30 Mart 2011 Çarşamba

Baharda Yapılacaklar Listesi




- İçine dön, dışına yansıt.
- Korkularını, endişelerini ve hırslarını sandığa kaldır ve bir daha çıkarma oradan.
- Saçlarını boyat, rüzgara sal.
- Öfkelerini ateşe at yak.
- Hayal kırıklıklarını suya anlat, aksın gitsin.
- Üzüntülerini toprağa göm, ümit olarak geri yeşert.
- Azıcık YE, bol bol DUA ET, çokça SEV.
- Yeni tadlar dene, çiçekleri kokla, baktığını gör, duyduğunu anla.
- Zamanı anla, ölümsüz OL.
- Ölümü anla, kalımsız OL.
- Baharla uyan, daha da uyuma.
- Evrenin mükemmel saatine olan inancını yitirme.
- Güneş ile yan, Ay ile yansıt, yıldızlarla parla.
- Sezgilerine, iç sesine, insanlara ve yaşama güven.
- Yargılardan uzak dur, onay bekleme.
- Nasıl istiyorsan, neysen öyle OL.
- Gündüzleri penceleri aç gün dolsun içeri, geceleri mumları yak ışıt yüzünü.
- Hayata tutun ve bırakma.
- Kulüpten ayrıl, kazananlara katıl.
- Ayağını yerde, aklını gökte tut.
- Yola koyul ve yürü.
- Beğenmezsen dön, başka yöne git. Beğenirsen sonuna kadar koş.
- Dostlarına sarıl.
- Gelene “Hoşgeldin”, gidene “Güle Güle” de. Sen ise hep HOŞÇA kal!
- Alimle ilme, veliyle zikre, deliyle deliliklere katıl.
    - Kıtileri pit!
    - Züpleri dümlet!
    - Zıbırları zıb!


Kısaca;

yakala saçından tut hayatı çevir yüzüne öp öp










23 Mart 2011 Çarşamba

Seviyor/Sevmiyor

Küçük bir kız çocuğu ilkbaharın yeşillendirdiği bahçedeki çimenler arasından kopardığı bir papatyanın yapraklarını küçücük parmakları ile teker teker kopartıyor, en sona “seviyor” yaprağının kalmasını ümitle bekliyordu.


İstediği gibi olmadı ama ve “sevmiyor” diyerek son yaprağı kopardığında gözleri doldu çocuğun. Sanki bir gariban papatya falında çıktı diye bir şeyler “istendiği” gibi olacaktı. Oysa daha en baştan papatyanın kaç yaprağı olduğu belliydi. Mesele ilk seçimdeydi. “Seviyor” ile mi başlanacak yoksa “sevmiyor” diye mi? Sonuç, bu ilk seçime göre değişebiliyordu!


Bazen de ilk seçim ne olursa olsun, arada bir şey olabiliyor mesela çocuk seviyor da mı kaldı sevmiyor da mı şaşırabiliyor veya dili sürçüyor, yani ne bileyim işte bir şey oluyordu da sonuç yine değişebiliyordu. Olması gerektiği gibi oluyordu belki herşey de sırf o yüzden bir şeyler aracı oluyordu. Bir rüzgar esiyor ve papatyanın birkaç yaprağını uçuruveriyordu belki de.


Sonsuz olasılıklar içinden birini beğenip onu yaşamaktı hayat denen şey. Kimi zaman da sen beğen ya da beğenme sana sunulanı kabullenme basamağıydı. Yüzlerce papatya içinden birini seçip, o en önemli soruyu ona sorma mucizesiydi. O papatya bu çocuk için açmıştı belki de; yaşamının tek gayesi o küçük kız çocuğunun parmaklarında ölmekti. Bazılarının amacı da bir taç olup konmaktı kızın saçlarına. Kimi de bu güzeller güzeli kız çocuğunun ne ellerine ne de saçlarına değebilecek, vakti geldiğinde solup gidecekti. Bu da onların yaşamıydı ve öyle olmalıydı. Hiçbir papatyanın isyan etme lüksü yoktu dilediği gibi süremedikleri için yaşamlarını.


Küçük kız çocuğu ise güvenle elini bir papatyaya uzattı. Sorusunun yanıtının onda olduğunu biliyordu belli ki. Ve seçimini yaptı: “Seviyor”


Ne rüzgar esti, ne de beklenmedik başka bir şey oldu. Çocuk devam etti: “sevmiyor-seviyor-sevmiyor-…..” Son yaprağa gelindiğinde ise “seviyor” diye var gücüyle haykırıverdi.

