31 Ocak 2011 Pazartesi

Anne ve Çocuk


Küçük şehirde büyümüş ve büyük şehirde tek başına ayakta kalma mücadelesi veren yalnız anne, tatillerde çocuğunu anneannesinin yanına gönderir. Şartlar öyle gerektirmektedir çünkü. İlk yıllarda suçlu hisseder anne kendini, yavrusundan ayrı kalmayı yediremez kendine.

Sonraları ise haklı nedenler bulur. Şehir yalnızlıkları yaşamasındansa çocuğun, küçük şehirde aile ortamını tatması, büyüklerle yaşamanın nasıl bir şey olduğunu dolayısıyla saygıyı öğrenmesi için bu ayrılıklar çok da işe yarayacaktır.  Hem alışveriş merkezleri yerine çocuk azıcık çarşı-pazar görür, birbirini tanımayan insanların yaşadığı apartmanlar yerine de bir komşuda pişenin diğerine tabak tabak taşındığına şahit olur böylelikle. Suni yaşamlar görmeye alışık çocuk, biraz da yaşamın kendisini görür ve kendini bu güzel ortamın bir parçası hisseder.

Anne, yanında çocuğu olmadan geçireceği günleri şimdi biraz ruhunu dinlendirerek biraz da kendini şımartarak geçirmeyi koyar kafasına. Şimdi akşamlarını kuaförde, konserde, arkadaşları ile yemekte falan geçirecek sonraki aylar için gereken enerjiyi depolayacaktır. Bunların hepsi çocuğu ile birlikte daha güzel çiçekler yetiştirebilmeleri içindir. Böyle hayal eder anne sonraları işte. 

Hem o gerçekten hayalleri olan bir annedir. Belki şimdiye dek hayallerinin peşinde sadece bebek adımları atmış olabilir ama bunun bir 100 metre koşusu değil maraton olduğunu bilir. Ancak güçlüler sonuna dek dayanabilecektir. Ve o güçlü bir kadındır. Ancak bu şekilde çocuğuna örnek olabileceğini bilir. Hayallerinin peşine takılır durur böylece. Bir taraftan Koç'a yürümekte, bir taraftan da Balık'a girecek Neptün'ün hayaliyle yanıp tutuşmakta, adını yıldızlara yazdıracağı günü beklemektedir. Sadece yemek, içmek ve uyumak gibi fiziksel ihtiyaçların değil asıl ruhunun gıdasının peşindedir ve çocuğunun da böyle olmasını istemektedir aslında.

Gerçi o da artık öğrenmiştir, oksijen maskesini önce kendisine takması gerektiğini. Artık iyiden iyiye inanmaktadır iyi bir anne olduğuna.

Geceleri kızının resmini öper ve o her gece "iyi geceler öpücüğü"nün ardından söylediği sihirli cümleyi meleklerin dilinden fısıldar güzel bebeğinin kulağına.





27 Ocak 2011 Perşembe

Yazı(yorum)


 



Başlangıçta herşey toz ve gaz bulutuydu. Yazmaya başlamadan önce yani...

Sonra bir patlama oldu ve bammmmm!!!

Dedim ki, ben yazmalıyım. Tüm hücrelerim dağılmalı kainata ve benden parçaları taşımalı en ücra köşelere. Önce aman da birileri okusun diye bir gayem yoktu aslında. Tek derdim kendimi gerçekleştirmek, özümdeki yeteneği yüreğimin sesi ile bezeyerek ahenkli bir ritim yakalamaktı. Yazarak ifade etmeliydim kendimi, kelimelerde tecelli etmeliydi yüzüm.

En becerikli olduğum alanlardan biriydi yazmak sonuçta. Çoğu zaman konuşurken ifade etmekte zorlandıklarımı yazarak öyle güzel anlatabiliyordum ki. Hele ki en yürekten konuştuğum zamanlarda gözlerim dolardı hep ve çoğunlukla da kelimeler boğazıma düğümlenirdi. Sözlü ifadedeki bu utangaçlığım ve duygusallığımın, yazılı ifadede de kendini otosansür olarak göstereceğini ama zamanla bunu aşabileceğimi biliyordum. Yeter ki bir başlayayım, sonrasında iyice açılacaktım ve cüretkar bile olmayı becerecektim.

Böylelikle aldım klavyeyi önüme. Bazen bir küçücük söz, bazen bir anının depreşmesi, bazen minik bir işaret derken bir baktım yüreğim dile gelmiş, kelimeleri ardarda diziyor zihnimin bir köşesine.

Sonunda bilinmek ve takdir edilmek istedim.

Ve baktım ki birileri sevdi sözcüklerimi. Gönülden yazdığımı gördü kimileri de. Birçoğu da kendini buldu asıl. Çok şaşırtanlar da oldu beni. Mesela hiç okuyacağını ummadığım kişiler okur olmuşlardı yazdıklarımı. Samimi buldular, kendilerini buldular yazdıklarımda; onlardan farklı değildim çünkü. Tek farklılaştığım şey bazılarının duygularına tercüman olabilmem, birtakım söz öbekleri ile doğru dürüst ifade edebilmemdi kendimi.

