29 Mayıs 2011 Pazar

Seçim Zamanı


Bu bir seçim yazısıdır ama Genel Seçim yazısı değildir; ne tür bir seçimin söz konusu olduğu kişiden kişiye değişebilir.

Her "an" bir seçimdir aslında. Sokaklara renkli bayraklar asılmaz, gürültü çıkararak trafik tıkanmaz ama her seçim bir bayramdır bir taraftan. Özgür irade vardır çünkü doğasında ve insanın herhangi bir seçimi iyi de olsa kötü de olsa özgündür.

Özgün olabildiği kadar özgür de olması gerekir seçimlerin. Herkes kendi aklının ve kalbinin sesine kulak vererek yapıyorsa seçimlerini değerlidir de her seçim.

Başkalarının isteklerine hizmet etmek için veya geçici menfaatler, köprüyü geçene kadar dayıya ayı deme zihniyeti ile veya korkuların boyunduruğu altında yapılan seçimler ise seçim değil olsa olsa dayatma ve karşılıklı çıkar dayanışmasıdır.

Her seçim senin elinde oysa. 

Daha küçücük bir çocukken hemen büyümeyi de seçebilirsin çocukluğunun tadına varamadan, hiç büyümemiş bir çocuk olarak kalmayı da.

Gülmeyi seçebilirsin hiçbir neden yokken, sebepsiz ağlamayı da. Hüznü de seçebilirsin, sınırsız sevinci de.

Bir ağaç gibi köklerinle toprağı kucakladığın yetmezmiş gibi, dalların ve yaprakların ile göğe ulaşmayı da seçebilirsin, köksüz su yosunları gibi dalgalar nereye götürürse oraya gitmeyi de.

Mucizelere ve yaşamda gözle görülenin dışında bir anlam olmadığına da inanabilirsin, mucizeleri yaratabileceğine de. Yılanı mı asaya, asayı mı yılana çevireceğinin seçimi sende!

Kalbini hiçbir şeyin dolduramadığını da düşünebilirsin, kabında ne varsa sadece onu alabileceğini de anlayabilirsin. Kalbinin yeşilinin ne kadar parladığı senin seçiminin sonucu!

Tehlikeli görünse de derine gitmeyi de seçebilirsin, sığ sularda ve sözüm ona güvende kalmayı da. Şelale olup taşmak da, bir karış suda boğulmak da senin seçimin!

Taraf olmayı da seçebilirsin, konulara dört bir yandan bakabilme objektifliğine sahip olmayı da. Bağnazlığa düşmeden inanmayı, bağımlılığa varmadan sevmeyi, köleliği değil ama hizmet etmeyi de tercih edebilirsin mesela. Hak vermek de sana kalmış , söz hakkı tanımamak da!

Hiç olmayı da seçebilirsin, hep kalmayı da.

Cennete geri dönmeyi de seçebilirsin, olduğun yerde yanmayı da.

BİR'in kulaklarıyla duyabilmeyi, gözleriyle görebilmeyi de seçebilirsin, ayrı kalmayı da.

Seçim her zaman senin! Çünkü sonuçlarını yaşayacak olan da sensin!

Seçimini ona göre yap o halde! Benden söylemesi...Seçim senin!

23 Mayıs 2011 Pazartesi

We are the champions!



Liseden sonra hem maç seyretmeyi, hem de takım tutmayı bıraktığımdan kim şampiyon, kim değil bilmediğim gibi bu konuda en ufak bir genel kültüre dahi sahip değilimdir.

Hep daha adsız kahramanları, medyatik olmayan şampiyonları sevdiğimden; Mor Çatı zihniyetli ve Robin Hood tarzına sahip oluşumdan şimdi de kupayı alıp başkalarına teslim edesim var.

Kimlere mi?

- Azıcık bir maaşla veya gündeliklerle ev geçindiren, çocuk okutanlara,

- Çoluğunun çocuğunun rızkını taştan çıkaranlara,

- Çocuğuna güvenli bir gelecek, güzel bir dünya bırakmak uğruna didinenlere,

- Sorumluluklarının farkında olup, üç kuruşluk zevklere düşmeyenlere!

