27 Şubat 2011 Pazar

Bırak Gitsin



Bırakmak zordur bazen. Kimi zaman neyi terketmeniz gerektiğini bilmezsiniz bile ama birşeyler sizi bağlıyordur bileklerinizden, ister istemez köle oluyorsunuzdur ona. Bunun bir kölelik olduğunun farkında değilsinizdir de üstelik. Öyle ki zaten bu şekilde olmaktır doğrusu diye inanır, inancınız zayıflamasın diye de türlü kılıflar uydurursunuz bağımlılıklarınıza.

Öyle doldurur, tıkar ki bunlar ruhunuzu bedeniniz de aynı hızla dolar. Her bağımlılığınız, her korkunuz, her endişeniz bir hastalık adı alıp kendine bedeninizin bir yerinde gösterir kendini. Temelde yatan sebebi ortadan kaldırmadıkça ilaçlar geçici rahatlık verir bedeninize ama ruhunuzu tedavi ediyor olmanız gerekir öncelikle. Bundandır ki nice ölümcül hastalıklardan kurtulan insanları diğerlerinden ayıran tek şey onların iyileşmeye olan güçlü istek ve inançlarıdır. Böylelikle öncelikle ruhlarını sıyırmayı başarırlar tüm bağlarından ardından beden de ruhtaki bu değişime eşlik eder.

İlk nefes çalışmalarında farketmiştim ki hakkım olanı almada ve sonra da bırakmada zorluk çekiyor, nefesimde olması gereken ritmi yakalayamıyordum. Sonra deneye ede, olumlaya tonlaya falan ritmi yakaladık da alabilmeye ama aynı şekilde bırakabilmeye programladım kendimi.

Böylelikle bir sürü çalışma birbirini kovaladı derken kaç zamandır yok efendim affetme meditasyonudur yok efendim çakra temizliğidir diye birşeyler tutturdum gidiyorum. Derken bir arınma bir arınma ki sormayın gitsin! Meğer ne çok öfke varmış içimde yıllardır biriktirdiğim ve ne çok kırgınlık varmış içime birer cam kırığı gibi attığım hepsi bir bir kıyıya vurup intihar ettiler. Öfkeler ve hayal kırıklıkları ruhumdan temizlendikçe bedenimden de çıkıp gittiler. Öyle çarçabuk olmadı ama, uzun sürdü bu temizlik gerçi. Ne zamanki ruhum arınmış belli, bedenim de "E hadi madem, sıra bana geldi. Ben de bir temizlenivereyim olsun bitsin" dedi. Böylece bıraktım gitti hepsini.

Hem iyi ki zamanında çıkardım bedenimden onları ki içimde daha da birikip kronik hal almadılar, ne biliyim herhangi bir tümöre dönüşmediler ya da kanıma karışmadılar falan. Sessiz sedasız tıkadıkları organlarımı silip temizleyerek dışarı çıkmayı başardı keratalar.

Şimdi yarın sonu -koskopi ile biten bir dizi ufak operasyon sonrasında biliyorum doktor bana neler önerecek. Mesela sigarayı bırak diyecek eminim. "Oooo, doktorcum diyeceğim. Ben neleri bırakıp gitmeyi bildim, sonra neleri bırakıp dönmeyi sen bir bilsen? Üstelik bıraktığım şeylerin ardından üzülmemeyi de öğrendim artık. Zamanı dolmuştu dedim, kabullendim bırakmayı. Hem bir bilsen ne bağımlılıklarım vardı benim sevdiklerime karşı duyduğum ama bak bir bir onları da bırakmayı öğrendim.  Bir sigarayı mı bırakamayacağım aşk olsun. Sigara dediğin sevgili mi ki bırakamayım?"

Evet, doktor şunu şunu bırak dediğinde aynen bunları söyleyeceğim. Hem ayrıca birinin bırak demesine ne gerek var ki, ben bilmiyor muyum bana zarar veren şeyleri yaşamımda tutmamam gerektiğini? Hiç laf işte onunkisi de! Bırak gitsin be Sibel!