Yeni insanlar tanıdım, eskilerle daha da kaynaştım yazarak. Aslısın, yıllar öncesinden çok sevdiğim bir arkadaşımdı ve çok da destek oldu bana yorumlarıyla. Gezenti ile gezdik, o gezdiklerimizi ve ben hislerimi yazdım. Hiç tanımadığım insanların yazılarına yorum yazdım, onlar da benim yazdıklarıma. Hele bir gizemli Momento vardı ki, çok bana benziyordu aslında ama ne kim olduğunu bildim ne de birkaç dokunaklı yorumdan sonra görebildim yorumlarını.


Arkadaşlarımın çoğu “Mutlaka devam etmelisin” dediler. Hatta kimi abartıp “İclal Aydın’dan, Ayşe Özyılmazel’den neyin eksik şekerim? Sen de bir gazetede rahatlıkla yazarsın, göster kendini” diye gaz verdiler. Bazen birileri “Şu konuda da yazsana” dedi. Hiç üşenmedim oturdum yazdım, kalktım yazdım. Ruhum beslendikçe yazdım. Güneş doğdukça, gece çöktükçe yazdım. Gezegenler döndü ben yazdım. Yeniayla niyet ettim, dolunayla tamamlandım. Tutulmalar yaşadım bazen, ekinokslarla eşitlendim. Mevsim döndü ben yazdım, eskimiş ayları kırpıp kırpıp yıldız yapıp onların üstlerine de yazılar yazdım.


İç sesimi her dinlediğimde, özellikle de atölye dönüşü akşamlarda daha da çok yazdım. Yıllardır bildiğim şeylerin teyit edilmesi daha da gaza getirmişti beni. Yükselen burcum, yazar ve düşünür bir burç olan İkizler’di. Şans noktam da İkizler’in evi olan üçüncü evimdeydi. Onikinci evimdeki Boğa, benim bu işi daha önceki yaşamlardan bildiğimi gösteriyordu. Dördüncü evimdeki Aslan da aslında sahneye alışık bir ruhum olduğunun işaretiydi. Yazmanın ve İkizler’in gezegeni Merkür 6. evimde yani hizmet alanımdaydı. Ayrıca burada Akrep burcu vardı ki derinliği de beraberinde getiriyordu. O zaman heybemdeki hazineleri kullanmanın da vaktiydi demek. Jüpiter de mutluluk, bereket ve şans yağdırıyordu dokuzuncu evimden.


Bir de bunları apaçık görünce yazdıkça yazasım geldi , bazen de nadasa bıraktım kendimi. Sonrası hep daha verimli oldu gerçi. Bir taraftan beğenilmek güzel şeydi, bunun için çaba da harcamıyordum üstelik. Tek yaptığım içimden gelenleri dışa taşımaktı. Bir baktım annem ben işteyken girip girip okurmuş yazdıklarımı, hatta küçücük kızım bile. Bu hem hoşuma gitti hem de tırsmadım değil. Ben içimden geleni yazacaktım ve bazen içimden gelenler annelerin ve çocukların hoşuna gitmeyen şeyler olabilirdi. Cesaretimi topladım, varsın neysem öyle bilsin, öyle sevsin herkes beni dedim.


Kırkıncı yazımı yazdığımda Kırklandım demiştim ya, şimdi de yüzüncü yazıya doğru ilerlerken bunlar geldi içimden.

Eskiden etrafımdakilere “bir yazı yazdım, okusana” diyordum, şimdi de sosyal paylaşım ağları üzerinden iletiyorum herkese yazdıklarımı. Sözcüklerimi sevenler, aynı enerjide titreştiğim dostlar okusun diye. Herkesin Güneş’i birbaşka şekilde parıldıyor ve dostları gezegenler olup çevreliyor etrafını işte. Bu da benim Güneş’im. Kimi zaman ben sizlere pervaneyim, bazen de siz bana. Herkes kendi yaratımlarıyla bütünleniyor çünkü ve tamamlıyoruz birbirimizi.

Daha da tamamlanmak, bir ve bütün olmak bir orman gibi ama bir ağaç gibi özgürlüğü elden bırakmamak dileğiyle...


26 Ocak 2011 Çarşamba

İmdat



"İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur" sözüne pek de itibar etmem aslında, inanmak istemem çünkü. İnsan düşünebilen ve düşündüğü için de en doğruyu bulma yetisine sahip bir varlıktır. Bu da onun her an evrimine devam edebileceğini gösterir ki eğer yedisindeki halini yetmişinde de sürdürüyorsa bir arpa boyu yol katedememiş demektir ve bu da benim için acizliktir aslında.


Yedisindeki acemiliklerini, acizliklerini, korkularını, endişelerini ve üzülmemek için etrafına ördüğü kalkanı hadi belki onyedisinde veya yirmiyedisinde de koruyabilir insan ama otuzyedisinde de hala aynı hataları yapmayı sürdürmemeli, değil mi?

Hep söyleyip durduğum şeylerin başında işime yaramayan, beni tökezleten ve ilerletmeyen yanlarımı terkedebilme gücüne sahip olabilme arzum gelir. Bunları söylerken de öyle içten söylerim ki, o an bilirim tüm gücün benim elllerimde olduğunu. İstersem herşeyi yapabilirim ne de olsa.