- Fiziksel engellerine karşın her türlü güçlüğün üstesinden gelenlere,

- Medeni olan ve medeniyetin aslında ne demek olduğunu kitabi kelimelerle değil yaşamındaki uygulamalarıyla ispat edebilenlere,

- Aklının yanısıra kalbiyle de hareket edebilene, kalbinin sesine kulağını tıkamayanlara ve en çok da onu dinleyenlere,

- Adım adım da olsa olabileceğinin en iyisi olmaya çabalayanlara,

- Başkalarını düşman değil, dost olarak görebilenlere,

- Hatta "başkası" fikrine uzak olanlara,

- Ayırmaktan çok BİRleştirmek taraftarı olanlara,

- Bireysel çıkarlar yerine ortak faydalar uğruna çalışanlara,

- Kişisel değerlerine sahip çıkan ama asla bağnazlık çukuruna düşmeden  ilerleyebilenlere,

- Yanlışını kabul edip bükemediği bileği öpenlere,

- Doğru söz karşısında şapkasını çıkarabilen, onaylamadıklarının bile doğruları olabileceğini görebilenlere,

- Doğanın ritmini, evrenin kalp atışını, Güneş'in ve Ay'ın bizi ışıtmasını ve tüm bunların ardındaki ilahi anlamı farkedebilenlere,

KUPAYI VERİYORUM!

ŞAMPİYON SİZSİNİZ!

Hadi öyleyse hep birlikte:

We are the champions - my friends
And we'll keep on fighting - till the end -
We are the champions -
We are the champions
No time for losers
'Cause we are the champions - of the world -

22 Mayıs 2011 Pazar

Brüt - Net Hesabı


Hiç öyle hesap kitap dinlemez bazı işler. Mantığı, matematiği yoktur!

Zaten kör eder, hesap falan yapamazsın. Sağır eder, sana söylenenleri duymazsın. Dokunduğunu anlayamaz, her tadına baktığını şeker, bal sanırsın. Öyle ilüzyonlu birşeydir işte.

Bu anlatttığımın "aşk" olduğunu sanmayın sakın. Bunun adı aşk değil, bazen de köleliktir, karmik borçların ödendiği ve aslında gönüllü girilen bir açık hava cezaevidir.

Birileri "manyak mısın? kendi kendine takmışsın sen bu prangaları!" diye sarsarak seni uyandırana dek bu rüyayı gerçekmiş sanarak görmeye devam edersin. Hatta seni sarsanları bazen " git başımdan, uykum var" diye başından savmaya çalıştığın da çokça olur.

Sonraaaa... Seni uykudan uyandırabilecek kadar güçlü bir deprem oluverir. Sen daha ne olduğunu anlamadan gözünü açıp ayağa kalkıverirsin. "Hop!" dersin kendi kendine. "Bu ne saçma bir rüyaydı böyle!" Hatta o sarsıcı depreme öyle bir şükredersin ki! İyi ki salladı seni de silkinip kendine gelmene aracı oldu diye şükranlarını sunarsın sonraları her aklına geldiğinde.

Bu saçma rüyalardan uyandığında, yılların muhasebecisi gelir yanına. Bakalım kaç yıl geçmiş sen uyurken diye açarsınız defterleri. Mesela brütte on, nette iki sene ayık gezmişsindir de, toplam sekiz sene yediuyurlar gibi uyumuş olabilirsin. Hatta bazen, otele para vermeyip ayakta da uyumuşsundur kesin. Oh, hem de masrafsız, vergisiz, katkı paysız!

Aklı olan, brütü 10.000TL neti 2.000TL maaş vaad edilen bir işi kabul eder mi mesela? Ona teklif edilenin "üçün biri" olduğunu anlaması gerekir aklı başında olanın. Ama işte dedim ya bu aptallık, akıllılık işi değil bu. Mantığı ve matematiği yok!

Sadece bir "uyudum, uyandım" meselesi. Uyanamayanlar bari tavşan uykusunda olsalar da duysalar dışarıdan gelen ikazları.

Ya da en güzeli herkes vakti geldiğinde, rüyadan uyanıp gerçekleri görme cesaretini bulduğunda uyansın! Evet, en güzeli böylesi...

Ha bir de, bundan sonrasında her işte "net" alsınlar alacaklarını!

17 Mayıs 2011 Salı

Çiçek Nasıl Yetiştirilir


Yıllardır çiçek yetiştirme konusunda kitaplar okuyor hatta bu haliyle insanların alay konusu bile oluyordu. Oysa günün birinde kendi bahçesinde çiçekler yetiştireceğinin hayalini kuruyordu o kitapların sayfalarında. Başarmak istediği herşeyi okuyup öğrenerek başarmış, tüm çareleri kitaplarda bulmuştu. O rengarenk bahçe hayaline kavuşmanın ilk koşulu da bu konuda yeterli bilgi sahibi olabilmekti. Yeterli bilgi olduktan sonra herşey başarılabilirdi. 

