29 Nisan 2011 Cuma

Ha Gayret


Yaşam yol ayrımları sunup duruyor sürekli. Bir taraftan diyor ki, bildiğin yoldan git, emin ol adımlarından. Şaşıracak pek bir şey çıkmasın karşına. Ne bileyim, devlet memuru ol mesela. Her ay maaşının yatacağı kesin olsun. Emekli olabilesin vakti geldiğinde. Sağlık güvencen olsun, bu memlekette lazım bunlar. Elden ayaktan düşünce kim bakar sana? Ya da bildiğin ettiğin biriyle evlen. Yabancı olmasın, kimlerdendir, necidir, ne değildir bilelim.

Diğer taraftan da başka bir ses yükseliyor içinden bir yerden. Yüreğinin götürdüğü yere git diyor en klişesinden. Ne yapmak mutlu eder seni? Torunlarına gençliğinde neler yaptığını anlatmak istersin mesela. Var mıdır bir dağa tırmanmışlığın ya da aç susuz kalmışlığın macera peşinde koşarken? Hiç aklında yokken aşık ol. Dağlara kaç filmlerdeki gibi. 

Hangi sesi dinlersin bunlardan? Hep ana rahmindeki huzuru mu ararsın her yerde? Başka başka doğumlar korkutur mu seni?

Şöyle arkana yaslanıp uzaktan kendi resmine bir baksan. Sanki canın teninden çıkmış gibi, uzaktan seyretsen bedenini. Memnun olur musun gördüğünden? İyi bak, ışıl ışıl mı karşındakinin gözleri? Kıpır kıpır mı yüreği? Bir delilik atsa biri ortaya, hop eder mi yüreği? Hadi, ben de varım der mi en çılgın maceralara? 

İyi bak bir daha, mutsuz bir adam mıdır o uzaktaki? Gözlerinin feri sönmüş, omuzları düşmüş müdür erkenden? Ne yapmaya geldiğini sorgulayıp duran bir halde midir herzaman ve hatta sormayı bırakıp robotlaşmış mıdır çoktan?  

Ağrısız başım, dertsiz aşım olsun diye sımsıkı cenderelere girmek gerektiğini de kim söylemiş acaba? Bunu söyleyenler hiç mi güvenmemiş yaşamın adaletine, doyuran toprağa, onduran suya ve her nefesimizde içimize aldığımız havaya.

Ateşi sönerse şayet bir insanın, diğerlerine de güvenmez elbette. Su da toprak da düşmanı olmuştur çoktan, sönmesinin sebebini bu ikisine bağlar çoğu zaman. Bir hava kalmıştır geriye de ona da güveni kalmamıştır zaten. 

Mayıs ayında da Koç'ta gezegenler topluca dansederken ateşi canlı tutmanın zamanıdır. Cesaretle ilerlemenin, yol ayrımlarında yaşama güvenmenin ve sevgiye tutunmanın zamanıdır. Hızla yere düşerken paraşütün mutlaka açılacağından emin olma zamanıdır. Yere düşerken çocuğun annesinin onu tutacağına inanmasının zamanıdır. İşin Türkçesi;  emin olma arayışında olmadan zaten güvende olduğunu bilmenin zamanıdır.

Hayatı seyreden değil yaşayan OLmak için, ölmenin aslında OLMAK olduğunu anlamak için ve gözünü kapatıp kendini yaşamın kollarına cesurca bırakmak için alarmlar çalıyor. Duymazdan gelmemeli, tüm gücümüzle o yöne koşmalı!

Ha gayret! Bi cesaret!!!      

17 Nisan 2011 Pazar

Denge Dolunayı




İlkokulda kafamıza kazınmıştı daha: “Ay’ın kendi ışığı yoktur. Güneş’ten aldığı ışığı yansıtır!”

O zaman farketmiş miydik ne büyük bir görevi olduğunu bu ikisinin? Muhtemelen birini gündüzün ateşi, diğerini gecenin feneri olarak görmüştük sadece. Oysa dünyaya ışık vermekten başka bir sürü nedenleri vardı gök kubbeye kondurulmalarının.