Teorilerim bunları söylüyor ama bu dönüşümün öyle pat diye gerçekleşemeyecek, uzun bir süreç olduğunu da çok iyi biliyorum. Biliyorum çünkü bizzat içindeyim. Üzerinde çalıştığım ve terketmeye niyetli olduğum yanlarımı öyle yılanın deri değiştirmesi gibi bir çırpıda atamıyorum işte. Ya da kuaföre gidip saç kestirir gibi kestiremiyorum uzamış hatalarımı.

Eski hırslar, eski korkular ve eski incinmişliklerin esiri olan halimden haz etmiyorum ama bazen bir bakıyorum ki aynada yine o eski yüz! "Sen" diyorum, "gitmemiş miydin?" Sadece bir süreliğine gittiğini söylüyor aynadaki yüz bana "Ben senin bir parçanım, anılarınım! Sonsuza dek terkedemem ki seni?" diye de ekliyor. "Ben seni sevmiyorum aslında, tamamen gitsen ve bir daha hiç gelmesen" diyorum. Bir kaybolup bir görünmeye devam eden bu diğer yüzümle sallan yuvarlan devam ediyoruz yaşamımıza.

Tatlı Cadı'nın burnunu kıpırdatmasıyla birlikte veya "Hop hop değiş Tonton!" demesiyle birlikte çizgi film karakterinin herşey ne çabuk değişiveriyordu oysa! Şimdi de öyle kolay olsa, ne biliyim “Abra Kadabra” deyip parmağımı bir şıklatsam ve bir çırpıda çıkarıversem ayağımdaki prangayı!

Olmaz mı?

24 Ocak 2011 Pazartesi

Şifa Niyetine


- Saçları yılan dolu kadının ismi neydi anne?
- Medusa!?
- Aynı ona benzedin de!

Eee, Harry Potter'ın kardeşi olmayı dileyen benim kızdan da böyle bir benzetme beklenirdi zaten.

Ne yapayım, kaç gündür hastayım. Başım yastıktan kalkmadığı, saçımın günlerdir tarak görmediğinden Medusa'ya da benzeyebilirim, saçı başı dağınık cadılara da. Zaten ne aynaya bakasım var, ne de başka birşey.

Günlerdir annem, kızım, en yakın arkadaşım, işyerinde arkamdaki dörtlünün tamamı hasta iken ben birbuçuk metre boyumla sapasağlam dolanıyordum yanlarında. Hatta birkaç gün önce "Herkes hasta çevremdeki, ben turp gibiyim vallahi" diye sevinirken birden bir ses "böbürlenme padişahım" dedi ve çarpılıverdim oracıkta. Yaa, büyük konuşmayacaksın işte Sibel hanım! İşte böyle olursun sonunda.

Sağlıklı olsam böyle berbat bir havada evde oturmanın keyfini bile çıkartırdım aslında. Bir taraftan cam kenarında dışarıyı izler, diğer taraftan elimdeki çayı yudumlarken kitabımı okurdum. Sıkıldım mı, hemen bir film bakardım evdekilerden. Bir kez daha seyretmekten keyif alacağım birini koyar, film keyfime eşlik etsin diye belki de bir kase kuruyemiş alırdım yanıma.

Oysa durum öyle değil. Neyse ki annem var deyip yine her şerde bir hayır görme dürtümle iyi ki şimdi hasta oldum diye düşündüm. Ya haftaya hastalansaydım da tek başımayken kim bakardı bana?

Canım annem tavuk suyuna bol karabiberli çorba içirdi bana bir güzel. Sonra ıhlamur yaptı, içine ayva ve elma dilimleri, tarçın kabuğu, bal falan koydu. Önerileri de ihmal etmedik, dün bir de adaçayı, tarçın, karanfil, bal kürüne başvurduk. Eminim hepsi muhteşemdi ve harika kokuyorlardı fakat tüm bunların ne tadını ne kokusunu alabildim. Burnum çeşme, ciğerlerim baca, kafam kazan, ağzımın içi de zehir gibi. Olsun, şifa niyetine dedim diktim kafama.

Şimdi de kalkıp da yazayım dedim şifa niyetine. Benim için kötüyü azaltmanın, iyiyi çoğaltmanın yolu ya yazmak, dedim ki bu sayede inadı kırılır belki keçi gribinin de sakalını sıvazlayıp elveda der bana.

Ha, bu arada dün benim kuzu bir de şunu sordu:

- Allah neden hastalıkları yaratmış anne?
- Sağlıklı olmanın kıymetini bilelim diye!
- Hmm, tamam...




21 Ocak 2011 Cuma

Düş Bahçesi

Olmasını çok istediğimiz birşey bir türlü gerçekleşmediğinde üzülüp duruyor ve ille de olsun diye zorlamaya devam ediyoruz şartları. Sonra yine ertelemeler, beklemeler, ümit etmeler, tökezlemeler, aynı noktaya geri dönmeler.