Hayalindeki evin bahçesinde rengarenk çiçekler olacaktı, kırmızılar, pembeler, turuncular, sarılar... Çift kişilik bir salıncak olacaktı sonra filmlerdeki gibi. Yaz akşamlarında bu salıncakta oturup, başını birlikte yaşlanacağı adamın omzuna yaslayarak yıldızları seyredecekti kimi akşamlar, kimi zamanda kitabını okurken uyuyakalacaktı hafif hafif sallanırken, hatta çocuklarına masallar okuyacaktı kimbilir!

Öyle kocaman kocaman ağaçlar olmayacaktı bahçede ama heryer çiçekli bir defter kabıyla kaplanmış gibi görünmeliydi. Bunu yapabilmesi için de "çiçek nasıl yetiştirilir?" konusunu sular seller gibi bilmesi gerekiyordu. Şimdiye tüm bildiklerini kitaplardan öğrenmişti ya işte o yüzden bu konuda da başlıca referansı kitaplardı elbette.

O kadar çok şey okumuştu ki, hangi çiçek ne zaman dikilir, hangisi ne kadar sulanır gibi sorulardan oluşan bir "çiçek yetiştirme uzmanlık sınavı" yapılsa bizimkisi yüz üstünden yüz alırdı kesin.

Artık bu konuda yeterince bilgiye sahip olduğuna inandığında Eminönü'nde buldu kendini. Birkaç paket tohum aldıktan sonra vapurla geri dönerken aklından bunları nasıl ekmesi ve sulaması gerektiğine dair bildiklerini sıralıyor, bir şey atlamadan, herşeyi kitabına uygun yapabilmek için o güne dek okuduğu tüm satırları hatırlamaya çalışıyordu.

Henüz bahçesinde çift kişilik salıncağı olan bahçeli bir evi yoktu. Şimdilik aldığı tohumları saksılarda büyütecek, böylelikle o güne dek okuduklarından öğrendiklerini de pratiğe dökebilecekti. Bir çeşit uygulamalı sınavdı bu da.

Özenle yaptı işini, tam da kitaplarda yazdığı gibi. Elinden gelenin en iyisini yapmış, tohumları tam da olması gerektiği gibi toprağa vermişti. Bu noktadan sonra onun yapabileceği bir şey kalmıyordu. Doğa kendi düzenini biliyordu sonrasında, ona düşen ise beklemekti sadece.

Kitaplarda yazılan herşeyi uygulamıştı ve saksının içinde gizli tohumun bir çiçek olup yaşama selam vermemesi için hiçbir neden kalmamıştı. Zamanında suyunu veriyordu, uygun ışık ve nem ortamında tutuyordu saksıyı üstelik. Oysa ki nedense ısınmadı havalar bir türlü, güneş yüzünü göstermedi ki can gitsin tohuma! Bekleyiş uzun sürdü, hem de çok...

Kitaplarda yazanlara inancı azalmıştı. Herşey harfi harfine uygulanmış ancak beklenen zafere ulaşılamamıştı. Oysa başka evlerin balkonlarında rengarenk çiçekler açmaya çoktan başlamıştı. Nerede yanlış yaptığını düşünmüyordu ama nedense. Başarı, bilgilerin doğru uygulanmasına bağlı değildi tek başına. Birçok koşulun da uygun olması, yaşamın saatine uygun işlemesi ve hatta önce "hayrına" olması gerekiyordu herşeyin.

Bir sabah erkenden sanki birisi dürtmüş gibi uyanıverdi. Üzerine sabahlığını giyip  biryandan da ayaklarına üstünkörü sokmaya çalıştığı terliklerini düzelterek balkona doğru giderken, banyonun önünde kısa bir süre duraksayıp şöyle bir saçına başına baktı. Sanki onu görecek birileri olacaktı da düzgün görünmesi gerekiyordu bu vakitte. Balkona çıktı.

Sonunda saksıdan göğe doğru bir dal yükselmişti. Dalın hemen ucunda bir tomurcuk içinde beklettiği kırmızılığı bir süre daha saklamanın heyecanı ile titriyordu sanki. Onun da zamanı gelecekti, belki kitapta söylenen süre içinde değil ama er ya da geç bu tomurcuk da yapraklarını açacaktı keyifle gerinerek. Kendi zamanı geldiğinde...