Bu ikisi her ay bir yeniay, bir dolunay olup bir yanyana, bir karşı karşıya dans ediyor ve farklı öyküler anlatıyorlar yeryüzüne danslarıyla. Şimdi sıra Terazi’deki valsde. İki hafta önce Koç’taki kalabalık salsa gösterisinde yüreklere düşen ateş şimdi de kocaman bir ayna olup alevini yansıtacak gönüllere.

Koç “ben” derken, Terazi “biz” demek gereğini gösteriyor şimdi. “Ben” olmayı başarabildiysek “biz”olmaya aday olabileceğiz.

“BİZ” olabilmenin temelidir “ben” olmak. Ne istediğimizi keşfedebildiysek, bağımsızlığımızı ilan edebildiysek gönlümüzün arzuları yolunda ve arzularımızın peşinde koşma cesaretini gösterebildiysek, “ben” olabildik demektir. Bu, iki ayağı olması gibi insanın eşyanın dengede olması gereğidir. Her bir ayak ne denli güçlü basarsa yere, bacak kasları ne kadar güçlüyse o kadar güçlü adımlar atmazlar mı birlikte? Ondan değil midir aslında “davulun dengi dengine vurması” ile anlatılan.

“KENDİ” olabilmek “BİZ” olabilmenin en önemli şartıdır o halde.

“BİZ” olabilmek için bir de herkesin “ben” gibi olmak zorunda olmadığını ve herkesin farklı gayeleri olabileceğini bilmemiz gerekiyor. Yaşamı başkaları ile birbirimize gireceğimiz bir savaş meydanı gibi görmeye son vermemiz, asıl savaşı kendimizle vererek yaşamın huzur içinde devamı için öncelikle adalete yer açmamız gerekiyor. Sadece “ben” değil, “BİZ” olarak BURADA olduğumuzu anlamamız gerekiyor.

Herşeyden önce KENDİ arzularımızın peşinden gitmektir yaşam ama kimseyi ezmeden ve eşzamanlı olarak başkalarına da saygı göstererek.

Sadece karşımızdaki kişilerin isteklerine göre değil KENDİ isteklerimizi de gözeterek dengede olmayı gerektirir “BİZ” olmak.

Vermeyi bildiğimiz kadar almayı da bilmektir.

Kendimizi önemsediğimiz kadar diğerlerini önemsemek, diğerlerini önemsediğimiz kadar kendimize değer vermektir.

AY olmaktan çıkıp AYNA olmaktır artık. Kendimizi başkaları kanalıyla daha iyi tanıdığımızı farkederek herkese teşekkür edebilmektir.

Savaşçı Koç, barış yanlısı Terazi’de bütünlüyor şimdi kendini. Tüm savaşçı yanlarımız törpülenmek ve huzur ile tamamlanmak istiyor. Döngüsel zaman tik tak tik tak işlemeye devam ediyor ve Terazi dolunayı belki de en çok aşkı ışıtıyor!

Öyle değil midir aşkta da? Öncelikle “KENDİ” olmayı başaran iki insan “BİZ” olmayı başaracak bir aşkı büyütebiliyor. Bu, her ilişkide geçerli, anne-çocuk arasındakinde de annenin “KENDİ” olmayı başarmış olması gerekiyor en azından ama bir tek bu ilişki diğerlerine göre en kuralsızı. Burada bile anne ve çocuğun birbiriyle çelişen ihtiyaçları olabiliyor da sonunda dengeyi bulabilirlerse ilişkilerinin zeminini sağlamlaştırabiliyorlar.

Şu an ilişkilerimizde tamamlanamıyorsak eğer, varmamız gereken bir menzil varsa yolumuz zaten açılır zamanı geldiğinde. Aşk, zaten gelir bizi bulur veya biz aşk oluruz. Bu sefer değilse, diğer sefere.

BİZ olduğumuzda dünya yeniden yeşerir, yaşam yeniden kutsanır! Güneş’in ve Ay’ın ışığıyla!