Böyle diyeceğim de yurttaki oda arkadaşım, yalnız kaldığım akşamlardaki sırdaşım, işyerinde çay-kahve molasının sevgilisi, arkadaşlarımla kaynattığım sohbetlerin çeşnisi, sevinince keyiften, üzülünce kederden sarıldığım yoldaşım bakalım o beni kolay bırakacak mı?

Bilmiyorum ama denemeye değer sanırım. Arınacaksak madem toptan olsun en güzeli. Bıraktım gitti, hadi bakalım!

Bunu da böyle alenen söylüyorum ki parmaklarımın arasından tüten bir duman görürseniz, alın elimden hemen. Hem hiç de yakışmıyor benim gibi medeni, temiz, pak bir kıza...

Ha ama sonra da Bueno'nun enfes kremasına müptelalık başlarsa bende hiç karışmam, zamanı gelince onu da bırakırım nasıl olsa der bir güzel keyfime bakarım.

24 Şubat 2011 Perşembe

Mutluluğun Resmi



Doğduğumda 12'li kuru boya hediye etmişti birileri. Birileri de elime koca bir resim kağıdı tutuşturmuştu daha bebecikken. Baktım, birtakım resimler vardı zaten üstünde. "Boya şimdi bunları" dediler. Boyaları daha doğru dürüst kullanmayı bilmeden, bana denileni yapıp başladım boyamaya...

Öyle bir hevesle boyadım ki resmi ilk yedi yaşıma kadar, bir ara bir baktım bazı renkleri hiç kullanmamış, bazı kalemlerimi ise aça aça küçücük bırakmıştım. 

Neyseki artık bana boya kalemi verecek yeni insanlar giriyordu hayatıma. Yepyeni renklerle tanıştım; yine bazılarını az, bazılarını çok kullandım renklerin.

Derken büyüdüm.  Artık kuru boyalardan başka boyalara da terfi etmiştim. Ayrıca beni yeni renkler ile tanıştıranlar oluyordu. Yeni deneyimler sayesinde daha güzel resimler konduruveriyordum ben de güzel resim kağıdıma. Tabii elimdeki boyaları almaya veya acımasızca kırmaya çalışan haylazlar, benden habersiz resmime bir şeyler karalayıp bana şaka yapmak isteyen muzip tipler de oluyordu elbette. 

Boya kutumdaki kalemlerden bazılarını ben hiç kullanmıyorum diye başkalarına vermiştim bir de üstelik. Oysa resmimin tamamlanması için her renge ihtiyacım vardı. Hele ki asıl bilmem gereken şey renkleri karıştıra karıştıra ortaya ne güzellikler çıkarabileceğimdi.

Sonra bir gün durdum, şöyle bir yakından baktım elimdeki kağıda. Güzel bir resim olacağa benziyordu ama daha çok eksiğim vardı. Birçok detayı atlamıştım sanki. Bir küçücük kağıttı elime tutuşturulan aslında ama bunca yıl boya boya da bitmemişti. Elimde koskoca bir fon vardı sadece. Ve daha çok belli renkler göze çarpıyor, bazı renkler ise eksikliğini uzaktan bakıldığında bile hissettiriyordu.

O zaman anladım ve biraz uzaklaşıp iyice karşısına geçtim resmimin. Farkettim ki şimdiye dek boyadığım sadece bir fonmuş belli renklerde yoğunlaşan.

Ne sevindim anlatamam.

Hemen daha önce elime hiç almadığım ve o ana dek en severek kullandığım boyaları kaptığım gibi geçtim resmin başına. 

Şimdi yaşamımın resmini çizmemin asıl zamanı gelmişti demek. Şimdiye dek yaptıklarımın resmimi üzerinde taşıyacak güce sahip bir arka plan  olduğunu bilmek de pek rahatlatıcıydı. Bunun üzerine ne güzel resimler yapabilir, ne güzel renklerle süsleyebilirdim bundan böyle.

O gün bugündür, daha bir hevesle boyamaktayım resmimi. Bittiğinde "Sen mutluluğun resmini yapabilir misin?" sorusunun yanıtı olacak benim resmim. İşte, diyeceğim benim mutluluğumun resmi bu ve bir yaşam süresine sığdırdım bunu! Çok çalıştım, çabaladım, ellerim yoruldu kalem kullanmaktan, gözlerim yoruldu dikkatimi renklere ve detaylara vermekten ama sonunda mutluluğun resmini yaptım diyeceğim.

