27 Aralık 2011 Salı

2012




Medyanın sürekli korku pompaladığı yıl olarak ünlendi 2012. Bilenden çok bilmeyenleri konuşturdular ekranlarda. Kimi dinlemesi, kimin söylediklerini dikkate alması gerektiğini bilmeyenler için en korkulacak yıl kapıya gelip dayanmıştı. Onlar, kulaklarını korku söylemlerine açmış;  birlik ve bütünlük çağrısı yapanlara ise sıkı sıkıya kapamışlardı.

Herkes kendini o kadar günahkar ve suçlu görüyordu ki, şimdiye dek eril enerji baskınlığının verdiği bilgilerle bunun karşılığının sadece ve sadece bir cezalandırma olabileceğine inanıyorlardı. Savaşlar yoluyla birbirlerinin hakkından gelmeye, kan dökmeye, doğanın öfkesine maruz kalmaya ve daha da ötesi adına kıyamet dedikleri kötü sona ulaşmayı hak görüyorlardı kendilerine. Kendileriyle aynı korkulara sahip olanları dinliyorlardı haklı çıkabilmeyi umut ettikleri için. Kıyametin onları kıyama çağıran bir toplu bilinçlenme olması fikrine ise burun kıvırıyorlardı.

Tüm bu karamsar beklentilerini 2012’ye saklamışlardı. Öyle ya, birileri çok eski zamanlarda bu tarihi işaret ediyordu ve sonumuz olsa olsa koca bir yıkımdan ötesi olamazdı. Oysa zaman asla insanın düşmanı olmamıştı; en kadim dostlarımızdan biriydi hep. Zamanı anlayanlar ve ötesine geçmeye hazır olanlar ise seslerini duyurmak için çabalarına devam ediyorlardı.

Mayalar’ın ne anlattığını anlamayan ve yolun sonunda felaketlerden başka bir şey göremeyenler 21 Aralık 2012 tarihini çoktan lanetlemişlerdi bile. Oysa o gün gökyüzünde ender rastlanan bir konum olacaktı. Koskoca bir YOD (Tanrı’nın Parmağı) semaya bütün azametiyle kazınmış, insanlara gitmeleri gereken yönü gösteriyordu. Hem zaten 21 Aralık her zaman karanlıktan ışığı doğuran tarihti. Kış başlıyordu ama günler de aynı anda uzamaya başlıyor, Güneş henüz ısıtmasa da  yüzünü daha fazla gösteriyordu yeryüzüne.

O iyilerin iyisi olarak bildiğimiz Jüpiter, Satürn ve Plüton’un korkularının arasına sıkışmış görünürken tam karşısında Venüs’ü bulacaktı o günde. Korkuların üstesinden gelebilecek yegane etkenin SEVGİ olduğunu gösterecekti gökler. Yedi kat gök bir kez daha yedi kat yere mesajlarını yollayacak, yukarıda ne varsa aşağıda da onun olacağını gösterecekti. Bütün azametiyle sistemimizi aydınlatan Güneş ise Venüs ve Mars’ın tam orta noktasında parlayacaktı. Yaşamımızın her alanında dengeyi bulmamız gerektiği mesajı verilecekti bize göklerden ve çok sevdiğim bir astroloji eğitmeninin dediği gibi “Yerin korkuları ile değil, semanın aklı ile” ilerlemeyi er yada geç öğrenecektik.

Karanlıktan aydınlığa çıkmanın yolu olarak yıllardır baskı altında kalan dişil enerjinin eril ile dengeye gelmesi gerektiği gösteriliyordu yukarıdan ve öyle de olacağı müjdeleniyordu. Yazılanlar çoktan yazılmıştı. Bize düşen ise yazılanlar arasına güzel kelimeler bezemek, yazıyı daha keyifle okunur hale getirmekti.

Bu yazıyı güzelleştirecek olan bilgi ise zaten içimizdeydi. Bilip de unuttuklarımızı hatırlamamız gerekiyordu yeniden. Belki de “zamanın sonu” ifadesi bu anlamda kullanılmıştı kadim uygarlıklar tarafından. Belleklerimizdeki çerçöp temizlenecek, harddisklerimize format atılacak ve daha ilk gün gibi tertemiz olacaktı masaüstümüz. İçimizdeki bilge biliyordu tüm bunların nasıl yapılacağını. Herkes ama herkes bir işletim sistemi içinde, onunla entegre bir biçimde çalışan ufak bilgisayar programlarıydı.

Artık bu sorumluluğu üstlenmenin zamanı gelmişti. Herkes bir kısmının önceden belirlendiği, bir kısmını da kendi yazdığı bu program içinde kendi görevlerini bilmeliydi. 2012 ile perçinlenecek bu süreçte dizginleri elimize almamız gerektiğini, tüketmek yerine üretmeye dayalı sistemlere geçilmesindeki hayrı, ayrılık yerine birlik bilincine ulaşmanın vakti olduğunu, rekabet yerine eşitliğin tüm sistemlerin lokomotifi olması gerektiğini anlayacaktık. Elbette bunun için birçok konuda paradigmanın yıkılması gerekiyordu ve insanların görüşlerini ve inanışlarını değiştirebilmeleri sancılı süreçler sonucunda olabiliyordu ancak. Kimi zaman doğal afetler, kimi zaman ekonomik krizler derken insanoğlu neyi paylaşamadığını ama aslında neleri paylaşmasının doğal olduğunu görecek, komşusu açken tok uyumaması gerektiğini anlayacak, “hep bana, hep bana” demekten vazgeçecekti sonunda. Bununla birlikte bu süreç insana özüne geri dönmesinde yardımcı olacak yeni sistemler kurmayı zorunlu kılacaktı. Dünya üzerinde ruhsal şifalanma ile birlikte fiziksel şifalanma da gelecekti. Her tür ilişkide dengenin kurulması sayesinde kendimiz için istediğimizi başkaları için de isteyebilmeyi öğrenecektik. Hepsinin sonucunda da İlahi Düzen’in daha fazla farkına varacaktık.

2012 nasıl bir yıl olacak diye soranlara şunu söyleyebilirim galiba:  Şimdiye dek yapmayı isteyip de ertelediğiniz herşeyi yapın bu sene: “Asla yapamam” dediğiniz şeyleri yapabilme cesareti göstereceğiniz, “ben bu işi beceremem” dediğiniz işleri başaracağınız, “o sözleri nasıl söylerim” dediğiniz cümleleri kurabileceğiniz ve bol bol seveceğiniz bir yıl olsun 2012. İçinizdeki bilge herşeyi o kadar iyi biliyor ki, siz ona ışık tuttuğunuzda saklandığı yerden çıkıp gelecek,  öğretilmiş korkulardan sıyrılmanızı sağlayacak. Ve bence 2012 ve sonrası çok ama çok güzel bir dönem olacak…

Tüm bunları tanıştığım ve birçoğunun öğrencisi olduğum bilge insanlardan, okuduğum kitaplardan, seyrettiğim filmlerden ve bir rüyada gözümün önünde beliren “Furkan”dan öğrendim ve küçücük çevreme iletmeyi kendime bir borç bildim:

“Gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay vareden ne Yücedir.” Furkan Suresi-61.ayet




2 Aralık 2011 Cuma

Mucize Dediğin


Oyundan çok masallarla büyümüş, stratejilerden çok mucizelere inanmıştı. Masallarda stratejileri sadece kötüler kumpaslar kurabilmek, kötülük yapabilmek için kullanılırlardı. İyiler ise hep bir koruma altındaydı ve herzaman mutlaka bir mucize olur; içinde bulundukları durum ne olursa olsun ya ısırılan bir elma yada bir perinin sihirli değneği ile iyilerin işleri bir anda kendiliğinden çözülüverirdi.