“Kendini olduğun gibi kabul et, çünkü Tanrı seni kabul ediyor... Tanrı sana saygı duyuyor ve sen ise henüz varlığına saygı duymuyorsun.... Tanrı seni var olman, dünyasını görmen, müziğini dinlemen, yıldızlarını seyretmen, SEVMEN VE SEVİLMEN İÇİN SEÇTİ... Bundan dolayı son derece mutlu ol, daha çok ne isteyebilirsin?” –OSHO-



Savaş(ma)



Her arketip herkesin içinde az çok barınıyor. Nasıl bir savaşçı varsa içinde, aynı zamanda yaralı bir yanın da oluyor mutlaka.

Savaşçı yanınla o kadar kendinden emin duruyorsun ki, ününe leke sürülsün istemeyen halin yansıyor dışarı. Her zaman başın ve omzun dik, hiç yenilmek istemeyen bir kumandan gibisin. Asıl kötüsü sanki hep bir savaş meydanındasın. Senin için herkes kötü, herkesin kafasında bir hinlik var ve herkes bir şekilde sana zarar vermeye uğraşıyor. Savaşçı yanını hiç terketmiyorsun bu yüzden. Sürekli elinde silahın, her an herhangi bir yönden gelebilecek saldırıya karşı tetiktesin. Aman da ne harikasın!

Çoğu kez kabul etmiyorsun bunu. Sen hep savaşçı görüyorsun kendini ama bir taraftan da kalkanını elinden hiç düşürmüyor, miğferini başından hiç çıkarmıyorsun. Yara almaktan korkuyorsun besbelli ya da eski yaralarının yeniden kanatılmasından. Oysa unutma: Geçmişteki acılar, savaşçının gücüdür.*

İlle de hep aynı yerden yara almak zorunda da değilsin, sürekli topuğunu kollamak zorunda olan Achilleus değilsin. Hem zaten “topuğuna sıkma” denen şey sadece filmlerde olsa gerek.


Hem belki bıraksan elinden kalkanını ve savursan saçlarını miğferinden çıkarıp aslında etrafında savaş falan olmadığını görebilirsin. Kimsenin karşında olmadığını, sen istersen herkesin yanında yer almaktan mutluluk duyacağını anlayabilirsin o zaman. Senin adım attığın kadar başkalarının da sana adım atabileceğini görürsün.

Farzet ki senin tüm bedenin ve ruhun yıkandı sihirli sularla ve eğer bir savaşçı olacaksan ancak ve ancak ışığın savaşçısı olabilirsin.

İçindeki Chiron’u iyileştirmekten geçecek Mars’ın gücünü ortaya koyabilmen. Yaralarını sen iyileştirebilirsin ancak ama bunu başkalarına saldırarak veya kendini saklayarak başaramazsın. O halde buna niyet et ve Mars ile Chiron’u barıştır bakalım.

Sonra da şuna inan: Biri bir şey dilerse bütün evren ona yardımcı olmak üzere işbirliği yapar. Işığın savaşçısı bunu bilir.*

*Paulo Coelho - Işığın Savaşçısının Elkitabı’ndan…



.

13 Nisan 2011 Çarşamba

Göç Yolları


Herkes bir yol tutturmuş gidiyor. Kiminin yolu evden işe, işten eve uzanıyor sadece. Kimi yıllardır özlemini kurduğu yabancı ellerde buluyor içinin istediği yaşamı, çölden kutba uzanıyor macerası.  Bazı yollar taşlı, tozlu, çamurlu; bazı yollar çiçekli, keyifli. Bazısına bir arpa boyu yol zulüm gibi geliyor yol çiçeklerle bezenmiş olsa da, bazısına ise yağmur, çamur vız geliyor. Bazı yollarda canlar var aynı türküleri söyleyen , bazılarında ise hırsızlar, aldatanlar ve aldananlar.   

Kimi yayan, kimi otobüsle, kimi uçakla çıkıyor yolculuğuna. Kimi ise fiziken kılını kıpırdatmasa da gönlü ile tüm kainatı dolanıp geliyor. Bir nefes alması yetiyor yolculuğa çıkması için. Gönlünün en derinlerine inip çok eskilere bir merdiven ile inebiliyor böyleleri. Araçları farklı olsa da herkes yolun sonunda bir şekilde layığını(!) buluyor.