Sonra birileri alıp çerçeveletecek ve bir duvara asacak resmimi. Benden kalan boya kalemlerini de sevenlerim saklayacaklar hatıra diye, hatta kullannalar bile olacak ve gurur duyacaklar benimle: "Azimli kadındı, en sonunda başardı mutluluğun resmini yapmayı" diyecekler.

Ohhh!







  

22 Şubat 2011 Salı

Karşılıklı


Hava bedava, su bedava şu dünyada da bir tek şey var karşılıklı olan, bedelini ödemen gereken ve sonunda birşeyler kazanıp kaybedebileceğin.

Ne verirsen onu alırsın karşından. Ne ekersen onu biçersin ya o hesap. Karşılıklı olan tek şey insan ilişkilerinde gösterdiğin çaba. Kul hakkı denen şey var ya işte o tek günah, gerisi sadece deneyimlerden ibaret.

Seviyorsan bir kızı mesela, emin ol o da seni seviyor. Kızıyorsan bir herife, o da sana kızgın. Beni üzüyor bu adam diyorsan, belki de en çok sen üzüyorsun onu. Seni görünce yolunu değiştiren, sen konuşurken dinlemeyen tipler varsa etrafında belki de sen görmezden geldin onları vaktiyle. Çocuğum beni dinlemiyor dersen, acaba sen onu duymamış olabilir misin?

Ve tüm bunlar şu anda değil de kimbilir hangi zaman diliminde yaşanmış da olabilir... Anlamazsan neleri aşman gerektiğini, tekrar tekrar sınıfta kalmaya devam edersin.

Ne yaparsan O'sun! Ne edersen, onu buluyorsun. Bumerang misali attığın her  taş sana dönüyor. Şimdi kulaklarını tıkadıkların varsa eğer birbaşka yaşamda bunun karşılığında birileri de seni duymazdan geliyor, inan! 

Belki çok yukarılarda bir yerlerde anlaşma yaptı ruhlarınız. Dediler ki birbirlerine sen bana şunu, ben sana şunu yaşatayım. Anlaşıp indiniz yeryüzüne. Anlaşmalı birliktelikler, anlaşmalı ayrılıklara dönüştü belki de. Yok muydu hepsinin bir nedeni? Buzken erimen, alevken sönmen gerektiğini, kasırgayken melteme dönmen gerektiğini görmedin mi sonunda?  



Kibrinden bir sıyrılıp da bir adım atarsan karşındaki insana, o da sana atıyor. Gülersen, o da gülüyor. Yüzün asıksa, karşındakinin de yüzü asık. Sonra deme sakın, tüm dünya bana sırtını dönmüş diye, belki de asıl sensin herkese yukarıdan bakan, kendini herkesten ayrı sanan. 

Güneş'i bilmediği için kendini bir şey sanan bir buz kütlesi misin yoksa? Oysa bildiğin an Güneş'i eriyebilirsin onun ateşinde, bu kadar mı korkuyorsun suya dönmekten ve hatta buharlaşıp uçmaktan?

İster ırmaklar gibi çağla, ister donakal bir dağ başında, ister buhar olup kon yaprakların üzerine... Birşey kaybetmezsin merak etme!

Ne incilerin dökülür, ne de bir yanın eksilir. Olsa olsa çoğalırsın! Eğer beklediğin karşılığını almaksa, emin ol bir tek insana attığın adım sana geri döner fazlasıyla. Gerisi yalan olur!

21 Şubat 2011 Pazartesi

Büyümeyen Çocuklar



Çocuktuk, ufacıktık... Hayaller kurardık küçücük dünyamızda. Gerçek olduğuna inanırdık da sonra bir bakardık ki gerçek olmuş. O zamandan çözmüştük belki büyük sırrı. Demek küçük olmak gerekirmiş en büyük anlamları farketmek için.

