatıyor, 12. evimdeki Boğa da bu işi zaten çok öncelerden bildiğimi, dördüncü evimdeki Aslan da bu işin sahnesinde olan bir ruh olduğumu söylüyor. Yükselen İkizler bir taraftan da elçilik görevi veriyor hem de. Ne bekliyorum o halde? Onun da yanıtını biliyorum gerçi, birbaşka yanımın sürekli güvenlik arayışında olduğunu yani.

Temmuz'da böyleyse önümüzdeki ay Merkür gerilerken halim nice olacak diye de tırsıyorum da bir yandan. Yine de 7.evimdeki Yay özgürlüğe çağırıyor beni, onun elini tutup uçsam şöyle bir ne iyi olacak. Merkür gerilerken de tutar elini giderim Yay'ın, hiç tereddüt etmem aslında.

Yoksa her geçen gün artan can sıkıntısından biraz daha şebeklik yapmaya devam edecek, müptelası olduğum meditasyon seanslarının bile hayrını göremez hale geleceğim. Silkinip kendime gelmem lazım biliyorum, "ha gayret" diyorum kendi kendime. Biraz daha sabır belki lazım olan, sonra zaten önümdeki yol net bir şekilde ikiye ayrılacak ve ben birinden birini seçeceğim. Hayrıma olan yolu seçme gücü istiyorum şimdilik ve o yol netleşene kadar sabır diliyorum kendime!

Offff, Ya Sabır gerçekten...Hem de tam 298 kere!!!



4 Temmuz 2011 Pazartesi

Herşeyi Olan Kız



Küçük bir kız çocuğu yaşardı çok eskiden. Hepimizin çocukluğu gibiydi onunkisi de. Bir ayıcığı vardı mesela. Kimilerinin saçını taramayı çok sevdiği bir bebeği, kimilerinin elinden düşürmediği hani geri çekince ileri doğru fırlayanlardan kırmızı bir oyuncak arabası olurdu ya, onun gibi bizim kızın da bir ayıcığı vardı heryere yanında taşıdığı.

Uzun yıllar boyunca nereye giderse götürdü ayıcığını; kimi zaman gezmeye gittiklerinde, kimi zaman otobüste unutuldu o ayıcık ama her seferinde sadık dostuna bir şekilde kavuştu. O peluş ayıcığı kim bulsa, bilirdi bizim kıza ait olduğunu ve hemen bu iki dostu biraraya getirmek için elinden geleni yapardı. Böyle bir şeydi çocukluk zaten, herkes sen mutlu olasın diye seferber olurdu!

Gel zaman git zaman küçük kız büyüdü, peluş ayıcık ise yaşlandı. Artık ayıcığı çamaşır makinesinde yıkamak veya lime lime olmuş tüyleri daha fazla yolunmasın diye  el değmemek de kâr etmiyordu onu adam etmek için. Küçük kızın annesi, her annenin çocuklarından habersiz yaptığı gibi bir "oyuncak temizleme operasyonu"yla ayıcığı evden postaladı. Küçük kız çok üzülmüştü buna ama yapacak birşey de yoktu. Ayıcığın bu operasyon sonrasında nerede olduğunu hiçkimse bilmiyordu. Hem ayrıca artık bu iki dostun birarada kalmalarında bir lüzum görmüyordu kimse belli ki, kapıyı çalıp "ayıcığınızı bulduk" diye gelen de olmuyordu.

Ayıcığıyla olan ilişkisinden öğrenmesi gereken birşey vardı belki de küçük kızın: Miadını dolduran herşeyin yaşamından çıkabileceği ve bunun doğal bir süreç olduğu!

Bunu erken yaşta öğrenmişti küçük kız...Büyüdükçe de yaşamından çıkan diğer şeylere ilk başta üzülse de sonra büyük bir olgunlukla durumu kabul etmeyi bildi. Belki de en çok hiçbir şeye fazla bel bağlamamayı öğrenmişti.

Kocaman olmuştu artık. Yaşamından ayrılan ve yaşamına katılan ne çok şey olmuştu o yaşa gelene kadar. Hiçbir şeyi sahiplenmemesi gerektiğini biliyordu şimdi.   

"Benim şuyum var, buyum var" demiyordu artık ama: "Herşeyim var" diyordu nedense.

"Yaşına başına bakmadan neler yapıyor" diyenlere inat, kafasına papatyalardan yapılmış bir taç taktı. Onun herşeyi vardı çünkü, taçsız kraliçe olmaktansa tacını da takmıştı kendi kendine. Bu yaşamda eğer sahip olduğu birşey varsa o da şimdiye dek dokunduğu diğer yaşamlardı ve olmaya da devam edecekti.

Bu yüzden hem hiçbir şeyi yoktu, hem de herşeyi vardı!

Related Posts with Thumbnails

.