Kitaplarda bazı bilgiler asla yazmıyordu bu ama böyleydi işte. Herşeyin kendi zamanı vardı ve ne yaparsan yap, teorik bilgin ne kadar çok olursa olsun değiştiremiyordun hiçbir şeyin oluş anını. Bir gece önceki dolunayın ışığı sulamıştı belli ki toprağı ve tamamlanma zamanı gelmiş, bir çiçek yüzünü göğe dönmeye karar vermişti. 

Başka bir sabah olsa bu kadar erken uyanmış olmasına kızar, beş dakika daha uyusam iyi olur diye başını yastığına gömerdi. Oysa bu kez temiz havayı içine çekmek istedi günün koşuşturmacası başlamadan. Banyoya gidip saçlarını düzeltti, evet iyi görünmesi gerekiyordu onu birisi görecek olmasa bile. Eline bir fincan çay alıp, sabah serinliğinde küçük saksısının karşısında çayını yudumlarken bundan sonra başka kitaplar okuması gerektiğini düşünüyordu.   
  

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Var mısın?



Kapat gözlerini!
Elimi tut ve sadece güven bana. Seni güvenli bir biçimde gitmek istediğin yere götüreceğim. Bilmek istersen etrafta neler olduğunu, anlatacağım da sana. Hem neden görmek isteyesin ki, asıl amacın olman gereken yerde olmak, gitmen gereken yere gitmek değil mi? Hadi korkma, güven bana.
Hadi, var mısın görmemeye?


Tıka kulaklarını!
Duymayıver, ne olmuş? Kuşların cıvıltısını, dalgaların kıyıya vuruşlarını, çocukların kahkahalarını, rüzgarın uğultusunu, yağmurun camlara vuruşunu, doğanın ve insanın ezgilerini... Trafiğin gürültüsünü, dertlilerin haykırışlarını, öfke dolu bağırtıları, acı veren sözleri de duymamış olacaksın hem.
Hadi, var mısın duymamaya?


Koklamaya kalkma çiçekleri!
Deterjan alırken bile kapağını açıp koklarsın biliyorum. Hem ne gerek var durup dururken hapşırmaya güzel koku peşinde koşacağım diye. Ayrıca sadece güzel kokularla da dolu değil etraf. Çöp kutularından yayılan kokular, ter kokuları, bozulmuş yemek kokuları... İğrenç, değil mi?
Hadi, var mısın koklamamaya?

Yeni tadlar peşinde koşma!
Merak etme, karnını doyuracağım. Asla aç kalmayacaksın. İstediğin bu değil miydi? Gel, hazır bile yemeğin. İçinde metabolizmana gerekli tüm vitaminler ve mineraller var. Tadı olmayabilir ama ihtiyacın olan doymak değil miydi? Hadi var mısın tatmamaya?

Dokunma!
Uzak dur insanlardan ve eşyadan. Tenin sıcaklığını hissetmenin, kumaşın dokusunu anlamanın, ateşin yaktığını ve karın üşüttüğünü bilmenin ne anlamı var? Çek elini şimdi tüm dünyadan.
Hadi var mısın uzak durmaya?

Ne oldu, kandıramadım mı seni? Haklısın hiç de zamanı değildi buna yeltenmemin. Mayıs ayının ortasında hem de, tam da merkezde kalma zamanıyken, topraklanmak için beş duyuya ihtiyaç varken nafile bir çabaydı benimki, haklısın.

O zaman tadını çıkar zamanın.
Güzellikleri gör,
Şarkılar dinle,
Çiçekleri kokla,
Tadını çıkar bir parça çikolatanın,
Elini tut sevdiğinin.
Beş duyunun sana hissettirdiklerine bir de sağduyuyu ekle.

Dünyada olmanın, bedende olmanın, ayağını yere basmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlemeye ve bir taraftan da göğe ermeye niyet et.


Hadi, var mısın?










10 Mayıs 2011 Salı

Mucizeler Kumpanyası


Koskoca bir mucize şu yaşam.

Belki gerçek belki değil. Belki gerçekten de bir matriksin içindeyiz ve herşey bir ilüzyondan ibaret. Öyle de olsa bu kurgulanan rüya tek kelimeyle muhteşem, en ince ayrıntıları düşünülmüş bir şaheser.

Mesela yere toprak serilmiş üstüne basalım diye, su katılmış yaşamı beslemesi için. Gökyüzü ile kapatılmış üstümüz, gündüz masmavi ve tüm sırlarını açık eder halde, gece ise bir o kadar gizemli.