Madem olmayacaktı ne diye bunca çabaladım diye üzülmeler ve işin kötüsü hayal kırıklığı. Hele de herkesi ayağa kaldırdığınız bir durum varsa, bir de elaleme rezil olmalar.

Bir düşse bu yaşam bu tür olmayan ama oldurmaya çalıştıklarımız da düş içindeki bir diğer yanılsama. Zannediyoruz ki bu yanılsamalardır ihtiyacımız olan. Çatlasak da patlasak da düşümüzün dışında bir yaşam kuramıyoruz oysa. Düş içindeki ufak tefek yanılsamalar asla gerçekliğe taşınamıyor.

Asıl ihtiyacımız olan şeyler ise bir küçücük OL demeyle gerçekleşiveriyor, hiç de öyle zorlamak, itelemek falan gerekmiyor. Aslolan onlar çünkü. Gerçeğimiz, bizim düşümüz.

Düşe kalka öğreniyoruz ama. Yanılsamaların tuzağından bir kurtulabilsek, o yamuk yumuk aynaların olduğu odadan bir çıkabilsek öncelikle.

Çıktıktan sonra o kadar net görüyoruz ki kendi düşümüzü. Hani uyanınca anlatmaya çalışırız gördüğümüz düşü de saçma sapan gelir. "Bir yerdeymişim, sonra nasıl olduysa yanımda bilmem kim var. Sonra bir bakıyoruz başka bir yerdeyiz, herşey bir garip vs vs.."

Yaşam dediğimiz düş de öyle. Herşey nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde, sanki sihirli bir değnek dokunmuşçasına, sanki bir dokunuşla tamamı devrilen domino taşları gibi gerçeğe dönüşüveriyor. İçindeyken anlamıyoruz da şöyle bir resmin bütününe bakmaya kalktığımızda herşeyin, her yaşamın, her hayalin  içiçe geçmiş ilmiklerle birbirine bağlı olduğunu, en saçma, lüzumsuz ve hatta kötü görünen şeylerin bile bir amaca hizmet ettiğini öyle iyi görebiliyoruz ki.

O zaman anlıyoruz. Aslında tüm dünya, tüm evren bizim hayrımıza çalışıyor. Kendi yolumuzu açıyor önümüzde, yanılsamalar ile de yolumuzun ne olmaması gerektiğini anlatıyor.

Yanılsamaların tuzağından kurtulduktan sonra bir düşelim asıl düşümüzün peşine hele. Oturup beklemekle de olmuyor tabii ki. Ufacık bir adım yetiyor gerisinin bir çorap söküğü gibi gelmesine.

Anlayabiliyor muyuz?
Duyabiliyor muyuz?
Görebiliyor muyuz?
Seziyor muyuz?

Peki ya asıl biliyor muyuz kendi düşümüzü?
Peşine düşüyor muyuz?

19 Ocak 2011 Çarşamba

Ay Dolunay


Ey yılın ilk Dolunay'ı! Öyle bir parla ki bu gece, aydınlat gecenin ortasında körleşmiş dünyayı ve dilsiz yüreklerimizi.

"Ay dolunay dalgın gecede
Ay büyüyor tam yüreğimde
Suskunum ben söyleyemem
Ay ben ay neden"



Umut ol bize, gerçekleştirmemiz için rüyalarımızı ışık OL.

Büyüle bizi, bir aşk şarkısı OL.

Yüreğimize sevgi ve güven türküleri fısılda, şifa OL. 

Işığınla kolla bizi, inanç OL.

"Ay dolunay sessiz gecede
Ay bir anda düş yüreğime
Yanayım ben söz büyürken
Ay ben ay sana"

Yengeç'te öyle bir parla ki, Oğlak'taki aksini gör. Aksinle bir ol da sen, biz de bir olalım hep birlikte. Tamamlanalım tıpkı senin gibi. Nasıl sadece bir yüzün parlaktı daha birkaç gün önce ve şimdi tamamen bembeyaz oldun, biz de adım adım, gün be gün ağartalım yüzümüzü, BÜTÜN ve TAM olana kadar!

"Bırak ateşte
Sözler çoğalsın
Ateşten sözler
Yaksın dolunayda"


Sevgi ile ilgili kalıplarımızı zorla ve adı üstünde yıkılası kalıpları yık bir bir. Adını sevmek koyduğumuz ama aslında güvensizlikten kaynaklanan kıskançlıklara ve koruyup kollamanın ötesine geçip yönetme arzusuna varan lüzumsuz sahiplenmelere son ver. Alınganlıklar, dargınlıklar, anlayıp dinlemeden biçilen kaftanlar ve sonuç olarak gereksiz duygusallıklardan sıyır da bizi ışığınla besle, büyüt. Geçmişten arındır, bugüne denge sağla, yarına fener ol! Koşulsuz sevgiyi öğret bize, en ilahi olana varabilmek için önce arzın kurallarını sil at zihnimizden. Ve böylelikle yüreğimizi dinleme şansını tanı bir kez daha. Yüreğimizin götürdüğü yere gitme cesaretini, akıntıya karşı kürek çekebilme gücünü ver!