Büyüdükçe bir ara mucizelere inancı azalmış ve planlı programlı bir insan olma yolunda adımlar atmıştı. Sonra tüm planlamalara rağmen yolunda gitmeyen işler, ulaşılamayan dilekler, erişilemeyen zirveler nedeniyle ipin ucunu bırakmış, yaşamı geldiği gibi karşılamaya, gelen herşeye “hoşgeldin” demeye karar vermişti. Sen ne planlarsan planla, evrenin gizemli bir düzeni vardı ve bir anda planlarını alt üst edebilme yeteneği en önemli özelliğiydi. Aslında bunun çok önemli bir nedeni olduğunu daha sonraları anlayacaktı.


Yeni nesil öğretilerinin de etkisiyle mucizelere yeniden inanmaya başladı zaman geçtikçe. Adına “kuantum sıçrayış” dedikleri şey her neyse, onu beklemeye koyuldu. Sanki bir an gelecek, birisiyle tanışacak, hiç gitmediği bir yere gidecek veya hiç ummadığı bir olayla karşılaşacak ve gördükleri sayesinde yada tek bir kelimenin gücüyle yaşamında yepyeni bir aşamaya geçecekti. Beklemeye koyuldu bir yandan. Bir “abrakadabra” diyen çıkacaktı elbette.


Oysa zaman kavramı hala yaşamın içindeydi ve beklemek zamanın akışı ile hiç de uyumlu bir yaklaşım değildi. Beklerken elbette boş durmuyordu; onu sıçratacak şey her neyse onu aramaya koyulmuştu çoktan. Ancak bilmediği şey, hiçbir şeyin anlık olmadığıydı. Anlık gibi görünen kararların ve aksiyonların arkasında bile taa eskiden gelen kalıpların etkisi vardı. Bunların üstüne toprak örtülmüştü sadece ve bir depremin ardından çatlayan topraktan fırlayıverdikleri için bu kadar anlık ve beklenmedik gibi görünebiliyordu herşey. Oysa onlar hep oradaydı ve sadece toprağın yarılmasını bekliyorlardı dışarı çıkabilmek için.
Yaşamdaki döngüselliğin bu kadar farkında olan biri olmasına rağmen anlık kurtarıcıların değil döngüyü tamamlayacak eylemlerin gerekliliğini nasıl olmuş da unutmuştu?


Yaşam uzun da olsa kısa da, sonuçta bir yolculuktu. Bu yolculukta eline bir sepet verilmişti herkesin. Yol üzerindeki kırlardan, ağaçlardan topladıklarını sepetine doldurması gerekiyordu insanın. Sepete bazen solmaya yüz tutmuş çiçekler, çürümüş meyveler de koyabiliyordun yada zamanla bozulanlar olabiliyordu. Yapman gereken şey bunları farkedip yolculuğunun sonuna dek tazeliğini koruyacak ve seni hiçbir zaman aç ve mutsuz bırakmayacak nimetlerle doldurmaktı sepetini. Çürümüş ne varsa onları da atmak gerekiyordu elbette, yoksa sepetteki diğer nimetler de çürüme tehlikesi altında kalabilir hatta kelimenin tam anlamıyla çürüyüp kokuşabilirlerdi.


Sonra, bu yolculukta yol arkadaşları vardı her insanın yanında. Yola yalnız da çıksan bu yolculukta mutlaka yanına birileri katılıyordu. Bazen de sen birilerine eşlik ediyordun ister istemez.


Yolculuğunda ilerledikçe mucizelerden çok süreçlere güvenmesi gerektiğini daha fazla farkettiğini gördü. Süreç denen şey sadece iş hayatında projeleri ve işleyişleri düzenli bir şekilde yönetebilmek için değil asıl kendi yaşamının dizginlerini eline aldığın, sepetine neler doldurup yolculuğuna kimlerle devam ettiğinin bir ifadesiydi. Evet, herşey bu yolda kimlerle yürüdüğüne ve sepetine neler doldurup neleri sepetten attığına bağlıydı.


Her insanın kendi miracı vardı ve kimse bir diğerinin ayaklarının altına onu ulaşmak istediği noktaya fırlatacak bir trampolin koyamazdı. Mucize, senin kendi sürecinden başka bir şey değildi. Bu da öyle bir proje planı gibi kağıdı kalemi eline alarak hazırlanamıyordu. Kendi mucizeni kendin yaratıyordun ve bu defalarca tekrarlanıyordu aslında. Sen koca koca mucizeler bekleyedur, küçücük güzellikler serpilmişti yolun dört bir yanına. Sen onları sepetine koyabildiğin sürece senin oluyorlardı. Sen yakmazsan, kendiliğinden alev almazdı mumlar ya öyle bir şeydi bu da işte. Tabii mumu yakabilecek güç, bu sürecin tamamında edindiklerinle ilgiliydi. Yaşamın döngüselliği denen şey buydu işte; ektiğini biçerek ilerlediğin bir yoldu önündeki. Ve eğer aşamadığın bir güvensizliğin varsa o yönde sahip olduğun mucize de kendini gösterme şansı bulamıyordu.


Pencerenin önünde otururken düşündükleriydi bunlar. Yerinden kalktı ve yedi tane mum buldu evin içinde. Her birini tek tek yaktı. Yeni yıl ve yeni başlangıçlar için dilekleri ışıldadı her bir mumun alevinde. O yakmazsa hiçbir mum yanmazdı! Gerekli ortamı hazırlayamadığın, sürecini doğru yazamadığın hiçbir işte sadece bir kibrit çakmakla hiçbir mumu yakamazdın!


Evet, herkesi miracı kendine göreydi. Yolunu temizleyerek ilerlemek ve sonra da kendi mucizesine inanmak düşüyordu insanoğluna. Mucize dediğin dışarıdan gelen değil içindeki bilgenin sesini duyabilmekten başka bir şey değildi.


Mucize, kendisiydi.


18 Ekim 2011 Salı

Bir Parça Daha


Doğum günü hediyelerinin arasından bir kutu çıktı. Telaşla paketi eline aldı; hediyelere bayılırdı. Özellikle de özenle seçilenlere ve sahibinden izler taşıyanlara. Her hediye kişiye özel olmalıydı. Öyle alelacele seçilmiş, sırf mecburiyetten verilir birşey değildi hediyeler. Hem verenin hem de alanın ruhundan bir sesti onlar.  

Kimden geldiğini anlamadı bu hediyenin ama ne fark ederdi ki! Bu hediye ona gelmişti ve bir an önce paketi açıp içindekini görmezse meraktan çatlayabilirdi.