Evvel zaman içinde dostlar ağaçlara ev kurardık

Tatlı bir düş içinde bir yere bir göğe bakardık

Çocuktuk, bazen kaçıp gitmek isterdik. Dağlara vuran da olurdu kendini, içine kilitleyen de. Kürkçü dükkanı yuvalarımız vardı ama ve içlerinde sevgi ile bizi kucaklayanlar. İnsan herşeyden kaçabilirdi de, kendinden kaçamazdı bir! O yüzdendir ki aslında adına kaçmak dediğimiz herşey yalandı. Gerektiğinde kalmayı, gerektiğinde gitmeyi o zamandan öğrenmiştik.

Gönlümüz kuş gibiydi dostlar dünyaya kanat açardık
Tutsak değildik zamana başına buyruk yaşardık

Çocuktuk, açtık bilgiye...Verileni hemen kapar ama çabuk öğrenebildiğimiz için neyseki sonrasında haylazlığa sarardık. Zeka göstergesiydi ince espriler yapabilmek, en ufak ayrıntıyı farkedip içinden dünyaları çıkarabilmek herkesin harcı değildi. Belki de bu yüzden o kadar çok gülerdik.

O zaman bu zamandır dostlar ne ister neyi özleriz
Denizini arıyan akarsulara benzeriz

Çocuktuk, saygılıydık tüm haşarılığımıza rağmen. “Küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak” diye andımız vardı, ondandı belki de. Fazla sorumlulukla büyümüş olabilirdik gerçi ama çocukluğumuzu da doyasıya yaşamıştık bir şekilde.

Pencereler bırak açık kalsın geceleri yağmurlar yağsın
Günebakan düşlerimiz yağmur sesiyle çoğalsın

Çocuktuk, hesapsız kitapsızdık. Karşılıksız severdik, kardeş bellerdik birbirimizi. Kız-erkek demeden top peşinde koşar, günün en uzun zamanını birlikte geçirmekten belki de içimizi dışımızı bilirdik. Darılıp gücendiysek birbirimize, kahrolurduk üzüntüden. Çok geçmeden barışır, hiçbir şey olmamış gibi kaldığımız yerden devam ederdik.

Çocuklardık parlak yıldızlardık o zaman
Artık dönemesek de geriye
Ardından koştuğumuz son zamandır

Çocuktuk, büyüdük ve kocaman adamlar olduk. Yaşlandık diyenler var ama aldırmıyoruz bunu diyenlere. Büyümeyen çocuklarız biz, hele de bir araya geldiğimizde.

Gönlümüz hep genç bizim. En büyük yeteneğimiz içimizdeki çocuğu korumak olmuş, farketsek de farketmesek de.

Geçmişe özlem duyulduğu anlar olsa bile gözümüz hep parlak geleceklerde yine de. Hep “günebakan” olduk biz. Yönümüz hep ışıklı bir yön. Öyle olunca sönmüyor işte içimizdeki çocukluk ateşi.









































14 Şubat 2011 Pazartesi

Sevilenin Ardından



Onu son gördüğümde bir hastane odasında yatıyordu. Bir deri, bir kemik kalmıştı. Dünyaya geldiği andan tek farkı, şimdi ceplerine irili ufaklı deneyimler doldurmuş olmasıydı.

Elimi tuttu, göğsüne götürdü.

- Çok acıyor, dedi.
- Geçecek, dedim. Geçmesi için son nefesini vermesi gerektiğini her ikimiz de çok iyi biliyorduk oysa.
- Daha iyiyim, dedi. O da beni avutuyordu. Kaçınılmaz sonu dile getirmiyordu kimse. Vedalaştık, son kez öptük yanaklarımızdan. Birbirimize umut dolu sözler söyledik.

Çok geçmedi aradan. Geçen sene bugündü ölüm haberini aldığımda. Biliyorduk hepimiz onun yolculuğa hazırlanmakta olduğunu ve daha fazla acı çekmeden elveda demesini istiyorduk aslında. Yine de tüm sonlar gibi acı verdi ölümü.

Yaşamın sonsuz döngüsüne karışsın diye yeniden, canım dedemin bedenini toprağa, ruhunu ise geldiği ışık diyarına uğurlamak için yeniden düştük yollara.

Geçen sene Sevgililer Günü'ydü işte. Çok sevdiğim dedemi kaybetmiş ve cenaze dönüşünün ertesi günü hemen kendimi bir başka son hazırlığı için avukat kapısında bulmuştum. Ne de olsa bir önceki günden antrenmanlıydım bitişlere. Ne ironik bir Sevgililer Günü hediyesiydi ama!