"Ateşten sözler
Ayaklanırsa
Akıntıya karşı
Koşar mı dolunayda"

- - Ateş dilinde - -

17 Ocak 2011 Pazartesi

Insomnia


Bir gece de kafamı yastığıma koyar koymaz bıraksam kendimi uykunun kollarına, ne var sanki?!

Olmuyor, olmuyor!

Kazara hemen uykuya teslim olsam bile, eski bir şarkıdaki gibi kesinlikle gece 3-5 nöbetlerine kalkıyorum. Bu sefer daha da kötü. Kalksam iyice açılacak uykum, yatsam dön babam dön.

Vallahi depresyonda falan değilim! Kendimle barışığım, yaşamayı seviyorum, sağlığım yerinde, bir sıkıntım yok, halimden memnunum falan filan. Aylardır uyuyamıyorum ama bir türlü. Gözüm açıkken de kapalıyken de hayatım demeyeceğim ama bir sürü şey film şeridi gibi geçiyor kafamdan. Onları öylecene izlerken, sonra şöyle midir böyle midir derken uyku tutmuyor işte.

Uyumayı pek sevmeyen kızım için denediğim tüm yöntemleri kendime de uyguluyorum. Yatmadan önce bir duş, ılık bir bardak süt, rahatlatıcı bir müzik hatta meditasyon CD'leri bile işe yaramıyor. Ayaklarım ısınmadan uyuyamıyorum diye yatak çoraplarımı bile giyiyorum. Yakında kuzunun ayıcığına sarılıp uyumayı deneyeceğim ayıp olacak şimdi koca kadın halimle!    

Hadi hafta sonu neyse, hiç değilse o kadar da sabahın köründe kalkmam gerekmiyor ama hafta içi özellikle de Pazartesi günleri hele de bu soğuk havalarda çok acı çekiyorum. İşe bir gidiyorum, "ne o suratsızsın yine" diyen bakışlar beni süzüyor. Durun, diyorum. Açılırım birazdan. Yok bir sıkıntı, herşey yolunda merak etmeyin, sadece uykusuzum o kadar diyorum onlara. Her Pazartesi, istisnasız!  Sabah kahvemizi içene kadar sürüyor nemrut halim. Sonra öğlen yemeğinin ardından, kafamı koysam bir yere de uyusam diyorum. Hatta gece süper bir uyku çekeceğime dair içim umutla doluyor.

Gece olup, yatağımla buluşma vakti geldiğinde yastığımla birbirimize şöyle yan yan bakışlar atıyoruz. Hadi bakalım, el mi yaman bey mi? Sonuç: aynı hamam, aynı tas!

Bünye alıştı bu duruma ama işin kötü yanı gözlerimin altında kara kara halkalar ve göz altı torbaları denen zımbırtılardan oluştu. Bir de işin yoksa kremlerle uğraşmaya başladım.

Şimdi de önce gözlerimin altına bilmem ne ekstratlı göz altı bantlarından yapıştıracağım, 20 dakika bekleyip bir de hede höde içerikli kremden süreceğim. Ardından sevgili yastığıma dayayıp başımı şöyle diyeceğim: Ne olur, bu gece deliksiz bir uyku vaad et bana! Tut ellerimden götür beni uyku diyarına. Düşler toplayalım oradan, getirip yaşamımıza dikelim sonra!

Ben yatıyorum şimdi. Güzel bir uyku çekip bu kısır döngüye son vermenin zamanı gelmiştir belki. Olmadı Pazartesi suratsızı olarak dolaşmaya devam ederim gerçi, bence bir sorun yok da canım uyku da ne güzel bir şeydi öyle. Özledim kendilerini. Hadi belki bu gecedir vuslat!

13 Ocak 2011 Perşembe

Küçük Kadınlar


Bir arkadaşım bana "küçük kadın" deyip duruyor. Böyle demesinin nedeni onların yanında küçücük fıçıcık kalmam aslında ama asıl bilmiyor içimde gerçekten küçük kadınlar olduğunu.

Elif Şafak'ın "içimden sesler korosu" gibiler tıpkı:

Pratik Akıl Hanım: Onun kadar yüzeysel düz mantık çerçevesinde hareket edemesem de bolca seslenir bana. O zaman bazıları pek sever beni, ne kadar mantıklısın diyerek överler. Bense akıldan yüreğe kayan lunatik halimle bir onu dinler, sonra da bir sonraki küçük hanıma kulak veririm genellikle.

Can Derviş Hanım: Aslında en çok o seslenir oldu son yıllarda. Sesi zihnimden değil de yüreğimden geliyor ya, o yüzden en çok da onun sözünü dinliyorum sanki. Birlikte düşünüp duruyoruz yaşamın amacını, sonra şükrediyoruz ve daha çok inanıyoruz BİRLİĞE.

Hırs Nefs Hanım: Bu hanımefendinin bir aralar pek sesi çıkardı. Aman bir bağırır bir bağırırdı ki başka bir ses duyamazdım neredeyse. Aklı fikri kariyerde, parada, puldaydı. Sonraları herşeyin boş olduğuna karar verdi ve sesi pek bir kısıldı. Yine arada sırada kafasını uzatıp bir bakıyor, birşeyler söyleyip geri giriyor yuvasına.