Aynı sorunun iki yanıtı olamayacağına göre seçimlerine güvenmekten başka çaresi kalmadığını öğrenmişti çocuk. Bazen birden fazla kez seçim yapma şansı da tanınıyordu üstelik. Demek ki onu gözetip kollayan ve mutlu olmasını isteyen birileri vardı bir yerlerde.

Ve demek ki mutluluk onun ellerinde, küçücük parmaklarının uçlarındaydı üstelik!

21 Mart 2011 Pazartesi

Bir "İlk"Bahar Sabahı

- Bir evim olsun, ne mutlu olurum!

- Bir araba kestirdim gözüme, onu bir alsam benden mutlusu olmayacak!

- Bu şirket baydı beni, keşke x’de çalışsam da ben de oradakiler gibi mutlu olsam çalıştığım ortamda.

- Ah, bir terfi etsem! Ne mutlu olacağım!

- Biraz daha fazla para kazansam, herşey yoluna girecek.

- Sevdiğim yanımda olsun, başka bir şey istemem. İşte budur benim mutluluk kaynağım…

- Ah erkek arkadaşımla şu sorunlarımızı bir halletsek, dünyanın en mutlu çifti biz olacağız aslında…

- Evlensem ben de artık. Mutluluk benim de hakkım.

- Bir çocuğumuz olsa artık. Çocuksuz mutluluk mu olur bir evde?


İşte böyle uzar gider mutluluk reçeteleri. Hep dışarıdan bir koşula bağlı sanarız mutlu olabilmeyi. Şu olursa mutlu olurum, bu olursa mutlu olamam deyip erteleriz mutlu olmayı ve içeride değil dışarıda ararız mutlu olma nedenlerini.

Oysa dış sebepler kısa süreli hazlar verir de sonsuz mutluluğu asla vaad edemezler. Bir gün gelip parmaklarımızın arasından kayıp gidebilirler üstelik.

Bize verilenler elimizden bir bir alındığında veya kendimize koyduğumuz hedeflere ulaşma hırslarının esaretinde kaldığımızda nasıl başarabiliriz mutlu olmayı? Zaten bunlar acaba bizim arzularımız mıdır gerçekten, yoksa bizden beklenen rollere uygun olma çabası veya annemizin, babamızın ve hatta toplumun bizi onaylaması ve takdir etmesi için ulaşmamız gerektiğini sandığımız sanal zirveler midir?

Tek bir şey var hep bizim olan. Kendi gücümüz ve özgür irademiz. Ve eğer ulaşmamız gereken bir hedef varsa o da KENDİMİZİ GERÇEKLEŞTİRMEK yani ruhumuzun en yüksek ihtiyacına ulaşmak.

Şimdi tam da kocaman bir Dolunay vals yaparken gökyüzünde ve ilkbahar yüzünü gösterirken eşsiz bir Ekinoks’la, niyet etmek lazım en güzel başlangıçlar için. Kendimizi gerçekleştirmekse madem en büyük ve en uzun soluklu mutluluk, o halde tam zamanıdır bunun için ilk adımı atmanın.

Uranüs, Güneş ile öpüşmek üzere üstelik 0 derece Koç’ta. En ateşli başlangıçlardan biri olabilir bu emin olun. Koç’un girişimci ruhunu yakalayın ve kendi ruhunuzun arzusunu ateşleyin hemen. Hem hiç de üzülmeyin yakında Merkür gerileyecek diye, gerileyecek ki attığınız tohumlar dinlensin biraz ve daha sağlıklı büyüsünler.

Siz de Dünya ile bir olun, sizin de ilkbaharınız gelsin. Güneş parıldasın ve ısıtsın teninizi, meltemler essin usul usul saçlarınızda, ayaklarınızın altında toprağın sıcaklığını hissedin ve tertemiz bahar yağmurlarında yıkansın yüzünüz.

21 Mart’ı yeni başlangıçlar için ve herhangi bir dışsal nedene bağlı kalmaksızın mutlu olmayı öğrenebilmek için kullanın.