Paketin içinden üzerinde herhangi bir yazı ve resim olmayan bir kutu çıktı. Öyle kuru, sıradan, tüm mukavva kutular gibi bir kutu işte. İçinde ne olduğuna dair hiçbir iz taşımıyordu üstünde. Ne olabilirdi kimbilir? Herşey mümkündü. Hızlıca kutuyu açıp içindekileri masanın üstüne boşalttı. 

Bu bir yapbozdu! İçinde belki de milyonlarca küçük parça vardı. Gizemli hediye, gizemini korumaya devam ediyordu. Gizemlere ve bulmacalara da en az hediyelere bayıldığı kadar bayılırdı. "Eminim bu yapbozu bitirdiğimde ortaya çıkacak resimde de bir gizem vardır. Bir an önce yapmaya başlamam lazım." diye düşündü.

Doğum gününe ne kadar da çok gelen olmuştu. Onca hediyenin, gülen yüzün, tebriğin arasında bizimkinin aklını meşgul eden tek şey şu gizemli yapbozdu. Herkesin gitmesini bekledi ve sonra başladı yapbozu nasıl yapacağına dair bir strateji geliştirmeye.

Bir stratejiye ihtiyacı vardı tabii; kutunun üstünde bu yapbozun bittikten sonra neye benzeyeceğine dair bir resim yoktu. Üstelik kaç parçadan oluştuğunu, bu yapbozla uğraşmanın ne kadar zamanına mal olacağını da kestiremiyordu.

İşe yanları düz olan parçalardan başlamak yapılacak en akıllıca işti. Böylelikle resmin çerçevesi ortaya çıkacak; sınırlarını bilecekti. Bu, resmin bittiğindeki büyüklüğünü anlamak ve ona nasıl bir çerçeve yaptırmak gerektiğini tasarlamak için de en gerekli şeydi. Yanları düz olan parçalardan başlamak işi kolaylaştırıyordu belki ama tüm parçalar ve parçaların renkleri birbirlerine o kadar benziyorlardı ki öyle pek de kolay bir iş değildi resmin çerçevesini bitirmek. Uzun sürdü bu çerçeve işi. Evde kim var kim yok yardımcı oldu birkaç parçayı doğru yerlerine yerleştirmesine. Sonra eve gelip gidenler de masanın üstündeki devasa yapboz parçası yığınını gördüklerinde "çorbada bizim de tuzumuz olsun" deyip kollarını sıvadılar. Bir parça biri, bir parça diğeri derken "bir elin nesi var, iki elin sesi var" atasözü doğruluğunu bir kez daha ispatlamış oluyordu.

Sonra renklerine göre parçaları sınıflandırmaya koyuldu. Madem bu kadar küçüktü parçalar ve birbirlerine benziyorlardı, renklerin farkından ve asıl önemlisi ahenkle birbirlerine geçişlerinden yola çıkmak gerekiyordu. Yine her gören el attı işe. Bazen bir parçayı ısrarla bir boşluğa sokmaya çalışanlar oluyordu. O parçanın oraya ait olmadığı kısa süre sonra kendini gösteriyordu. Çünkü bir parçanın tek bir yere oturması yeterli değildi. Çevresindeki tüm parçalarla da uyum içinde olmalıydı her parça. 

Bu yapboz ne esrarengiz birşeydi öyle.

Hem herkes yardımcı oluyordu tamamlamaya hem de sadece bir kişiye aitti.

Hem resmin bütününü bilen yoktu hem de sanki herkes "bir yerden hatırlıyorum ama" hissi taşıyordu.

Hem tek bir resimdi aslında hem de ufak ufak karelerde başka başka resimler barındırıyordu. Bir köşede küçük bir el vardı mesela ve çevresindeki parçalar da yerlerine oturduğunda bu küçük elin kime ait olduğu belli olacaktı. Sonra başka bir köşede yıldızlı bir gökyüzü vardı. Bir yıldız kaymış da annesinin elinden tutan küçük bir kız bir dilek tutmuş ve o dileğinin ne olduğu da bu tabloda resmedilmiş  gibi bir şey çıkacaktı tablo tamamlandığında sanki ama emin de olamıyordu.

Resmi tamamlamasına kimler yardım etti kimler. Can düşmanım dediği kişiler bile. Hatta bu kişiler öyle kritik yerlerdeki parçaları bulup yerlerine koydular ki tüm düşmanlık eriyip gitti aralarında. Minnet duygusu ağır bastı böyle zamanlarda. Bazen de günlerce o tam ortada kalan boş yere konacak parçayı aradıktan sonra aslında aradığı parçanın gözünün önünde olduğunu şaşarak gördü. O kadar arayıp arayıp sonunda bulunan parçalar hep en kıymetliler oldu. Tabii bu arayış sırasında çekilen sıkıntılar da en takdire değen sıkıntılardandı.  Bazen de sanki bir başka yapboz kutusundan karıştığını düşündüğü parçalar geldi eline. Eninde sonunda o "bana ait değil" dediği parçaların da onun yapboz kutusuna ait olduğunu yine büyük bir şaşkınlıkla kabullendi. Yapboz üreticisi belli ki çok titizdi. Kimsenin yapboz parçası diğer bir kutuya karışmıyordu.

Bu yapboz macerası artık sonlarına erişmiş gibi görünüyordu. Resim az çok ortaya çıkmış, nasıl birşeye benzediğini göstermeye başlamıştı dünya aleme. Ne kadar zaman geçti bu hediyeyi alalı, kimler kimler yardım etti bitirmesine, kaç kere "umrumda değil" diyerek yapmaktan vazgeçti ve kaç kere bir an önce tamamlamak için sabırsızlandı bilemiyordu. Şöyle bir uzaktan baktı ve gördüğü karşısında şaşkınlıktan kalakaldı.

Bu, kendi yaşamıydı yıllardır resmin tamamını bitirmek için uğraştığı. İyi kötü hayatına giren herkesin el birliği ile ona yardım ettiği bir yaşam. Kimi günler ümitsizliğe kapıldığı kimi zaman keyifle hayallerine sarıldığı bir yaşam. Bir köşesinde kayan bir yıldızın, bir köşesinde annesinin elini tutan küçük bir kızın olduğu bir yaşam.

Baştan resmin tamamının bilindiği ama üretici onu parçalara ayırıp bir kutuya koyduğunda sanki bir gizemmiş gibi duran küçük ama bir o kadar da devasa bir yaşam.

Artık acelesi yoktu. Yavaş yavaş, keyif ala ala kalan parçaları koyacaktı yerlerine. Hani o resmin tam ortasının soluna doğru boş bir yer vardı ya hiçbir parçayı konduramadığı,  bu mudur acaba diye bazı parçaları oraya koymaya denediği ama hiçbirinin resmin bütünüyle en mükemmel uyumu bulamadığı...İşte oranın da er yada geç en uygun parça ile dolacağına güveni tamdı şimdi. İhtiyacı olan tüm parçalar bu kutunun içinde değil miydi?

- Üretici işini iyi biliyor, dedi.

Yatıp deliksiz bir uykuya daldı. Önündeki günlerde neyi resmettiğini bilerek daha zevkle tamamlayacaktı nasıl olsa kendi tablosunu.  

29 Eylül 2011 Perşembe

Sınav Mağduru(!)