Sinik Entel Hanım: Bakmayın adının Sinik olduğuna, kulaklarımı çın çın çınlatmakta üstüne yoktur bu ablanın da. Kitap kurdu gibidir, film seyretmeye bayılır, bunlar yetmez gibi bir de öğrendiklerini süslü laflarla satar. Bazen kendiyle çeliştiği olur ya işte o zamanlar Can Derviş Hanım ile elele tutuştuklarında pek de fena bir ikili olmazlar aslında.

Anaç Sütlaç Hanım: Bendekinin Anaç adı Sütlaç adından daha baskındır. Yuvasına ve sevdiklerine pek bağlıdır da öyle elinden muhteşem yemekler falan çıktığına da pek denk gelemezsiniz, delicesine bir temizlik takıntısı falan da yoktur. Canı isteyecek de anca. O zaman da sevgisini katar ama yaptıklarına.

Saten Şehvet Hanım: Sesi pek az duyulur bu zavallının.  Diğerlerinin yanında bu garibanın söyledikleri pek kayle alınmaz belki de. Gizli kahramandır aslında da bakmayın işte ;)

Bu küçük hanımefendiler, tıpkı gözlerimin içine doluşmuş deliler gibi bakarlar dünyama. Sonra kulağıma birşeyler fısıldarlar. Kimi zaman birini, kimi zaman diğerini dinlerim. Yerine göre içlerinden birine daha fazla hak veririm.

Bir yanım karşı koyar, bir yanım ister moduna sokarlar beni bazen de. İşte o zaman sesi çok çıkan kazanır. Artık kimin gücü kime yeterse.

Neyseki araları çok da açık değildir, dengededir bu hanımcıklar.
Gözümü gökte ama ayaklarımı yerde tutarlar.
Hepsini ayrı ayrı severim, bana kattıkları için huzurlarınızda hepsine özel olarak teşekkür de ederim ayrıca.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Yasaksa Yasak


Biliyorduk, içine doğduğumuz dünya sisteminin büyük bir dönüşüm zamanında olduğunu. Ya mesafeli, kuralcı ve geleneksel yapılar içinde inatçı bir keçi gibi diretmeye devam edip daha da dibi boylayacak ya da özgürlük denizinden kovamızı doldurup yolumuza öyle devam edecektik.

Her ikisinin de aşırı uçları vardı. Aşırı bağnazlıkla aşırı spiritüellik mücadelesi yaşanacaktı bir anlamda. Orta yol, aşırılığa düşmeden herkesin kendi içindeki cevheri keşfedebilme süreciydi. 

Kolay değildi elbet. Bir yanda şimdiye dek öğretilenler, diğer yanda evrimleşen aklın ve kalbin doğru bildikleri. Şimdiye dek öğretilenler korkuya dayalıydı hep. Suç diye ayıplananlar, karşılığında mutlaka belirlenmiş cezaları olan hatalar. Korku, o kadar kör ediyordu ki gözleri kimse ona başkaldırmayı göze alamıyor, doğru bildiğini bile dile getirmekten çekiniyordu. 

Yönetmek gerektiğinde toplumları en kolayı korkuları kullanmaktı. Cahildi insanlar ve hayatta kalabilmek adına öğrenilen en ilkel duygulardan biriydi korkmak. Yönetenler, korkuyu bir çeşit dizginleme ve dediğini yaptırabilme gücü olarak pek sevdi. Hatta aile içinde bile aynı yöntemi kullandılar. Çocuk babadan korktu, gelinler kayınpederden derken korku ile yola getirmek istedi güçlüler güçsüzleri.

Diğer tarafta sevgi ve güven vardı. Sonunda mutlak mutluluk getiriyordu kendine inananlara. Hem artık devir de değişmişti. Artık o kadar cahil yoktu, en azından öyle olduğuna inanmak istiyordu insan. Anneler biliyordu, çocuklarını sevdiklerini göstererek ruhen sağlıklı çocuklar büyütebileceklerini. Babalar biliyordu, çocuğuna hissettirdikleri güven sayesinde çocuğun eve kaçta gelmesi gerektiğini kendiliğinden bileceğini.

Mesele alışılageldik korku ile yönetme tarzını mı yoksa sevgiyi öğretme ve yaşatmayı mı tercih edeceğimizde. Gelin verelim kararımızı şimdi, burada!   

Yasak nedir, gerekli midir bir bakalım. Yasak koymak yerine herkese kendi seçim hakkını verelim ve öncelikle güvenelim insanlara. Hem Havva'nın ısırdığı elmanın yasak elma olduğunu nereden biliyoruz ki? O sadece seçimini yaptı ve özgür iradesini kullandı. Fena mı oldu? Bakın bu dünyayı onlar sayesinde deneyimliyoruz eğer hikaye doğruysa! 

Şimdiye dek korkuttular, yasak dediler, sonuna bir de cezalar eklediler ki iyice yıldırsınlar insanları. Yılanlar, yıldı. Korka korka, ezile ezile, güçlü gibi görünmeye çalışırken her gün eriye eriye yok oldular. Yılmayanların ise meşaleleri sevgi ile yandı. Sadece kendilerini değil etraflarını da aydınlattılar. Görenler gördü, bilenler bildi. 