Türlü türlü bitki, milyonlarca farklı yaşam formu... Havada, karada ve suda milyonlarca can, milyonlarca ateş! Herbir ateş parçası bir yürek olup atmakta kendi içinde.

Saymakla bitmez bir mucizeler kumpanyası! Nereye dönsem ne yana baksam ağzımı açık bırakacak bir ustalık:Sütunlarından, tavanına, döşemesinden, alçısına kadar inciler, elmaslarla bezeli bir saray var ortada. Bu sarayın sahibi ise biziz; içinde yaşayıp kendimiz olalım, olabileceğimiz en iyi halimiz olalım diye bahşedilmiş bize.  

Neden peki?

Çünkü bizler birer mucizeyiz!

Mesela ben bir mucizeyim! Yedi kat yeri ve yedi kat göğü barındırıyorum bedenimde bir kere. Yukarıda ne varsa bende de o var. Ne istersem gerçekleştirebilir, içinde olduğum uykuda rüya da kabus da görmeyi başarabilirim. Hepsi benim isteğimle olur bunların. Sihirli değneğim vardır elimde, kimsecikler görmeden dokunduruveririm şapkaya ve içinden tavşan falan bile çıkarabilirim. Ol derim ve olur işte! Ne dilersem, ne istersem!!!

Sadece bazen ne istediğimi bilmediğim olur. Derinlerde çalan bir ezginin hipnozunda, aslında bilinçli olarak olsun istemediğim ama sahne arkasından gelen suflelerle olmasında hayır görülen dileklerimi de gerçeğe dönüştürdüğüm olur. Önceleri üzülürüm, ben böyle olsun istememiştim falan diye ağlarım da hatta. Sonra herşeyin neden bu şekilde gerçekleştiğini üç vakte kadar farkeder, tüm olanlara "hoşgeldin" der ve bir süre konuk ettikten sonra uğurlarım hepsini bir bir. Evimdeyken ama konuklarıma asla saygıda kusur etmem, hemen gitsinler diye üstlerine falan da birşeyler dökmeye yeltenmem.

Ben bir mucizeyim işte! Nasıl bir senaryo istiyorsam yazar, nasıl bir görüntü istiyorsam onu seyreder ve seyrettiririm HD kalitesinde. Uzaktan kumandanın elinde olduğunu sananlar yanılırlar çoğu zaman ama yok öyle yağma. Canımın istediği kanalı da ben seçerim.

Ben koskocaman bir mucizeyim! Yaşam döngüm "doğar, büyür ve ölür" diye özetlenemez. Ben sonsuzum!

Ben yeryüzünün en muhteşem mucizesiyim! Yaradan'ın halifesiyim! O'nda ne varsa bende de var; o halde ben sınırsızım!

Ben sadece bir bedenden oluşan mekanik bir robot değilim. İşleyen bir zihnim, hisseden bir ruhum var. Birbiriyle görünmez bağlarla, karmaşık yapının içine hapsolmuş görünsem de ben özgürlüğüm!

Bu yüzden işte, ne olursa olsun HERŞEY YOLUNDA! 
ve ihtiyacım olan herşey en mükemmel zamanda gerçekleşiyor!

Ayrıca aramızda kalsın ama , sen de bir mucizesin? 

8 Mayıs 2011 Pazar

Teslim Ol


"Peki senin hikayen ne?" diye sorulur ya hani, herkesin anlatacak bir hikayesi vardır sorulduğunda. İçinden nice dramlar çıkarabilirsin her yaşamın ya da gülüp geçebilirsin bir zamanlar seni üzan şeylere, o zamanki toy hallerine.

İstisnasız olan şey; bırakın herkesin bir hikayesi olmasını, o meşhur Türk filmi repliğinde olduğu gibi koca birer roman çıkmasıdır yaşamlarından . Öyle ya, vakti geldiğinde de film şeridi gibi geçecek birşeyleri olması da gerekir sonuçta.

Garip olan, çoğu insanın bu romanın içinden en acı veren yanlarını seçip oralara takılıyor olmasıdır. "Kimse beni sevmiyor" diye düşünüp belki de kendilerini bu yolla sevdirmeye, en azından akıllarda tutmaya çabalamaktan olsa gerek, dramlarına sıkı sıkıya sarılanlardır bunlar. İki laflarının biri: "Bu neden benim başıma geldi?" sorusuyla tıkanır böylelerinin, nedense bırakın olanı biteni kabullenmeyi, isyanlardan isyan beğenirler sürekli.