En derin arzusu neyse gönlünüzün onu bulup çıkarın ve hemen şimdi ruhunuzun baharını kutlayın. Mutlu olmak istiyorsanız eğer, hadi içinizdeki ateşi yakın ve bir çırpıda atlayıverin üstünden...


18 Mart 2011 Cuma

Tohum Zamanı


Demiştik ya hani, “Herşeyin bir zamanı vardır / Ekmenin zamanı, biçmenin zamanı” diye, belki de daha önce hiç olmadığı kadar bunun zamanı şimdi.

Gelirken neler getirdik heybemizde ve nelerle doldurduk bu yaşamda bakıp şimdi onları bereketli topraklara saçma zamanı.

Güneş ilkbaharı müjdelerken ve yeni bir yıla girerken doğa şimdi tohumları sevgi ile büyümeye bırakma zamanı.

Yaşamın 21 Aralık’ta Işığı doğurabilmesi için , 21 Mart’ı iyi kullanma zamanı.

Bütün bir yılın nasıl geçmesini istiyorsa içiniz, nelerle beslenmek istiyorsa ruhunuz ve sizi götürmesi gereken yere taşırken evriminiz şimdi bunları Takdir-i İlahi’ye bırakmadan önce kendi dizginlerimizi elimize alma zamanı.

Biçeceklerimizin bizi en yüksek VARLIK halimize ulaştırması için, heybemizdeki çürümüş tohumları ayıklayıp en bereketli olanlarını ekmek üzere doğru seçimler yapma zamanı.

Bir semazen gibi bir ayağımızı toprakta sabit tutarken diğeri ile tüm evreni dolaşma, her yaradılmışı sevme zamanı.

İyi ve kötünün bizim yargılarımız olduğunu, aslında herşeyin TEK ve BİR olduğunu kabullenme zamanı. Sadece iyiyi değil, kötüyü (!) de anlama ve kabul etme zamanı.

El-Kahhar ile içimizdeki ateşi yakmanın, El-Muktedir ile başarmanın ancak en sonunda El-Halim ile teslimiyetin ve tevazu göstermenin ve El-Metin en çok da içsel olarak güçlenme ve sabırla ilerleme zamanı.

Ay Dünya'ya en yakın konumundaki dolunay halleririnden birine yaklaşırken tellalların ağızlarına felaket türküleri yerleştirmesine bakmadan bunun sonsuz sevgi şarkısı olduğunu anlamanın zamanı. Dünya’nın kapılarını yepyeni bir bilinç düzeyine açarken Ay’ın ışığını yakından hissettirerek yolumuzu aydınlatmaya çabaladığını, bunun aslında felaket getiren değil müjdeci ve şifalandırıcı olduğunu bilme zamanı.

Şimdi yeni bir döngünün, yeni bir yılın başlangıcı. 21 Mart'a birkaç gün kala kutlamak istedim bu yeni başlangıcı.

Yeni yılınız kutlu olsun, tohumları nasıl atarsanız öyle biçin bu sene. Öyle olsun!

Her zamanki gibi!


11 Mart 2011 Cuma

Benden İçeri


“Ne alemsin sen be kızım!” dediler kadına.

“Evet” dedi kadın. “Bir alemim ben! Alem benim içimde, ben de O’nun alemiyim!”

“Ne alemi var şimdi bunların?” dediler...

Kadın sustu. “Benim alemim” diye düşündü, “sizinki ile aynı değil belli. O zaman siz “alemin keyfi yerinde” tiplerdensiniz. Siz bildiğiniz gibi olun, ben de bildiğim gibi. Herkes kendi aleminde kalsın madem”.

“Sen, kendinde değilsin” dediler...

“Bir anlamda” dedi kadın “ama ben GERÇEK BEN’i arıyorum”. “Çünkü”, dedi:

beni bende deme bende değilim
bir ben vardır bende benden içeri

Sonra alemlerden alem beğendi kendine. Bir merdivenden yavaş yavaş aşağıya indi. Eski Ben’lerini gördü tek tek. Teşekkür etti hepsine ve “iyi ki vardınız ve beni bugünkü ben yaptınız” dedi. Sonra eski yol arkadaşlarını selamladı ve onlara da teşekkür etti. Onu üzenleri bir bir affetti. Hepsi onu bugüne taşımak için birer araçtılar çünkü. Ardından yeni yol arkadaşlarının elini tuttu. Bir süre, belki de sonsuza dek birlikte yürüyecekleri için güvenle tuttu bu elleri. Sonra bir şarkı söylemeye başladı tüm yol arkadaşlarıyla birlikte:

Bir ben var ki benim içimde
Benden öte benden ziyade
Bir sen var ki senin içinde
Senden öte senden ziyade

Sonra bir kez daha niyet etti, bir ağaç değil bir yıldız olmaya. Yere bağlanmadan ve kök salmadan ama daima sonsuzluğa ait bir yıldız olmaya.