Seçim sizin, seçim bizim. Ya korkacağız bir fare gibi ya da bir kartal gibi yüksekten uçacağız korkusuzca!

9 Ocak 2011 Pazar

Biraz Cesaret


Teoride desen zehir gibi, pratik desen sallanmakta tipler gibi oluyorum bazen. Hangi konuda kitaplar ne der, Google abla bu konuya nasıl yaklaşır, nedir iyi ve güzel olan bilirim de, gel hadi yapalım bunları, çekelim hayatımızın içine dediğinde biraz duralarım.

Haa, başkalarına ahkam keserim ama! Hatta insanlar pek de bayılır benim bu olumlu yaklaşımlarına, herşeyden önce kendilerini önemsemelerini söyleyişime ve umut dolu yarınları ancak bizim yaratacağımızı anlatmama. Yaralı ama şifacı Şiron'um, kendi söküğünü dikemeyen terzi rolünü burada da gösterir. Kendine değil belki ama başkalarına ışık olmayı pek iyi becerir. 

Sen kendine nasıl bir yarın yaratıyorsun peki Sibel Hanım? En önemli meziyetin sandığın güçlü sorumluluk duygun seni geri çekiyor, farkında mısın? Sorumluluğu bazen çok fazla ciddiye alıp, tek başına omuzlamaya da çalışmıyor musun hele? Sorumluluğu almayı bilmeyenlere sen vereceksin ama tek başına tüm yükü taşımayacaksın! Sonra sırtın ağrır, belin ağrır, yaşam ağır gelir zamanla.  Sen değil misin, herşey bende başlar bende biter diyen? E hadi madem, ne duruyorsun?

Hiç bu kadar farketmemiştim, ilk defa dün şöyle bir dönüp baktım da iyi diye yaptığım birçok şeyin, sorumluluk duygusu ve güvende kalma maskesi ardına saklanmış bir kendini yaşamdan koparma durumuna dönüştüğüne gördüm. Oysa asıl kurtulmaya çalıştığım bizzat bu durum değil miydi? Bense farkına varmadan daha da içine girmiştim bu girdabın. Boğulmaya ramak kaldığı anlarda neyseki hep dost eller tutup çıkardı beni.

Dış ses 1: Bilet alıyorum hepimize, güzel bir oyun var!

Ben: Siz gidin, ben gelmeyeceğim! (iç ses: Evde kalayım aman, bu hafta bir akşam yoktum zaten!)

***

Dış ses 2: Kızım, ben sana onca yorumu boşuna mı yazdım Şah-Mat dediğinde! Geliyorsun işte, itiraz yok!

Ben: İyi tamam geliyorum. (iç ses: Heh, o gün bir mazeret uydurur, gelmemek için elimden geleni yaparım.)

***

Dış ses 3: Benim biletimi al git, valla!

Ben: Yok canım, olur mu öyle şey. Siz gidin, bakalım belki gelirim. (iç ses: Gelmeye niyetim yok vallahi, zavallı anneciğim kızıma bakmak için benim yanımda kalıyor, ben de zırt pırt geziyor modunda olmak istemiyorum.)

***

Dış ses 4: Canım benim, bilet bulduk sana da. Akşama görüşürüz.

Ben: Tamam, görüşürüz. (Ya aslında içimde dizginlenmiş acaip özgür bir ruh var. Tabii ki geliyorum. En doğal hakkım benim de eğlenmek. İyi oldu da zorladınız beni yahu!)

***
Dış ses 2: Senin daha kaç defa kulağını çekeceğim?! Bak geldin, ne oldu? Gözün arkada mı sanki, biliyorsun kızın en emin ellerde. Ha, bizimle birşeyler yapmaktan daha iyi bir seçeneğin varsa git onu yap ama sırf evde oturmak için ekiyorsan bizi, o zaman kızarım bak.

Ben: Yok canım, başka programım falan yoktu. Sadece, biliyorsun işte. Çocuk zaten hırçın bu aralar.

Dış ses 2: Rollerinin farkındasın, bırak her rol yerinde oynansın. Evden çık artık dışarı ve kendine yeni olasılıklar yarat. Çıkar anne elbiseni oracıkta. Bırak sorumlulukları düşünmeyi. Bir kadın olduğunu hatırla herşeyden önce. İncinmek zorunda değilsin her seferinde. Dene ve yanıl gerekiyorsa. Sonra tekrar dene. Ama evde oturarak yapamazsın bunları. Dışarı çık ve mümkünse aslında bizimle değil, anladın mı?

Ben: Biliyorum tüm bunları ama yapamıyorum!

Dış ses 2: Yapacaksın, yoksa kibar olamayacağım, çok acı gerçekleri söyleyeceğim bak yüzüne. Ona göre!

Ben: Tamam, anladım ben seni. Sözünü dinleyeceğim, daha önce dinlemedim ama artık dinleyeceğim!

***

İç ses: Hadi söyle Sibel: Yaşam cesurları sever.

Ben: YAŞAM CESURLARI SEVER!