Dramları onları canlı tutar sanki. O gözyaşı dolu, duyanların yüreğini cızlatacak ifadelerle anlatılan nice yaşam öyküleri onları ayakta tutan temelleridir. Birisi küçümserse mazallah ya da önemsemezse o kadar bu sözüm ona dermansız dertleri daha da abartılır yaşananlar, hikayeyi anlatanın yanına bir de ağlayıcılar eklenir. "vah vah, kör talihlidir bu bizimki", "onun başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi", "yemedi yedirdi, içmedi içirdi ama ne fayda!" gibi ajitasyon derecesi yüksek, hem ağlayıcıların hem de öykünün kahramanının beslendiği garip bir ruh hali çıkar ortaya.

Ağlayıcılar "aman ya bunlar benim başıma gelseydi ne yapardım" diye aslında içten içe sevinir, öykünün kahramanı ise her seferinde biraz daha kahramanlaştığını hisseder ve her zaman başrolünde olacağı bir hikayesi oluşunun gururunu yaşar.

Kendi dramınız içinde bir şekilde ayakta kalmayı başarabildiyseniz - ki bu pek mümkün değildir bu ajitasyon kahramanları için - biraz garip bakarlar size. Ya umursamaz yaftası yersiniz, "dünya yıkılsa umrunda değil" derler, ya da "vallahi çok iyi görünüyorsun" derken bile gözlerinde şunu okursunuz: " Yer mi Anadolu çocuğu! Böyle yıkılmadım ayaktayım rolleri kesiyor ama kimbilir içi ne kan ağlıyordur". Yani inanmazlar, yıkımların içinden daha da güçlenerek çıkılabileceğine.

Enkazın altından sağlam çıkabilmenin kuralı ise öncelikle bir enkazın altında olduğunu ama dünyanın henüz yıkılmadığını bilmekle başlar. Altında kaldığın molozları birbir atarken üstünden, bir taraftan da kabullenirsin başına geleni. "Evet" dersin, "malzemesi eksikti zaten ve er geç çökeceği belliydi bu binanın". Ya da "Herkesin başına gelebilecek şeylerdi, benimki de başım üstüne" diyerek hoşgeldin dersin her gelene. Bilirsin olan herşey bir nedenle olmaktadır ve başta kötü gibi görünen herşey belki de çok iyi şeylere yer açmak için gerçekleşmiş olabilir. Ya da çok gönülden istediğin bir şey gerçekleşmediğinde belki de yıllar sonra o temenninin gerçekleşmemiş olmasının asıl büyük lütuf olduğunu görebilirsin.

Herşey benim kontrolüm altında olmalı diye düşünerek, geçmişe ve alıştığımız düşünce kalıplarına bağlı kalarak, bırakmayı ve vazgeçmeyi bilmeden biryere ilerlenemiyor. Yaşam senden habersiz akıp giderken, bir kap suda boğmaya kalkarsan kendini boğuluyorsun da. Başkalarını da boğma ama! Acılarıyla varolduğunu sanıp onlarla beslenerek ve kendini yaşama kapatarak sürmüyor hayat, süremiyor.

Bırak bir şu kontrol manyaklığını da TESLİM OL diyesim var birçok insana. Bir de kabul et olanı biteni ve bu haliyle devam et yoluna. Asıl sana sunulan yol buydu kimbilir ve bunu farkedemeden bir taşın üstünde oturup kalmış olabilirsin mesela yıllardır. Ayağa kalk ve yürü. Sadece yürü ve de...

Teslim ol deyince, silahlarını atıp savunmasız kalacaklarını zannediyor olabilirler bu acındırma budalaları. Kimse kimseyi tehdit ediyor veya zorla zindana atıyor değil. Sadece özgürleşmen için bu teslim çağrısı.

Senden büyük bir düzen var ortada, gel teslim ol ve kurtul ayağındaki zincirlerden.

Eller yukarı!

Ana Gibi Yar



Annelik, bir çocuğun yalnızca dünyaya gelişine vasıta olmak değil dünyada ayakta kalmasını öğretmektir ona. Cibran'ın dediği gibi sizden gelmiş bile olsa size ait olmadıklarını bilmektir evlatların. Büyüklük taslamak değil, dostluk etmektir ömür boyu.

              "Annem sen benim yanıma kalansın"

Reklam filmimdeki gibi "O tabak bitecek" demek de değildir. Sürekli bıdı bıdı ederek bilinçaltlarına suçluluk kayıtları yüklemek değildir; paçanıza yapışmasına izin verip bağımlı kılmak ise hiç değildir ama bağlı olmaktır gerektiğince.