Süresini dolduran her oyun sona eriyor, rolü biten herkes sahneden ayrılıyordu. Bize düşen, bu yolculukta bize eşlik eden ve işi bitince de giden herkese teşekkür etmekti. Gidene kal demek anlamsızdı. Yol açılmıştı ne de olsa ve o yolda yürünmesi gerekiyordu artık cesurca.

Zor olacaktı tabii, bir zamanlar sevgiyle tutulan elleri bir daha tutamayacağını bilmek ama işte bazı şeyler tüm yaşanmışlıkları değiştirebiliyordu. Yine öyle olmuştu. Yiten bir sevgi ile biten bir ömür yüreğimde derin bir üzüntü bırakmış, ardından yerini kocaman bir boşluğa terk etmişti. Herşey ama herşey değişiyor, dönüşüyordu durmaksızın. Yürekteki boşluklar da bir şekilde yeniden dolabilmeyi öğrenmeliydi. Kendi kendini onarmayı öğrenmişti bile tüm yaralar. Resimde omzumda duran kesik el, kanamayı durdurmuştu çoktan.

Yaşamın hediyelerini sunuş şekillerinden biri de böyleydi işte. Başta bunların birer hediye değil de ceza veya kötü kader olduğunu sanıyorduk ancak sonradan görüyorduk ki kötü sandığımız birçok şey güzelliklere neden olmuş sonunda. 

Nasıl yeni canlar gelecekse dünyaya, yeni aşklar da girecekti yüreğime elbette. Girmeliydi de, izin vermem gerekiyordu sadece! Yaşam benden yanaydı ne de olsa, en güzel izinleri de hak ediyordu.



Her bitişin, yeni bir başlangıcın müjdecisi olduğunu öğrenecektik zamanla.

NUR içinde OL, sevgili dedem! Kimbilir, belki yeniden karşılaşırız bir yerlerde...



* * *
Gökten üç elma düştü. Biri giden sevgililerin, diğeri yoldakilerin başına...

Üçüncü elma ise Sibel'in alemini içinden geldiği gibi anlattığı bu yazıyı okuyanların başına dank diye çarpıverdi. Elmanın kafalarına toslamasıyla birlikte bu yazıyı okuyanlar ilk uykuda görülen bir rüya gibi ne okuduklarını unutuvermişlerdi ama ayıldıklarında akıllarında tek bir şey kalmıştı:

"Sıkı sıkı sarılmalı insan sevdiklerine ve sevgisini dile getirmeyi asla unutmamalı. Yarın çok geç olabilir!"

Sevgililer gününüz kutlu olsun, her gününüz sevgi ve umut dolsun!
Eros bu sene oklarını gerçek aşkı hak edenlere  fırlatsın!

9 Şubat 2011 Çarşamba

Saklambaç



Gördüm seni!

Belki kafam karışık, gönlüm dolaşık bu aralar. Bilemiyorum o yüzden tam olarak nerede gördüğümü... Çok üzgünüm!Belki rüyamda, belki evimin kapısını açarken, belki bir gazetede veya okuduğum bir kitabın kahramanında, belki şu pastanede oturmuş çayımı yudmlarken yada işyerinde çalışırken, ama eminim gördüm seni. Yok, yanılmış olamam.

Herkes de olabilirdin, hiç kimse de!

Tek bildiğim gördüğümdü işte.

Belki eski bir yaşamdan, belki de hatırlamadığım bir gelecekten tanıyordum seni. Hemen tanıdım ama ve bir garip oldum nedense. Adını bilemiyorum bu duygunun da o yüzden "garip" diyorum sadece. Gördüğüm seni beğendim mi yoksa senden uzaklaşmam gerektiğini mi düşündüm bilemedim. 

Sonra kendi kendime dedim ki, dön de bir daha bak. Bir sağından, bir solundan baktım. Altından, üstünden, yanından, yörenden... Bir baktım ki daha birkaç dakika önce tek bir açıdan baktığım için belki midem kalkmış, belki pırpır etmiş yüreğim, belki de tırsmışım senden. 

Sen de benim gibi bir garipmişsin de meğer beni "garip" hissettiren de buymuş!