Herkesin bir yolu var işte. Kimileri "bir yolu bulunur" diye ümit dolu ezgiler fısıldayabiliyor çaresiz yüreklere, kimileri ise bu devrin jargonu ile sadece "yolunu buluyor".  Kimi "yol yakınken" dönüyor, kimi dağlara sesleniyor yol versinler de devam edebilsin diye. Kimi "o yolun yolcusu" kimi "yolların fatihi"!

Gittiği yerin onu nereye götürdüğünü bilmeksizin yürüyenler de var, yolu bildiği halde emekleyerek ilerleyen de, ne yaptığını bilmeden sonunda yolun sonundaki ışığı gören de. "Yolun sonu görünüyor" diye türküler söylüyor birileri. "Yollar benim umudumdur, yağmayın yollarıma" diyerek kara, yağmura suç buluyorlar bir taraftan. Herkes bir yol tutturmuş KENDİNE gidiyor esasında.

Herkesin yolu açık olsun kendi yolculuğunda. Herkesin farklı bir gayesi var ve yargılamak en büyük günah belki de. Bir yandan da ümit ışıkları giriyor pencerelerden içeri ve diyor ki bir ses, tüm yollar kesişecek bir gün!

Yolunuz açık olsun!

"Dağılsak da göç yollarında

Yarın bizim bütün dünya"*

*Murathan Mungan

6 Nisan 2011 Çarşamba

Tencere Kapak vs.


Herkes bütünlenebilmek ve kendini gerçekleştirebilmek için birşeyler arayıp duruyor. Kimi bir iş, kimi bir eş, kimi arkadaş... Arayıp da bulduğu ise her zaman doğru eşleşme olmuyor tabii ki, kapak tencereye uymuyor ve bir müddet idare edebiliyorsa da ya rafa kaldırdığında estetik durmuyor ya da tenceredeki yemek kaynarken kaynamanın dışa çıkardığı enerjiyle zaten tencere üstünde eğreti duran kapak devriliyeriyor.

Bazen de hiç aramaya gerek kalmadan tencere yuvarlanıyor kapağını, kapak yuvarlanıp tenceresini buluyor. Ne de olsa “Hacı hacıyı Mekke’de, hoca hocayı tekkede, deli deliyi her yerde bulurmuş.”

Herkes bulsun dengini ve en azından denk olmamanın dengesizliğini yaşamasın, yaşatmasın kimseye.

Dışarıdan pür-i pak görünüp içini hiç yıkamamış, içinde kaynamakta olan yemeği beğenmeyip başka mutfaklara göz dikmiş, yemeğin görünümü ve sunumunu önemseyip de lezzetli olması için gereken sevgiyi içine katmamış olanların ise buldukları onlara KAPAK OLSUN!

Dileyen dilediği gibi kursun sofrasını, süslesin çiçekler ve mumlarla. Tertemiz aşını kaynatsın ocaklarda. Tencerede kaynayan dert değil neşe olsun ama herşeyden önce lezzeti olsun, içi dolu olsun.

Çünkü, “içi boş tencerenin bu sofrada işi yok!”

Ve ayrıca “Arayan bulurmuş. Ya belasını ya da Mevla’sını.”

3 Nisan 2011 Pazar

Hayat ve Tavla



Küçükken dedem ile birkaç kez oynamanın dışında hiç tavla oynamışlığım yoktur. Pratik sıfır ama teoride bilirim bu oyunu. Birçok strateji oyununda olduğu gibi bunu da yaşamın kendisine benzetirim.



Bir kere tek başına oynanan bir oyun değildir tavla. Yaşamda olduğu gibi bu oyunda da karşı tarafla bir etkileşim söz konusudur. Kimin kazanacağını şans, tecrübe ve bilgi faktörleri belirleyecektir. Aslında her iki taraf da kazanan olabilir farklı açılardan. Biri yendiğinde, diğeri ise yenildiğinde edineceği dersleri öğrenerek birer galibiyet alırlar.


Siyah ve beyaz pullar, gece ve gündüz gibidir ve sayıları da bir ayın günleri kadardır. Sanki gece ile gündüz birbirlerinden üstün olduklarını ispat etmek ister gibidirler. Oysa biri olmadan diğerinin hiçbir anlamı olmadığı üzerine kuruludur bütün yaşam. Üzerinde oynadıkları Dünya sahnesinde zaman günlerin ve gecelerin yanısıra aylara ve sonra da yıllara ayrılır ve bir yılda da tam 12 ay vardır. Bunlar da tahtanın her bir kanadındaki yerlerini almış, pulların tek tek üstlerinden geçmelerini beklerler.