              "Annem ben senin yanına kalanım"

Annelik, ne zaman çocuğunun önünden gidip ona yol göstereceğini,

               ne zaman arkasında kalıp sırtını sıvazlayacağını,

                 ne zaman yanında olup destek vereceğini,

                    ne zaman da karşıdan bakıp sadece seyredeceğini bilmektir.

Annelik, çocuğunun kendini gerçekleştirmesine izin vermektir.

             "Anne ben kaçamadım / Yaşamak güzeldi/ Ben saklanamadım"

Güveni ve sevgiyi öğretmektir annelik özetle, başka da söze gerek yoktur aslında.

                        (Kızım sen benim kalbimde atansın.)

Anneliği bilen, kendi çocuğuna ve başka çocuklara annelik edebilenlerin cennet gelsin ayaklarının altına ve Anneler Günü onlara kutlu olsun!

Daha zamanı gelmiş olmasa da söyleyeyim: Babalığı bilen, kendi çocuğuna ve başka çocuklara babalık edebilenlere de cennet kısmet olsun.



2 Mayıs 2011 Pazartesi

Hızır Acil Servis


Zodyağın ilk ateş bükücüsünün ardından ilk toprak bükücü Boğa sahnelerde. Görevi – eğer kabul ederse değil, hep kabul ettiği görevdir zaten bu - Koç’un ardından onun girişimlerini olgunlaştırıp toprağa tohum ekmek. Ateş enerjisini topraklayıp sabitler ki tüm o girişken enerji realiteye dönüşebilsin. Toprağa atılan tohumların şimdi emin ellerde olduğunun ve bu güven ile yeşermeye hazırlandıklarının müjdesini verir dayanıklılığıyla.



Hızır ile İlyas da bunu bilerek Mayıs ayında buluşmuşlardır yeryüzünde, kimbilir? Dileklerimizi imge haline getirip toprağa gömmemiz de bunu ispatlar niteliktedir adeta.


Hızır, ab-ı hayattan içmiş ve her bahar aramızda dolanmayı kendine görev edinmiştir. Kalbi temiz olan herkese sunar lütfunu, bir bir bulur topraktaki dileklerimizi ve nefesinden üfler. Toprak, Hızır’ın nefesiyle hava ile buluşur ve tohumlar tozlaşmaya geçerler. Üreme zamanı gelmiştir dileklerimizin ve doğum için ana rahminin suyu gerekmektedir. Bundan sonra da dileklerimizi suya atma, su kadar bol, saf ve şifa dolu olmaları için su bükücüye teslim etme zamanı gelir. Tüm bu avatarlar kendilerine bahşedilen ilahi güçle Tanrısallıklarını yansıtırlar ve dileklerimizi yedi kat göğün en üstüne taşırlar.


Ardından Güneş ışınları şeklinde tepemizden dolmaya başlar bolluk, bereket ve şifa. Şansı döner kiminin, kısmeti açılır ötekinin, iyileşecek olanların doktor ayağına gelir, cebi dolar bir diğerinin. Kimin neye ihtiyacı varsa, ne ile bütünlenmesi gerekiyorsa ve nasıl Olması gerekiyorsa O gelir ve 1 olur sonunda.


Bu sene sanki birbaşka olacak Hızır’ın gelişi. Hızır’ın İlyas’la buluşmasına eşlik edecek diğer enerjiler. Jüpiter Mars ile, Merkür Venüs ile, Jüpiter Merkür ile derken yukarıdaki tüm dostlarımız yanyana gelip öpüşüp koklaşacaklar. Hızır ile İlyas gibi onlar da buluşacaklar. Boğa’daki yeniay parlamaya başladığında ektiklerimizi biçmeden önce güzel güzel yeşerteceğiz onları, sulayıp besleyecek, en yüksek hayrımıza büyüteceğiz emellerimizi. Doğanın ritmi ile bir olduğumuzu hatırlayacağız, bir daha unutmamayı dileyerek...


Ne demişler, “Kul sıkışmadan, Hızır yetişmezmiş.”


Yetiş ya Hızır!

Kanca Manca


Masmavi denizde sürüler halinde yüzerken balıklar, bir olta belirir aralarında. Sanki ilahi bir güç uzatmıştır elini de nimetler getirmektedir aciz balık milletine. Hepsi balık gibi bakarken gökyüzünden kendi dünyalarına inen oltaya,  ucundaki iğneyi değil de yemi görürler.