Sen de beni gördün biliyorum. Peki bana hangi gözle baktın? Kaşıma gözüme, saçıma başıma değil, içime baktın mı dört bir yanından? Kendi korkularını, önyargılarını gördün mü bende? Eksiklerini ve fazlalarını? İncinmiş yanlarını ve en cesur adımlarını? Gördüğün korkuttu mu seni? Peki ya düşündün mü hiç bakış açını değiştirmeyi? Belki diğer bir yandan baksak pek sevecektik birbirimizi.

Hep eksilerimizi, eksiklerimizi veya bize ağır gelecek fazlalıklarımızı mı görüyorduk da ondan mı saklanıyorduk asırlardır birbirimizden? Sen ve Ben olarak saklansak da belli deneyimleri üçüncü tekil şahıslarla yaşamadığımızı mı sanıyorduk?

Saklanamadığımız birileri oluyordu elbet, bizi de birileri bulacak ve biz de gözümüzü kapatıp içimizden saymaya başlayacaktık da birbirimizin oyununda olmayacaktık, ha?

Sen'li Ben'li bir Özdemir Asaf şiiri gibiydik işte. Baktığım her yerde, her insanda, her olayda kendimi görmeye başlamış, senin de ben de kendini görmeni istemiştim aslında.

Hah hatırladım işte seni nerede gördüğümü.

Seni bende gördüm... 

Herkes de olabilirdin, hiç kimse de!

Sobe!

Ebe sensin şimdi, hadi bul beni...

4 Şubat 2011 Cuma

KIYAM



Kıyamet yaklaştı diyorlar!

Yaklaşanın ve hatta yanı başımızda başlayanın ne olduğunu biliyor muyuz?

Kıyam etmeye başladığını insanlığın, ayağa kalktığını yanlış algıların karşısında, ilüzyondan uyanmaya adım attığını görmüyor muyuz?

Unuttuğu kendini ve özünü hatırlamaya başladığını, büyük bir bilinç sıçramasının eşiğinde olduğunu anlamıyor muyuz?

Yoksa başımıza taş yağacağını, alevler içinde kavrulacağımızı veya hastalıktan kırılacağımızı mı sanıyoruz? Hala ilkokul öğrencisi seviyesinde mi zihinlerimiz ve hala sadece bir pompa işlevi mi görmekte yüreklerimiz?

Sığ zihinlerin ve korku dolu yüreklerin katı kurallar ve doğru sanılan kalıplar arasında sıkışıp kaldığını farketmiyor da günlük uğraşlar içinde debelenip dururken herşeyi önyargı ve dehşetle izlemeyi tercih edip uyumaya devam mı ediyoruz?

Peki ya ölümü mü hatırlatıyor bu kelime bize yoksa yepyeni bir dirilişi mi? Farkındalığı artanların ve bu sayede çok daha yüksek bir bilinç seviyesinde “kamil insan” olmayı başaranların çoğalacağını görebiliyor muyuz?

Yattığımız yerden vah vah demek yerine ne yapıyoruz? Kalkıyor muyuz ayağa, dirilişi ve o büyük uyanışı yaşıyor muyuz içimizde? Eyleme dökebiliyor muyuz fikirlerimizi, yaşayabiliyor muyuz gönlümüzün yolunda?

Dönelim bakalım aynaya, nasıl bir BEN görüyoruz önce:

- Seni ezenler mi var? Diktatörler ve daha başka birçok şeyi sana dikte edenler mi var? Hakkını alamıyor, eşitliği yaşayamıyor, sürü içindeki koyun gibi mi hissediyorsun kendini?

- Dizilerden bir dünya içinde yaşıyor, komşuna ne olduğunu bilmeden ama bilmem hangi dizi karakterinin başına ne geleceğini mi merak ediyorsun?

- Tüketmek için paraya tapıp, boyundan büyük borçlar içinde mi yüzüyorsun?

- Kopamadığın bağımlılıkların mı var? Vazçeçmek, teslimiyet nedir bilemiyor musun?

- Dünyanın kaynaklarını tüketenlerden misin? Bir çaban yok mu tükenmez kaynaklardan yararlanabilmek, dönüştürebilmek ve üretebilmek için?