Bizim zamanımızda Anadolu Lisesi Sınavı ölüm kalım savaşı gibi bir şeydi. Daha küçücükken koca koca sınavlara tabi tuttu devlet bizi ve buna göre karar verdi daha iyi bir yabancı dil eğitimi görme hakkına sahip olup olmadığımıza. O kadar önemliydi ki bu sınav, öyle şimdiki gibi adını kısacık ALS değil, koca koca ANADOLU LİSESİ SINAVI koymuşlardı.

Bu devasa sınava giren ve bunun hayattaki başarısının yegane kanıtı olduğunu sananların dolduruşuyla yaşamının merkezine koyan bir kız giriverdi aynamın içine. Benim arkamda durmuş, benim baktığım aynaya bakıyordu o da. Birşeyler anlatıyordu sanki. Durup kulak kabarttım, belki duyabilirdim iç sesini…

Sınavdan yeni çıkmıştı ama biliyordu koca bir hata yaptığını. O en korkulu rüya gerçekleşmiş, KAYDIRMIŞTI. Yaşlı gözlerle koşa koşa anne ve babasının yanına gitmişti. Bundan sonra da birçok sınava girecek ve çıkacak, her seferinde bir yerlere yetişme, birileriyle yarışma telaşında olacaktı. Ya da o zamanlar öyle sanıyordu.
Şimdi isterseniz
hikayeye kırmızı paragraflardan ya da mavi olanlardan
okuyarak devam edin.
Her zamanki gibi ya mavi hapı seçin ya da kırmızıyı.
Seçim sizin!
Gerçeğiniz ise siyahla yazılmış paragraflar olacak.
Hazır mısınız tavşan deliğinden aşağıya süzülmeye?


"Benim kızım böyle bir hatayı nasıl yapar? Sınıfın en zeki, en çalışkanlarından. Sınava girmeden kırk kere de tembih ettim. Soruları doğru şekilde çözeceğinden emindim de cevapları işaretlerken iki kat daha dikkatli ol, aman kaydırma diye kaç kere dedim kaç? Şimdi herkesin çocuğu Anadolu Lisesi’ne gidecek, bizimkisi arkalarından nal toplayacak. Hem biz nasıl bakacağız elalemin yüzüne? İşin kötüsü kimse cevap anahtarında kaydırma yaptığına inanmayacak, çocuğun başarısızlığına kılıf arıyoruz sanacaklar. Of of… Nasıl çıkacağız insan yüzüne???”
“Ne yapalım, olan oldu. Kısmet değilmiş. Ben kefilim kızıma! Benim kızım zeki ve çalışkan. İngilizce kursuna göndeririz olur biter. Ben hayatta herşeyin olabileceğini şimdiden görmesi de güzel. Herzaman günlük güneşlik olmayabilir hava, herzaman hatasız adım atmamız mümkün olmayabilir. Bu onun ne ilk ne de son hatası olacak üstelik. İsterse dünyanın en büyük hatasını yapsın, istersen en büyük günahını işlesin onu sevmekten vazgeçer miyiz? Hatasında da sevabında da yanında olmayacaksak ne işimiz var yanında ebeveyn olarak? Görevimiz ona her şartta destek olmak değil mi?”

Aradan yıllar geçti, sıra üniversite sınavına geldi. Kızımız zehir gibiydi maşallah. Bu sefer cevap anahtarına taparcasına sadık kaldı, işaretlediklerini sınav bitmeden en az üç kere kontrol etti. İnsan, hatalardan ders aldığı ve tekrarlamadığı için İNSAN’dı. İdrak edebildiği, tedbirli olmayı bildiği ve daima öğrendiği için!

İlk tercihini kazandı! O senelerde herkesin hayallerini süsleyen, ülkenin en iyi üniversitesinin İktisat bölümü öğrencisiydi artık.

Kazanmıştı kazanmasına ama bir türlü yeterince sevinemiyor, kendini bir şekilde yetersiz hissediyordu. Bu sınavda döktüğü terleri bir o bilirdi. Yanıtları kaydırmamak için öyle strese girmişti ki, sınavdan çıktığında boynu tutulmuş, günlerce kafasını iki yana da çevirememişti. Sınav gününe kadar doğru dürüst uyuyamamış, her gece rüyalarında salakça bir hata yaptığını ve sınavda sınıftan atıldığını, sınava geç kaldığını falan görerek uykusundan ter içinde uyanmıştı.

Sistem böyle olduğu için bu sınavlara girildiğini ama aslında herşeyin üstesinden gelebilecek kadar zekaya, anlayışa ve daha başka bir sürü meziyetlere sahip olduğunu biliyordu. Bir üniversite diploması olmasa da bu hayatta onu bekleyen bir rızık vardı elbet. O sadece elinden gelenin en iyisini yapacak, gerisini oluruna bırakacaktı. Olursa olur, olmazsa olmazdı. Diploması olsa da sevilecek, olmasa da sevilecekti. Ailesi onunla gurur duymaktan asla vazgeçmeyecek, o kendi gücünden hiçbir zaman tereddüte düşmeyecekti.

Yıllar su gibi akıp gitti, sonunda üniversite de bitti. Bir de üstüne cila niyetine “Master” yapıldı. Hemen ardından da harika bir işe girdi. İlk işe girişinden bu güne dek 15 yıl geçti hatta. Şimdi büyük bankaların birinde bilmem birşey müdürü!

“Okul da bitti, yıllardır da bu bankada çalışıyorum. Ama herkes beni eziyor. Ne yapsam hatamı bulmaya çalışıyor, arkamdan kuyu kazmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Toplantılarda ağzımı açıp konuşmak gelmiyor içimden. Ya beni bozarsa birileri? Ya Allah korusun yanlış bir şey söylersem? Elalemin maskarası mı olacağız bir de bu saatten sonra. Yok yok.. Ben biliyorum. Ben işe yaramaz, değersiz kadının tekiyim. Neyin ucundan tutsam elimde kalıyor. Sanki kafamın üstünde bir yağmur bulutu ile geziyorum çizgi filmlerdeki gibi.”

“Çok şanslıyım birçoklarına göre. Mezun olduktan aylar sonra bile iş bulamayanlar varken ben daha diplomamı almadan işe girdim ve tam 15 yıldır da çalışıyorum alnımım akıyla. Daha önümde yıllar var. Bakalım yaşam ne getirecek, nerelere götürecek beni. Her bilinmez kapının ardında mucizevi bir bahçe bulabilirim ama. Olmadı, bir kapıyı kapatır diğerini açarım beğenmezsem. Pişman olmak yok, sadece yola devam etmek var.”

Birşeylerin müdürü olmak, birtakım sınavlardan geçip bazı yolların sonuna gelmek sonra kendine tırmanacak başka bir zirve aramak yetmiyor ona. Daha çok şey bilmek istiyor yaşama dair. Yaşamda seçtiği yolları sorguluyor ama bunu suçlamak için değil anlamak için yapıyor. Neyi bilmesi, neyi görmesi, neyi deneyimlemesi gerekiyorsa onları yaşamına çağırdığını, seçtiği yolların özellikle oraya konduğunu çok iyi biliyor. Alması gerekeni alıp seçtiği yoldan sonra ileriye doğru devam ediyor.