Ben beni bilirim, gel gör anlatamam!

8 Mart 2011 Salı

Kadının Adı Var


Önceleri tek bir cevhermiş her ikisi de. Öyle salınıp dururlarken boşlukta vakit gelmiş ve yeryüzüne inmeleri gerekmiş. O zaman elmayı ısırmamışlar da ortadan ikiye ayırmışlar besbelli ve sonra diğer yarıyı yeryüzüne fırlatmışlar. Yeryüzündeki görevleri de diğer yarıyı bulabilmekmiş. Bir elmanın iki yarısı olduklarını anlatmak istemelerindenmiş bu aslında.

Bir güzel paylaşmışlar rolleri o zamanlar; biri avlamış, diğeri toplamış. Biri savaşmış, diğeri yaraları sarmış. Derken gün olmuş, devran dönmüş, Mars'ın gücü Venüs'ün letafetine üstün olduğunu sanıp böbürlenmeye başlamamış. Bir dizi Venüsyen de "Vay, biz miyiz güçsüz olan!" deyip Amazon'luğa soyunmuş tabii haliyle.

Gel zaman git zaman, uçurum büyümüş aralarındaki ve biri diğerinin efendisi sanmış kendini... Bazı çağlarda da zayıf sanılan taraf perde arkasında işler çevirip diğerini gizliden gizliye alt eden meçhul galip olmuş.

Erkek kendini padişah sanarak kadını köle, cariye yapmış. Ne de olsa Mars'mış o! Keser biçermiş, hiç olmadı yakar geçermiş ateşiyle! Kadınsa inanmış ona söylenenlere, güçsüzüm ben deyip kabuğuna çekilmiş. Tek başına sahiplenebileceği en büyük rolü olan anneliğe adamış kendini. Sonra tek rolünün annelik olamayacağını, bunun baba ile paylaşılan bir sorumluluk olduğunu ve o halde yaşamın tüm sorumluluğunu paylaşabileceğini anlamış. Çocuğunu da tekele almayı bırakmayı öğrenmiş böylelikle.

Kadının da adı varmış, erkeğin de oysa! Başlangıçtaki şu elma hikayesi birçok hikayede olduğu gibi yanlış yorumlanmış, BİRLİK değil AYRILIK mesajı olarak algılanmış. Nasıl gece gündüze üstünlük taslayamaz, nasıl beyazın siyahtan farkı yoksa ve nasıl her ikisi ancak bir bütün edebiliyorlarsa o kadar bir ve aynılarmış aslında.

 
Kadının da erkeğin de bir adı varmış, evet! Bir DUALİTE dünyasında olmamız nedeniyle, elma gibi ortadan ayrılsalar bile bu ikisinin soyadı BİRLİK'miş. 
Tarih boyunca farklı isimler almış olmalarına rağmen değişmeyen tek şey, bir olduklarıymış ve elele verdiklerinde başarabileceklermiş dünya üzerindeki misyonlarını. Bunu farkeder farketmez, her iki taraf da fiziksel ve duygusal şiddete son verme kararı alıp "savaş kes" ilan etmiş. Öyle olunca erkek içindeki dişil yönünü, kadın da eril yanını kabul etmiş; birbirlerini ne kadar tamamladıklarında ve birinin diğerine üstün olmadığında hemfikir kalmışlar. 
 
Gökyüzünde mistik açılar oluşurken ve denge mesajı yayılırken göklerden, densizleri bırakıp yüreğini dinleyen ve aklını kullanan herkes neyin doğru ve adil olduğunu hemen anlarmış! Tek bilmeleri gereken şey, farklı rolleri olsa da erkek ve kadının birlikte RAHMAN ve RAHİM olduklarıymış!