Tavla tahtası üzerinde zaman kavramını taşıyan Dünya’nın kendisiyse eğer zarlar ise gezegenlerdir belki. Gezegenlerin birbirleri ile yaptıkları açılar gibi zarlar da altının ikili permütasyonları şeklinde açılar yaparlar birbirlerine, tıpkı gezegenler gibi. Hatta zar üzerinde altıdan büyük sayı olmamasının nedeni, tavlanın icadının Plüton'un keşfinden önce olması bile olabilir.

Kimi zaman zarlar belirler oyunun gidişini, kimi zaman da oyuncular. Zarlar belirlediğinde ortaya çıkana YAZGI, pullar belirlediğindekine ise ÖZGÜR İRADE denir. Sonuç ise herzaman KADER'dir.

Yazgı denen şey sana tek bir seçim sunar sadece. Yani öyle bir zar gelir ki tek bir hamle imkanı verir sana ve sonuu da bellidir. Rakibin atacağı zara göre yeni olasılıklar belirene kadar önünde yazgın belirler bulunduğun noktayı. Rakibin sırası geçince yine zar atılır: Yazgı mı, Özgür İrade mi gelecek? 

Özgür İrade çıkarsa zarlardan, bu demektir ki önünde birden fazla seçenek var. Olasılıklardan birini seçer ve oyunun gidişatını kendi ellerinle belirlersin.

İşte bu yüzden tavlanın içinde yaşamın ta kendisi vardır. Astrolojinin anlatmaya uğraştığı yaşam da budur zaten. Şunu der sana: Senden büyük bir İlahi Düzen var insanoğlu. Kimi zaman onun sana verdiklerini yaşarsın sadece, çoğunlukla da gökyüzünden gelen enerjiler belli yolları açar önünde ve seçim sana bırakılır. Her ne olursa olsun gidiş yönün hep ileriye doğrudur, tavlada olduğu gibi geri hareket yoktur hiç.

Tavlada belki ama hileye yer yoktur yaşam oyununda. Ne yaparsan yap, zar tutamazsın mesela. Yapabileceğin yegane şey, eğer zarlar senden Özgür İdareni kullanmanı istediyse yani "zar geldiyse" önceki oyunlardan öğrendiğin - ki eğer öğrenebildiysen - stratejileri uygulamak, becerileri kullanmaktır. Bazen dalgınlığa düşüp bildiğin hamleleri yapamayabilirsin, o zaman ortaya çıkacak kaderi de kabullenip, bunun da bir nedeni olduğuna inanmak kalır sana. İlerlemek var, gerilemek yok demiştik ya bu durumu da ilerlemek için gerekli bir adım olarak görmek ve kabul etmek gerekir.   Buna da tevekkül der erenler.

Haa, Mars da bu oyunun ayrılmaz parçalarından biridir. Savaş tanrısıdır ya Mars belki de o yüzden bu mücadele meydanında onun adı duyulur sadece. Karşı taraf hiç pul toplayamadan oyunu bitiren Mars eder rakibini.

Tavlada kazanan, tavla tahtasını kapatıp kaybedenin kolunun altına sıkıştırıverir oyunun sonunda ve "Öğren de gel" der. Hayatta da böyledir. Beceremediysen bu sahnedeki oyunu, dürüverirler defterini ve eline verirler yeniden. Bir kez daha oynarsın aynı oyunu benzer rollerle ve tanıdık ruhlarla karşılaşıp helalleşirsin hatta. Yine beceremezsen bir kez daha gelirsin dünyaya. Yenilen pehlivan güreşe doymaz derler ya, sen de yenile yenile devam edersin yoluna. Taa ki kazanmayı ve bir kez kazandıktan sonra da o mertebede kalmayı öğrenene dek.