Evet güzel Begümcüğüm! Seni çok ama çok seviyorum. Ama birbirimize bağımlı olmamalıyız, sonsuza dek bağlıyız ama merak etme. Bundan sonra yapışmak yok paçama, ben de gezip tozuyorum artık! Hem de bunu yaparken sana karşı suçluluk hissetmeden...

Bunları kim söylemiş bilmiyorum ama artık yaşamda birer parola olarak kullanacağım:

Hiçbirşey için RİSK almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir...

AMA büyüyemez, SEVEMEZ , değişemez, hissedemez, öğrenemez...
Kendi KAPALI SINIRLARI içinde Kalır ..
Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle OLARAK yaşarken,
bedelini; özgürlüğünü KAYBEDEREK... öder. ..
Sadece;
Yenilenmek, Genişlemek, Değişmek SEVMEK için
BEDEL ödemeye Hazır olan
ve BUNLAR için RİSK ALABiLEN kişi hürdür... 

ve bir de:

Limanlar güvenlidir, ancak gemiler orada dursun diye yapılmamıştır!

3 Ocak 2011 Pazartesi

küçük şeyler

“küçük şeyler sevindirir ruhumu/ hayal bile edemezdim ben bunu”

küçük lezzetlerdi almak istediğimiz yaşamdan. tatlı, ekşi, acı, tuzlu... sonunda insanın ağzında bir hoşluk bırakmasıydı mesele. damakta bıraktığı tadı değil, midede bıraktığı dolgunluğu önemsediniz ve en güzel tadı bırakan şeyleri kaçırdınız!

küçük tınılardı duymak istediğimiz. bazen bir çocuğun gülüşü, bazen yaprakların hışırtısı rüzgarın altında. bazen tek bir cümleydi yürekten gelen. kimi zaman “söylenmedik en güzel sözdü” duyulması özlenen. gürültüyü tercih ettiniz, arabaları, kornaları, kavgaları, küfürleri. en kötüsü de sessiz savaşları tercih etmenizdi. en güzel sesleri duymadınız, sağırlaştınız!

küçük resimlerdi görmek istediğimiz. gülen bir çocuğun gözleri, masmavi bir deniz, engin bir gökyüzü. en şatafatlı ve en pahalı tabloları istediniz siz, gösteriş tutkunuz o kadar çoktu ki görmek yerine göstermek istediğinizden belki de körleştiniz!

küçük, temiz kokular istedik etrafımızda. yağmur sonrası toprağın ve çimenlerin kokusu mesela. taptaze bir bardak çayın yanında tarçınlı bir kek veyahut da. sabun kokusu, bebek kokusu, tertemiz bir ilkbahar sabahı kokusu, çilek, karpuz veya şeftali kokusu gibi birşey söylemek istediğim. yapay kokulara dadandınız, koklamak yerine kokmaya başladınız!

küçük dokunuşlarda saklıydı ayrıntılar ve parmak uçlarındaydı sırrı. bir bebeğin teninde, bir çiçeğin üzerine düşmüş çiğ tanesinde, yaşlı ellerin kurumuş toprak dokusunda. sihirli dokunuşlardı hayat veren ve sevgiyi en güzel anlatan. dokunmak yerine dokundurur oldunuz!

hissetmeyi unuttunuz asıl! oysa en güzel şeydi tüm duyularla anlamanın ötesinde başka algılar olduğunu bilmek.

bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor evet. unuttuklarımızı hatırlayalım bir bir, küçük adımlarla olsa da...birçok küçük şeyin bir büyük ettiğini görme vakti şimdi. ufak adımlar atarak öğrenmedik mi koşmayı, kısa sesler çıkarıp sonra cümle kurmadık mı? önce kısacık bir kordonla ardından minicik ellerle tutunup yaşama, koskoca bir yürek olmadık mı sonunda? tek tek küçük damlalar değil miydi yağmur dediğimiz? ve bir de küçük şeyler mide de bulandırabilir bazen, değil mi?

“büyük harflerle başlayan tüm isimler aslında küçük harflerin üstünde dururlar."

bir şarkı dizesiyle başladık madem, bir şarkı da üstüne söyleyelim hep birlikte...

“hep küçük şeyler bizi usandıran
küçük şeyler bizi utandıran
hep küçük şeyler küçük şeyler bizi yarıştıran
küçük şeyler bizi uzlaştıran
küçük şeyler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

hep kısa anlar, mutluluklar
hayal görür uzun zamanlar
hep kısa anlar karar verdiğimiz
sonra günler boyu neden diye düşündüğümüz
kısa anlar hepside kısacık anlar
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

hep büyük düşler, büyük düşler peşinde koştuğumuz
sonra nerdeyiz diye içinde kaybolduğumuz
hep büyük düşler elimle tutamadığım
hiç görmediğim, yaşamadığım
büyük düşler hepsi de küçücük şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren

hep küçük şeyler bizi savaştıran
küçük şeyler bizi barıştıran
hep küçük şeyler seni sevdiğim
küçük şeyler seni üzdüğüm
küçük şeyler hepsi minicik şeyler
bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren”



Related Posts with Thumbnails

.