Ne denli değerli bir insan olduğunu biliyor ama kendini diğerlerinden üstün tutmuyor. Hataların insana mahsus olduğunu biliyor ama kendini kimseden aşağıda da görmüyor. Herkes gibi o da. Sadece kendini tanımaya ve varsa onu geri çeken korkuları onları bulmaya ve üstesinden gelmeye uğraşıyor.

Olduğu gibi kabul ediyor kendisini ve bu sayede daha emin adımlarla ilerliyor korkularını arkada bırakarak.
Asıl sınavın
kendini tanıma, kendini bilme
sınavı olduğunun
FARKINDA.
ve bu sınavın kazananı olduğunu çok iyi anlamış durumda.

Kimi zaman birilerini aynamdan görüyorum böyle. Yansımalarımızı sevgi ile kucaklıyoruz işte. Öyle yani…





21 Eylül 2011 Çarşamba

Dengeye Gel



Bir çocuğu gece, diğeri gündüz olan, ikisini birbirinden ayırmaksızın eşit ölçüde sevip kollayan bir anne gibiydi. Geceyi gizeminden, gündüzü netliğinden dolayı sever, bağrına basardı.


Bir dalgalanır, bir durulurdu. O yüzdendi tahmin edilemezliği. “Sağı solu belli değil” derdi kimileri ama asıl en çok “sağı solu belli”ydi. Ne zaman farketse bir tarafa fazlaca meylettiğini hemen direksiyonu kırar, yolu ortalardı.

Hem gülerdi, hem ağlardı aynı anda. Vicdan terazisi ölçülüydü. Merhamet adı altında başkalarına veya kendine acımaktan haz etmez, kimseyi diğerinden üstün görmezdi. Ne çok yüceltip tapardı birilerine, ne de hor görürdü. Adil bir tanrıçaydı göklerden inen.


Her bitişin ardından yeni bir başlangıcın geldiğini müjdelerdi herkese. Sonsuz döngüden haber getirir, yeniden yarışa başlayacak bir koşucu gibi önce ayaklarını yere sağlam basar, şöyle geri çekilip güç alır ve sonra var hızıyla ileri atılırdı. Azimli ve sebatkardı. Yarışların başkaları ile rekabet için değil kendi yolundaki ilerleyişini hızlandırmak için olduğunu anlatırdı soranlara.


İkizlerden biriydi o. Diğer ikizi erkekti, o kadın. Erkek kardeşinin görevi tohum ekmek, onun görevi ise ekilenleri biçmekti. Tek farkları buydu. Bunun dışında o kadar aynıydılar ki isimleri bile farklı değildi. “Ekinoks” demişti birileri kulaklarına isimlerini fısıldarken. Türkçesi daha da bir güzeldi: Gündönümü! Dengeden ve yaşamın sonsuzluğunda haber getirmekle görevlendirilmiş Gündönümleri, biten her mevsimin ardından bir başkasının tüm güzelliği ile sahneye gelişinin müjdecisi olmuşlardı. 

Aynı rahmi paylaştıklarından, herkesten daha adildiler. Geceye ve gündüze iltimas göstermez, herkese eşit yakınlıkta dururlardı.  

Biri “Ben” der Koç’u sahneye çağırır, diğeri “Biz” der Terazi’ye yer açardı. İşte bu yüzden ikizlerden erkek olanı dişi olanının yanına geldiğinde tamamlanırdı ve anneleri o zaman en mutlu günlerinden birini yaşardı. İkisi birarada olduklarında tamdılar bu kardeşler, birbirlerinin öteki yarısı yani aynısı aynı zamanda da aynasıydılar.

Kendi çerçeveleri içinde birbirlerini göstererek aslında yaşamı yansıtırlardı. Biri sıcağı, diğeri soğuğu getirirdi beraberinde. Gece ile gündüzü, sıcak ve soğuğu birbirlerine dost eder, araları bozulmadan birinden diğerine geçişi kolaylaştırırlardı.


O yüzden gündönümlerinde gün olur devran döner; gece ile gündüz eşitlenir, sıcaktan soğuğa, soğuktan sıcağa geçiş olduğundan hava şöyle bir karışır. Meteoroloji haberleri söylüyor bile: Yağmur geliyormuş!

İşte bu ikiz kardeşler yağmurlarla birlikte yepyeni bir mevsimin doğuşunu haber verir; her seferinde yeni bir döngüyü başlatır, tamama erdirir ve sona ulaştırırlar.

Bu gündönümünde “Dengeye gel” diyecek pencerelere vuran damlalar! Duymaya başladık bile tıkırtılarını, öyle değil mi?



19 Eylül 2011 Pazartesi

Hayalim Gerçek Oldu


Bir Hayalim Gerçek Oluyor diye sizi haberdar etmiştim ya hani, işte o hayalim gerçek oldu.

DerKİ ve The Wise'da ilk yazım çıktı!

Türkçe : http://www.thewisemag.com/pdf/The-Wise-Sayi-3.pdf  - - sayfa 43



İngilizce: http://www.thewisemag.com/pdf/The-Wise-Issue-3.pdf - - sayfa 47

Bu ilk yazım "Yerde gazete parçası görse alıp okur" diyerek beni hem okumaya hem de yazmaya yüreklendiren sevgili dedeciğimin ruhuna gitsin!

not: Ayıcık en sevdiğim oyuncağımdı. Farkında olmadan neler öğretmiş bana!

12 Eylül 2011 Pazartesi

Beyazperde



Gökyüzünde Ay o kadar kocaman ve bembeyazdı ki bu manzarayı kaçıramazdı. Sigarasını ve çayını eline alıp balkona çıktı. Sigaranın ucundan çıkan dumanla mıdır nasıl oldu bilinmez o koskoca Ay birden bir sinema perdesine dönüşüverdi.

"Selvi Boylum, Al Yazmalım" vardı sahnede. Güzel filmdi aslında, müzikleri de dillere destandı. İlk ne zaman izlediğini hatırladı ve o filmi izlerken neler hissettiğini... Yüreğinin hangi köşesinin burulduğunu... Asya'yı ve "sevgi emektir" seçimini hatırladı bir kez daha.

Ay, koskoca bir sahneydi artık! Film üstüne film gösteriliyordu. "Gişe rekorlarına imza atmak" ne demekse işte o gerçekleşiyordu bu dolunay gecesinde. Ne de olsa Balık kalkıp gelmişti bilinçaltı uykusundan.

Aşk, derin bir yaraydı eski filmlere göre... İçinde ihanet, arabozucular, saçma sapan yanlış anlamalar, para ve saadet ikilemleri, her işe burnunu sokan acımasız aileler, zengin-fakir söylemleri ve insanları ayıran her ne varsa hepsi vardı. Nedense aşk birleştirmiyor, tam tersi ayırıyordu! Çoğu zaman tek taraflı, çoğu zaman da asla ulaşılamayandı. Ha, bir de verem eden ve öldüren zalim bir düşmandı o. Evlerden uzak olsun daha iyiydi o zaman.