Bir bakın oynamakta olduğunuz oyuna. Kırık pulunuz mu var? Bekleyin bakalım zar gelmesini! Şimdi çok önemli zarlar atılmakta gökyüzünde, size de uygunu düşecektir ve umarım ki düşeş gelecektir. Yalnız zarlara güvenip çok da emin olmayın kazanacağınızdan. Bir sonraki zar atışı sizi üzebilir. O zaman zarların Özgür İrade'yi gösterdiği her an iş başa düşüyor. Kalkın ve üzerinize düşeni yapın şimdi. Yoksa yenilen pehlivan olmaya devam etmek düşer payınıza.
  



2 Nisan 2011 Cumartesi

Üç Güzeller


Dün üç güzel kesti yolumu: Athena, Hera ve Venüs!

Birincisi selpak mendil satmak istiyordu. Hava soğuktu ve cebimde bozuk para yoktu. Biraz ilerledikten sonra çantamdan bozuk para arayayım derken ikinci güzel seslendi diğer yandan:

- Kızım, dedi. Kolum kırık da yardım etsen de şunu bi taksam.

İkinci güzelin çantasını, elindeki su şişesini alıp kol askısına kırık kolunu geri sokmasına yardımcı olurken birinci güzel uzaklaşmıştı yanımdan. Kime niyet kime kısmet diye düşündüm ama birinci güzelden bir selpak alamamış olmam da dert oldu içime.

Akşam iş dönüşü servisten tam indiğim noktada üçüncü güzelle karşılaştım. Bana bir hastanenin yolunu sordu. "Orası taşındı teyze" dedim "ama ben de o tarafa gidiyorum gel yerini göstereyim sana". Birlikte yürümeye başladık. Kadıncağız hayırsız kocasından çok çekmiş, evini ancak başkalarından aldığı yardımlarla ve öteberilerle geçindiriyormuş ve taa nerelerden benim evin sokağında oturan birinden gelen haber üstüne, ona kimbilir kaç gün yetecek nevaleyi almaya gidiyormuş. Ayrıca evine dönüş için gereken yol parasını da o evden almayı ümit ettiği paradan karşılayacakmış.

Bu üçüncü güzelin söylediklerini anlamam şivesi nedeniyle biraz zor oldu ama kadıncağızın anladığım hikayesi buydu. O da bana sordu; evli miydim, bekar mıydım, ne iş yapardım, çocuğum var mıydı, nereden gelip nereye giderdim...Benim verdiğim yanıtlara üçüncü teyzenin verdiği tepkiler beni benden aldı. Yiyecek ekmeği olmayan, konuştuğu anlaşılmayan ve hatta sırf görünüşüne bakıp da dar görüşlü olabileceği önyargısını taşıyabileceğiniz üçüncü güzel öyle bilgece laflar ediyordu ki sanki söyledikleri şimdi daha rahatlıkla anlaşılabiliyordu. Bana hem akıl vermiş hem de muhteşem dualar etmişti. Yalvarma, yakarma ve hatta dilenme hiç yoktu sesinde ve benden ona yolu tarif etmemden başka bir şey de beklemiyordu. Öyle içtendi ki; elimi cebime attım, birinci güzel ile karşılaşma sonrasında elime geçen para üstlerini attığım cebime elimi daldırdım ve kaç para çıkarsa hiç bakmadan üçüncü güzele verdim.

Üçüncü güzel Paris'in seçtiği ilk dünya güzeli olmuştu. Venüs kazanmıştı! Onun kazanmasında Athena ve Hera'nın katkısı da çok büyüktü. İlk jüri Paris oyunu vermişti ama bu güzellik yarışması fikrini ortaya atan da Zeus'tu hani!

Peki ya asıl dün ben mi bir melek olmuştum da karşısına çıkmıştım bu üç güzelin yoksa onlar mı birer yeryüzü meleğiydi? Benim mi yardımım dokundu onlara en çok, yoksa onlar mı bana verilmesi gereken mesajları göklerden inip fısıldadılar yüreğime?

Huzur içinde uyudum dün gece. Hareket halinde olan Koç enerjisini hayra yönlendirmek için dua edip nefesimi bundan böyle hep meleklerle karşılaşmak niyetiyle alıp verdim. Zaten gece yağmur yağdı, meleklerin ardından rahmet de indi yeryüzüne.
Related Posts with Thumbnails

.