5 Mart 2011 Cumartesi

Cam Kırıkları



Camdan dışarıya gözlerini dikmiş, havada uçuşan kuşları seyrediyordu çocuk. Gözlerine dolmuş yaşların akmasını engelleyebiliyordu küçücük yaşına rağmen fakat ister istemez içine akıtıyordu gözyaşlarını.

Küçüktü daha. Hayaller ve hayalle karışık planlarıyla mutlu oluyordu. Beklediği birşey varsa hele ne gece uyku giriyordu gözlerine, ne de sabah keyfi yapabiliyordu yatağında. Erkenden uyanıverirdi hevesle. Hayallerini gerçekleştirebileceği yeni bir sabah dolmaktaydı odasının penceresinden içeriye giren güneşin tazeliğiyle.

Küçüktü daha. Henüz gerçekleri kabullenip onlarla mutlu olmayı öğrenmiş değildi elbet. Bu yüzden sırçadandı yüreği. Bir hevesi kırılmaya görsün, dünyalar başına yıkılırdı. Ve hep "demek ben layık değilmişim bu hayallere" diye düşünürdü. Öfkesini dışa vurmak için de garip yollara başvururdu sonra da. Öfkesini asıl kendini üzen ve kızdıranlara değil de belki de en sevdiklerine kusardı.

Çocuk camdan bakıp kuşları izlerken ve bir yandan da üzüntüsünü içine akıtırken bir şarkı çalmaya başladı radyoda:

Sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak

Alışır her insan alışır zamanla kırılıp incinmeye
Çünkü olağan yıkılıp yıkılıp yeniden ayağa kalkmak

Ve izin verdi çocuk gözyaşlarının dışarı taşmasına. Dokunulmazlığı vardı bu konuda. Ve o da alışacaktı hayallerle değil gerçeklerle yaşamaya. Camdan değil demirden olması gerektiğini de öğrenecekti. Kaskatı değildi ki hem demir, eriyebiliyordu ona gücü yeten ateşin karşısında ama gerektiğinde de taş gibi olabiliyordu. Öyle olacaktı o da.

Camdan olmaktan kat kat iyiydi bu durum. Hem kırılan bir camın parçalarını yapıştırmak zahmetli oluyor, sonra da hep görünüyordu yapıştırma yerlerinin izleri. "Evet" dedi. "Demirden olmalıyım ben!"

Tam da cemre toprağa düşerken ve Balık burcunda yeniay varken niyet etti. Geçmişi, şu anı ve geleceğini şifalandırmaya... Ne olursa olsun güçlü olmaya ama ağlamanın da ne kadar insanca bir şey olduğunu unutmamaya elbette.

Radyoda başka bir şarkı eşlik etti ona:

Ağlamak güzeldir, dökülürken yaşlar gözünden sakın utanma! 

2 Mart 2011 Çarşamba

Düştü düşüyor


Düşmek pek de olumlu anlamda bir kelime değildir aslında ve bir şey düşünce pek de sevinmez insan.

Düşünce sevindiğimiz, umutla dolduğumuz bir şey vardır ki onu ne gören olmuştur düşerken, ne de düşüşünün patırtısını duyan. Bilir yine de herkes ne zaman nereye düştüğünü ve pek sevinilir bu düşüşlere.

Ha düştü ha düşüyor derken işte bu sene de düştü düşüyorlar.
İlki havaya düştü dediler, ikincisi suya. Toprağa düşecek bir de birkaç gün sonra ondan sonra ışıyacak günümüz, çiçeklenecek dalımız.

Yukarıdan aşağıya ısınacak dünyamız. Yedişer gün arayla düşe düşe, yedi kat göğü taşıyacaklar yeryüzüne.

İlki zihinlerimize düştü, ikincisi ruhumuza. İkisi elele bir sihri gerçekleştirip simyayı keşfederek maddeye çevirecekler bildiklerimizi ve geriye toprağa düşüp gerçekleştirmek kalacak düşümüzü.

Yukarıdan aşağıya ısınmaya başladı içimiz. Yedi kat yerin bilgisine yedi kat göğün bilgeliğiyle varacağız bir kez daha.

Ne varsa yukarıda, aşağıda da o var herşeyde olduğu gibi.

Düştü düşüyor cemre içimize...
Ha ısındı ha ısınacak yüreğimiz...
 
21 Mart'ta gün dönene kadar ışıyacak içimiz ve hazır olacak yeniden doğumlara...
 
Related Posts with Thumbnails

.