Aşk kötü anlatılmıştı bir kuşağa... Anlatanlar da yanlış biliyordu belki de; onların da pek bir suçu yoktu. Ya da o zamanlar "satan" şeylerin başında "trajedi" geliyordu. "Şimdi de" diye düşündü "kavga-dövüş sahneleri, seks, insanların birbiri ardından tonlarla dolap çevirdiği entrikalı yaşamlar satıyor". Şimdilerde en kültürlü geçinen anneler bile bu tarz "çok satan / alıcısı bol"  dizileri seyrediyor ve hatta çocuklarının da izlemesinde hiçbir sakınca görmüyorlardı. O seyrettiklerinin çocukların zihinlerinde nasıl hatıralar bırakabileceğini ve büyüdüklerinde oynamak üzere kendilerine seçecekleri rolleri bu günün film ve dizilerinden seçeceklerini akıl edemiyorlar mıydı peki? İlle 0-7 yaş arasının "Ay" dönemi yani biliçaltının kodlandığı dönem olduğunu bilmeleri mi gerekirdi?

Aşk yanlış anlatılmıştı işte bir kuşağa...Ne zaman çocukluk arkadaşları ile bir araya gelseler ya yine birinin boşandığı haberini verirdi birileri ya da sınıflarının müzmin bekarların hala evlenecek birini bulamadığını, kaç kere "yüzük attığını" anlatırdı bir diğeri. Eskiden boşananlar sürünün kara koyunuyken şimdilerde mutlu yuvası olanlar parmakla gösteriliyordu.

Onlar küçükken birşeyler ters gitmişti kesin. Yoksa bu Balık kardeş derin sulardaki uykusundan uyanıp Ay'ın parlak ışığına eşlik ederken bu denli sinema sahnesine çevirmezdi gökyüzünü. Kısa sürsün bu dolunay istedi ama biliyordu daha birkaç gün boyunca eski filmlerden izlemeye devam edecek gibiydi. Hepsi tozlu raflardan çıkıp bir bir vizyona girecekti anlaşılan. Neyse mendilini hazırlamıştı; eskiden filmler hep ağlatırdı çünkü.

Birden bir esinti çıktı. Öyle ya artık sonbahara dönmüştü mevsim. Birkaç güne kalmadan ekinoks da kapıdan bakacak, havalar iyiden iyiye serinlemeye, günler daha da kısalmaya başlayacaktı. Sigarasını söndürdü. Zaten kimbilir kaçıncıydı bu sigara. İzlediği filmlere kendini fazla kaptırınca, yanında patlamış mısır falan da olmadığından sigaranın dozunu kaçırmıştı.

İçeri girdi. Film izlemeye doyamamıştı bu gece. Eli onca DVD arasından "The Notebook"a gitti. Herşeyi unutan bir kadın ve asla unutmayan bir adamın harika aşklarını izledi bir de. Hafızadaki eski kayıtları silip yerine yenisini yerleştirmek mümkün olsa bunu yerleştirirdi herhalde zihnine. Ah ne vardı, zihnimizi bilgisayar kullanır gibi formatlayabilsek ve yeni klasörler koyabilseydik içine. "Olsun" dedi! O filmleri seyretmemiz ve belli rolleri oynamamız gerekiyordu demek ki bu günlerin "bugün" olabilmeleri için. Ama ama... Bir dakika yaa!!! Filmin sonunda kadın herşeyi hatırlamıyor muydu??? Belki de mümkündü anılarımızı ışığa dönüştürmek! 

Ertesi gün kızına da o filmi izlettirecek ve onun zihnine annesine öğretilenden bambaşka bir aşk fikri kazıyacaktı. Hep birlikte yepyeni bir aşk bilincine varacaklardı. Eski öğrendiklerini unutacak, yepyeni dosyalarla dolduracaklardı zihinlerindeki boş klasörleri. Bu dolunayın görevi buydu belki de! Eskileri aydınlığa kavuşturup, ışığıyla yıkayıp tertemiz yapacak, yepyeni güzellikleri olgunluğa eriştirecekti. Her zorluğa dayanma değil en zorluğu aşma gücü verecekti.

Aşkların en vefalısını yaşama hakkını görmeliydi herkes kendinde ve en başta kızı "En İyi Kadın Oyuncu Oscar'ı"nı almalıydı büyüdüğünde. Aşk, birilerine doğru öğretilmeliydi artık!    

        

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Hasat Zamanı


Kadın tam vaktinde, tohum zamanında ekmişti eteğindeki tohumları :Koç ayında. İçindeki yaratıcı güce inanarak, Yaradılışın ilk ateşine benzer bir ateş yakarak. Böyle olunca da Güneş ilk parıltılarını esirgememişti tohumların üzerinden. Zaten ona güven duyandan hiç esirgemezdi ışığını ve ısısını. Güvendikçe parlar, parladıkça daha da güvenilirdi.

Sonra sabırla beklemeye koyuldu kadın Boğa ayında. Tohumların içindeki kodu dallarına, sonra da yapraklara iletmesi için zamana, kadının ise bu bekleyişte sadece ve sadece dinginliğe ihtiyacı vardı. Sevgi ile kapatmıştı tohumların üzerine toprağı zaten. Ardından da doğumu bekleyen bir ana şefkatiyle beklemeye koyuldu.

Ümidi bir çocuğun dilekleri kadar coşkuluydu. Gerçi biliyordu; riskli bir işe girişmişti. Tohumun içindeki kodun ortaya nasıl bir ürün çıkaracağını kimse bilemezdi. Belki rengarenk çiçekler çıkacaktı tohumun içinden belki de dikenleri olan bir bitki yeşerecekti. Ama denemeye değerdi bu tohumu ekmek. Tüm riskleri göze alarak girmişti bu işe. Güneşin, rüzgarın, toprağın ve yağmurun bereketine, yaşamın herşeye verdiği nimetlerden payını alacağına inanmış ve ümitle güzel bir ürün beklemeye başlamıştı ektiklerinden. İkizler ayında denge dilemiş, aradığı dengeyi yaşamın bizzat içinde; güneşin, rüzgarın ve yağmurun nimetlerini herkese gerektiği kadar dağıtmasında bulmuş ve anlamıştı.  

Aşkla başlanan her iş, aşkla atılan her adım mutlaka ama mutlaka doğru yönü bulurdu.Aşk, yeşermesi gereken dalları yeşertir, aşılması gereken engelleri aştırırdı. Rüzgarlar sert de esse, yağmurlar doluya da dönüşse bir anne şefkatiyle baktıktan, koruyup kolladıktan sonra ektiklerinin  biçilecek hale gelmemesi imkansızdı. Bir anne gibi baktı ektiklerine Yengeç ayında ve Ay'dan gelen ninnileri hiç esirgemedi onlardan.

İçindeki sonsuz güce inancı o kadar güçlüydü ki riskleri ne olursa olsun tüm bu yaşam sevincini gün ışığına çıkartmanın, kendi sahnesinin prensesi olmanın keyfini yaşamak istiyordu. Zaten Aslan ayına da gelinmişti. İçindeki anne şefkatine güvendiği kadar çocuksu sevinçlerine olan bağı da koruyor, her işinde olduğu gibi bu işte de çocuksu ama büyük heyecanını kimseden saklamıyordu. İçindeki "aslan kral" tüm orman sakinlerine azametini gösterecekti şimdi. 