Görmek istedikleri odur çünkü ve tek dertleri karınlarını doyurmaktır. Zannederler ki o yemi mideye indirmek gerek, yoksa aç bırakır Poseidon, kimbilir? 
Oysa Poseidon'a güvenleri olsa, asla aç kalmayacaklarını da bilirler. Neyse bizim bu cahil balık milletinden en cabbar, en çevik olanı zıplayıverir diğer kardeşlerinin arasından ve "hooppp!" diye yutmak üzereyken kımıl kımıl, görenlerin ağzını sulandıran solucanı, o da ne?!!! Ağzı kanlar içinde kalır balık kardeşin ama iş işten geçmiş gökyüzüne doğru çekilmektedir artık. Ağzınca bir kanca, ağzının kenarından akan kanlar ve balık balık bakan gözleri ile artık bütünleşmiş, eşsiz bir sanat eseri gibi asılı durmaktadır denizin duvarında.

Böyle sürer gider masal, balıklar kanarlar iğnenin ucundaki yeme. Hiçbiri karnını doyuramaz ama doyma ümidiyle gider başkalarına yem olurlar ve hatta bir de üstlerine limon sıkar birileri.

Bu oltaların ucundaki solucanlar enerjimizi çalan insanlar gibidirler. Başta onlardan besleneceğimizi sanarız hani, hatta bir süre karşılıklı besleniriz de. Ama en çok korkularımızdır beslenen. Mesela "ya bu ilişki bir gün biterse ne yaparım?" der, yutarız iğneyi. Köle oluruz farketmeden. Ağzımızı açtığımızda her ne kadar özgürlük çığlıkları da atsak, bağımlı olduğumuz ama tüm kötü alışkanlıklarda olduğu gibi bu bağımlılığın zarar verdiği ilişkilerimiz vardır. Bu bazen bir eş, bazen bir sevgili, bir arkadaş ya da aileden biri de olabilir. Bizi korkularımızla karşı karşıya getirerek kendilerine bağımlı kılan, bir mazoşist gibi bundan bizim de gizliden zevk aldığımız ilişkilerden bahsediyorum elbette.

Bu tarz enerji kancası rolü oynayanların yanısıra sevgi ile beslenen ilişkiler de  vardır elbet. Onlar karşımıza olta ucunda çıkmazlar zaten, denizin içinde her yana saçılmış doğal gıdalar gibidirler. Poseidon balıklar için ziyafet vermektedir sürekli ve  birçok davete de bizzat katılmaktadır.

Ağzında yavrusuna yiyecek getiren anne kuşlarla küçük yavrucakları arasındaki ilişkide ise korku yerine sevgi vardır. Bu yüzden de bu tarz bir ilişkide aradaki bir enerji kancası değil sevgi bağıdır.

Şöyle bir tüm ilişkilerimizi gözden geçirsek. Hangileri korkularımız nedeniyle başlıyor ve sürüyor? Hatta hangilerinden korkularımız yüzünden vazgeçemiyoruz? Hangilerini ise sevginin ateşi yakıyor ve büyütüyor? Sonra tüm enerjimizi çeken, yaşam enerjimizi alt üst eden, damarlarımızdaki kanı çekip bizi zombi haline getiren ilişkileri elimizin tersiyle itip silsek yaşamımızdan. Diğer taraftan sevgi bağları ile yürüyen tüm ilişkilerimizin ateşini daha da güçlendirsek yüreğimizin nefesiyle.

Oluyor vallahi, bal gibi de oluyor. Bazen yıllar sürüyor enerji kancalarından kurtulabilmek bazen de nasıl olduğunu anlamıyorsunuz ama birden siliniveriyor bu korkuluklar yaşamınızdan. Oltanın ucundaki solucana kanmamayı ve kancayı ağzınıza batırmamayı öğreniyorsunuz. Ve en çok da Poseidon'a güvenmeyi. Sevgi ile yoğrulmuş nice aşı önünüze koyacağına inanmayı.

Kanmayı bıraktığımızda her oltaya, sevgi bağlarının gücü ile yaşayan tüm ilişkilerimiz daha çok güçlenecektir. Yanında kendinizi aşırı enerjik hissettiğiniz insanlar varsa bilin ki aranızdaki bağ sevgi bağıdır. Yok, tüm kanınız çekilmişçesine sürdürmeye çalıştığınız ama ne yapsanız da doğal olmayan bir zorakilik varsa ilişkilerinizde o zaman kurtulmanız gereken kancalarınız var demektir. Hem bu ilişkilerden, hem de korkmayı özleyen yanınızdan... 
Related Posts with Thumbnails

.