- Senin olmayan yaşamlara özenip, senin olan niteliklerini göz ardı mı ediyorsun?

- Asıl zenginlliğin olan yüreğini saklayıp bedenini mi ön planda tutuyorsun?

- 2 yaşında annesiz kalan bir çocuğa üzülmek yerine ahlak kumkuması mı kesiliyorsun hiçbir ayrıntısını bilmediğin olaylar kaşısında?

- Olayları sorgulamak yerine insanları yargılama hakkını nereden buluyorsun peki kendinde? Sen misin herkesin en akıllısı ve en erdemlisi? Emin misin?

- Duyduğunu dinliyor, baktığını görüyor musun? Ne biliyorsun, ne anlıyorsun peki?

Bu soruları yanıtladıktan sonra bir düşünelim neyin zamanının geldiğini.

İnsan gibi yaşayamadan ÖLENlerden mi yoksa hamken pişip OLANlardan mı OLmayı seçme zamanı şimdi!

Hadi seçelim!

Seçelim ki sonumuz hayrolsun. Batarsak birlikte batarız, çıkarsak birlikte çıkarız. Biz BİR ve BÜTÜNÜZ çünkü, hatırlayalım bunu. Bizi sınırlar, diller ve dinler ayırmış olsa bile şimdi İNSAN olma çatısı altında toplanma zamanımız. Kıyamımız!

Böylelikle;

Güzel günler göreceğiz çocuklar! Güneşli günler!

Ve

Dünyayı güzellik kurtaracak
İnsanı sevmekle başlayacak herşey














3 Şubat 2011 Perşembe

Dünden Sonra, Yarından Önce



Aklımız geçtiğimiz yollarda o kadar kalmış ki, bugün neredeyiz, ne yapıyoruz bilmiyor; bugüne değer vermeyi, bugüne anlam yüklemeyi unutuyoruz. Hep dünün öğrettiklerinin ışığında yürüsek iyi ama en kötüsü geçmişin karanlık dehlizlerinde kalma hatasına düşüyor ve bu karanlığın yarattığı ürkeklik ile bugünün adımlarını atmakta zorlanıyoruz. Geçmişte yaşananları bir daha yaşama korkusuyla kapatıyoruz kendimizi, sözüm ona koruyoruz. Tam aksine kendimizi kurutuyoruz da farkında değiliz!


Çok zor değil aslında geçmişin artık uzak hatıralarla dolu bir resim albümü olarak kalması. Ufacık bir harekete bakıyor. O eski albümü kapatıp sonra da bir daha bakmamak üzere bir kutuya kaldıracaksın. Resimleri yırtıp atmalı demiyorum, birer değerli mücevher gibi saklayalım sadece. Ama bir daha dönüp aynı gerdanlığı boynumuza takmaya da kalkışmayalım. Büyük ihtimalle zinciri kararmış ve foyası çıkmış elmaslarla dolu bir gerdanlık artık o ve bundan böyle kimseyi büyülemeyecek güzelliğiyle.

Geçmiş bitmiş herşey gittiği yerde kalsın, biz gidenlere bir öpücükle birlikte el sallayalım, helalleşip sonra da yüzümüzü bu tarafa çevirelim. Çok da ileri çevirmeyelim kafamızı ama, bu sefer de yarınları hayal etmeye dalabilir ve bir rüya aleminden diğerine kayabiliriz. Gelecek zaman kipiyle konuşarak herşeyi ötelemekten, her mutluluğu koşullara bağlamaktan vazgeçmeyi gerektiriyor bu da.  Yarın, bizim düşündüğümüz gibi olmayabilir ve elimizdeki tek gerçek "şu an" aslında.

Ne düne asılı kalarak ne de yarına bel bağlayarak oluyor kısacası, ilerleme kaydedemiyor insan. Ya hatıraların ya da hayallerin esiri oluyorsun o zaman ve yine aynı hataya, "bugünü unutma" çamuruna saplanıyorsun.

Eee ne diyelim, Carpe Diem madem!

geçmiş olan dünden hiç yad etme
yarın da gelmemişken feryad etme
düşünme geleceği de geçmişi de
şimdi şen ol da yaşamı berbad etme

Ömer Hayyam
Related Posts with Thumbnails

.