Ve Başak ayı geldi. Başak ayı hasat zamanıydı. Ektiği tohumlar daha hasat dolunayına gelmeden önce, içlerindeki kodu deşifre etmiş, uzayan dallardan başlarını uzatmaya başlayan çiçekler güzel renklerinin müjdesini vermeye başlamıştı. Belki çiçeklerin arasından çıkan yabani otlar olacaktı. Belki de dikenler çıkacaktı çiçeğin etrafında onu korumak istercesine. Ama kadın işine yaramayan herşeyden kurtulmayı bildiği gibi bu otları ve dikenleri de özenle ayıklayacak, yaşamın içinde kurmaya çabaladığı düzeni bahçesinde de kuracaktı.

Hasat dolunayı geldiğinde bahçesinde rengarenk çiçekler, türlü meyveler, yemyeşil çimenler olacaktı kadının. Sonra da tüm bunları adil bir biçimde paylaşacak, paylaştıkça nelerin daha da arttığını gördükçe yaşama olan inancı daha da çoğalacaktı.

Yaşamın rengarenk kurdelelerle süslenmiş hediyeler getirdiğini biliyordu artık. Tek yapması gereken doğru zamanda doğru hediye kutusunu açmak, her bir kurdeleyi özenle ve sanki ilk defa bir hediye almışçasına heyecanla çözmek, kutunun içinden çıkan hediyeye hak ettiği değeri vermek ve hediyeyi getirene şükranda kusur etmemek gerektiğini biliyordu.

Doğru zamanda ekip doğru zamanda biçmekteydi yaşamın sırrı. Ve işte şimdi hasat zamanıydı!      



10 Ağustos 2011 Çarşamba

BOŞLUK



Herkes ama herkes varoluşunu anlamlandırma çabası içinde. Aslında herkes kendini keşfetmek istiyor. Arzularını, korkuları, herkesten hatta kendinden bile gizlediği en mahrem yanlarını öğreniyor herkes. Yolunun üstünde bunlarla bir bir karşılaştıktan sonra ise hepsi ile helalleşip devam edebiliyor gerçi ama mesele o karşılaşma anlarını nasıl atlatıldığında yada atlatılamadığında.



Atlatan yoluna devam ediyor ve bir sonraki engeli aşmak üzere koşuya devam ediyor. Atlatamayan ise engele ayağı takılıp düştükten sonra ya kalkıp devam edebilir koşuya yada yarıda bırakabilir o kat ettiği yolu ve taaa en baştan aynı deneyimleri yaşamaya aday bulabilir kendini.

Engeli atlayanlar, cesaretlerini herkesten önce kendilerine ispat etmenin verdiği hazzı yaşarlar. Öyle ya, bazen yolda boylarından büyük engeller bile aştıkları olmuştur. Her aşılan engel kendilerine olan güvenlerini daha da bir sağlamlaştırmıştır. Öyle de olmalıdır zaten. Korkularının üstünden bir bir atlayan, arzularını ardarda gerçekleştiren bir insanın mutlu olmak en doğal hakkıdır.


Hiçbir engeli aşamayan koşucular da vardır bu çetrefilli yolda. İçlerinde kocaman boşluklar vardır onların ve onları hafifletmek yerine ağırlık yaratıyordur bunlar.

Koskocaman, anlamsız boşluklar...
        Kimi zaman dolduğunu sanarlar içlerindeki boşlukların.
             Sonra dolmadığını görürler.
                      Bir an gelir, boşlukların dolmadığına aldırmazlar.
                           Sonra bir mucize oluverir, boşluklar doluyor zannederler.
                    Dolabileceği için sevinirler...
Yine dolmadığını görünce bu sefer aldırmadan edemezler...

booooşluk..


Dolduracak olanı bıraktığında yerine neyi koyabileceğini bilemediği, henüz bulmadığı, bıraktığında daha da büyüyeceğini hissettiği boşlukları vardır elbet herkesin.


Sonra bakar insan olmuyor böyle, biraz gözü karartıp atlamaya niyet eder.
Ve yine boşluk...

booşluk...

boooşluk...

Bir süre havada kuş misali süzülmek gibi, denize dalıp kendini o uçsuz bucaksızlığın kollarına bırakır gibi.

Booooşluk!

Huzurlu bir yandan, bir yandan da ürkütücü. Bir yandan özgürleştiren, diğer yandan en zalim hapishaneye tıkan.


Bazı engellerde takılıp bazılarını aşabilenler ümit vaad ederler elbette. Eninde sonunda bütün engelleri aşıp bütün boşlukları doldurabilecek, dolmayanları kapatıp yerlerine yenilerini yerleştirebilecekler onlardır.


Pek değerlidir ama bu boşluklar. Dolduklarında cümleye anlam katan onlardır. Önceleri beğenmediğimiz boşlukları gün olur severiz emin olun, seviniriz içine doldurabildiklerimiz için. Bazen de boşaltabildiğimiz içindir sevinmemizin nedeni. Dolu halinin bir faydası olmamışsa boş kalması daha yeğdir ne de olsa..Hakkı olan değeri verebilmek gerekir boşluklara...Herkesin hakkını vermek gerekir!

İngilizce sınavlarında vardır ya hani “Fill in the blanks” soruları. İşte oradaki gibi “Ben” ile başlayıp gerisini sıfatlarla doldurmaya kalkalım desem, ne dersiniz? Hadi bakalım, açık yüreklilikle: “fill in the blanks”

Ben ...


Ben ...


Ben ...

Sonra da boşluklara koyduğumuz sıfatlara uygun yaşamak gerekir ama yoksa doldurulan boşluklar küser bize ve gidip bir yerlerde bırakıverirler o güzel sıfatları.

Kendi boşluğunu tamamlamaktadır mesele. Kendi engellerimizi aşmak, kendi değerimizi biçmek, kendi korkularımızla yüzleşmek, kendi arzularımızı gerçekleştirmek içindir onların varoluş nedenleri. O yüzdendir ki kimse kimsenin boşluğunu dolduramaz...


“Sen ...” yoktur asla.

Herkes kendinden sorumlu, herkes kendi kabındakilerle değerlidir!

Herkes bir noktadan sonra kendi engelini kendi aşmalı, tüm boşluklarını en iyi seçenekle doldurmalıdır!

Yanıtın doğru veya yanlış olması zaman içinde gösterecektir kendini ama sınavda boş kağıt vermekten iyidir. Öğrencinin dersler konusunda bir çaba gösterdiğini kanıtlaması gerekir öğretmenine...

O halde ben ilk boşluğu doldurup "Ben değerliyim" diyorum.. Gerisini de zamanla dolduracak, günahıyla sevabıyla kendimi gerçekleştirecek ve ne pahasına olursa olsun tüm engelleri aşacağım.

Herkes bir boşluk doldursun bugün ve ona saygıda kusur etmesin, dolu haline hürmet göstersin!

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Bir Hayalim Gerçek Oluyor


İnsanlar kimi zaman mutsuz olduklarından, yaşamın sıkıcılığından, işlerindeki ve özel ilişkilerindeki boşluklardan söz ederler bilirsiniz. Yaşamının gayesini bilemediğinde, içinde çağlamakta olan ırmağın farkına varamadığında düşer insan bu girdabın içine.

Aslında farketmek için işaretleri takip etmek yeterlidir. Zaman zaman kendini gösteren bu işaretler siz onları farketmediğinizde ışıklarını söndürüverirler ama hep oradadırlar. Siz farkettiğinizde o ışık yanacak, yeniden parlayarak etrafı daha net görmenize yardımcı olacaktır.

Benim de kimi zaman farkedip yaşamın gürültüsüne çok kapıldığım için hemen unutuverdiğim, kimi zaman da hiç anlamayıp fırsatları kaçırdığım nice işaret oldu yolumun üstünde. Bir hayalim gerçek oluyor diyorum ya, şimdi size onun işaretlerinden söz edeyim mesela.

İlk işaret: Daha ilkokuldan başlayarak kompozisyon derslerinin prensesiydim. Hele ortaokul ve lisede öyle yazılar yazardım ki benden sonra aynı okulda okuyan kardeşim Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerinin "Ablan ne güzel yazılar yazardı kerata, sen de ondan biraz birşeyler kapsaydın" şeklinde serzenişlerine maruz kalırdı. Hatta bir öğretmenim bana gazetecilik okumamı önermişti ama o zamanın aklıyla ve küçük şehrin imkanlarıyla hangi okulun ne anlama geldiğini pek bilemediğimden bu öneriyi kulak ardı etmiştim. Benim için meslekler doktorluk, avukatlık, mühendislik ve öğretmenlikten ibaretti neredeyse o zamanlar üstelik .

İkinci İşaret: Babam eczacı olmamı isterken ben gidip Mütercim Tercümanlık gibi benim dönemimde daha yeni yeni adı anılmaya başlayan bir bölümde okudum. O zaman için bu bölüme gitmemin nedeni, hiç ders çalışmadan ve sınav stresi yaşamadan hem de ülkenin en iyi okullarından birine girebileceğimi bilmemdi. Aklımca, uyanıklık yapmıştım. 

Üçüncü İşaret: Hayatıma astrolojinin girmesiyle birlikte ünlü bir astroloğun aylık burç yorumlarını Türkçe'ye çevirmeye başladım. Bunu yapmadaki gerekçem astrolojiyle biraz daha içli dışlı olabilmekti. Aynı zamanda bu astroloğun keyifli diline bayılıyor, onu daha çok insan okusun ve bunda benim de bir payım olsun istiyordum. Ardından ülkenin önde gelen astrologlarından birine yardımcı olma fırsatı buldum. Bu süreçte bir taraftan astroloji öğreniyor, diğer taraftan da bilgiyi bilenden bilmeyene aktarmada aracı oluyor, dilleri birbirine dost ediyordum. 

Dördüncü İşaret: Dışarının gürültüsünden uzaklaşıp içerinin dinginliğini tatma ihtiyacı ile astrolojinin yanısıra çeşitli eğitimler ve meditasyonlara gider oldum. Acmos, reiki, aile dizimi, değişim-dönüşüm nefesi, geçmiş yaşam terapisi, meleklerle ilgili çalışmalar derken etrafımdakilerin beni "bir garip" görme riskini göze alarak bir çeşit arınma veya daha doğrusu kendimi keşfetme sürecine girdim. 

Beşinci İşaret: Rahatlamak ve konuşarak anlatamadığım bazı şeyleri yazarak aktarabilmek için bir blog açtım, adına da SibelAlem dedim. Yazdıkça rahatlıyor, rahatladıkça yazıyordum. Bazen anlatımlarımda fazlasıyla sembollere dayanıyordum ama öyle herkes anlasın diye de bir derdim yoktu. Ortalamanın üstünde bir zekaya sahip olduğumu düşünsem de yazarken zihnimi değil kalbimin sesini dinliyordum. Duyduğum ufacık bir söz yada gördüğüm güzel bir kare ile birlikte ilham perileri uçuşuyordu yüreğimde ve ellerindeki sihirli değneklerden altın renkli tozlar dökülüyordu sayfama.

Birden işaretleri anlamlandırma aşamasında buldum kendimi. Hiçbir şey gereksiz yere konmuyordu içimize. Demek ki misyonum - yükselen İkizler'in de etkisi var tabii - bilgiyi aktarmaktı. Bunun için seçtiğim yol, Babil'de ayrılan dilleri biryerlerde buluşturmaktı ama özellikle de spiritüel konularda. Sırf sınavı rahat kazanacağım için üniversite eğitimimi dil üzerine yapmamıştım ya. 

İnsan donanımının farkına daha kolay varıyor, aynaya bakması bile yeterli oluyor kimi zaman. Ancak yazılımını farketmesi için belli kodları kavrayabilmesi gerekiyor. Ve öyle bir şey ki, yazılımınız zamanla donanımınızı da etkilemeye başlıyor.

Gittiğim bir atölye işaretlerin ve kendi yazılımımın kodunu çözmeme daha da yardımcı oluyordu. Hangi enerjilerle doğduğumu, nelerin bedelini ödediğimi, nelerin ödülünü aldığımı daha net görüyor, bir yandan da aslında iradem sayesinde herşeyi en hayrıma olacak şekilde dönüştürülebileceğimi, bazı konularda biraz daha cesur olmam gerektiğini, ilk adımı atmanın utanılacak birşey olmadığını, hayattaki en büyük mutluluğun insanın kendini gerçekleştirmesi ve bunu yapabilmek için önündeki engelleri bir bir aşması gerektiğini öğreniyordum.

Değişim-dönüşüm süreci kendini yazılımımdaki farkındalıklarla ve yine işaretlerle göstermeye başladığında artık işaretleri daha ışıkları sönmeden farkedebilmeye başlamıştım. Gerçi her alana uygulayabildiğim bir teknik olduğunu söyleyemem ama şimdilik bir hayalime ulaşmamda yolu bana bu ışıkların gösterdiğini söyleyebilirim. 

Yukarıdaki tüm işaretler bir yapboz tahtasındaki parçalar gibi biraraya geldiler.  Spiritüel Aktüel Yaşam Portalı sloganına sahip bir internet dergisinin yurtdışına açılma çalışmalarının içinde çevirmen olarak buldum kendimi. Artık "bilge" bir çevirmendim! Nasıl olduğu uzun hikaye ama emin olun, buna birçokları tesadüf der. Oysa ben bunun benim yolum olduğuna ve ben işaretleri farkettiğim için önümde bu yolun belirdiğine inanıyorum. Kimbilir belki şimdi çevirilerle önümde açılan bu yol ileride beni daha farklı yerlere de götürebilir.    

İşaretleri izleyerek geldiğim noktada bir hayalim gerçek oluyor. İnsanlık için ne derece önemlidir bilemiyorum ama benim için büyük bir adım çünkü tüm işaretleri bir sepete koyabildim bu sayede.

Hayalim gerçek olduğunda pek tabii ki bunu ilk sizlerle paylaşacağım.  Yazdıklarım, çevirdiklerim ve yaptıklarımla beni garipsemeyen ve hatta beni motive eden, bu yolda devam etmem için yüreklendiren, ileride bir gün beni bambaşka bir yerde görmeyi ümit eden, hayallerimin gerçekleşmesine dilekleri ile yardım eden dostlarla...

Darısı diğer hayallarimin başına. İşaretleri çözmeyi az çok öğrendiğime göre, ışıkları sönmeden görebilirim umarım onları da. O muhteşem filmdeki "Bulanlar arayanlardır" sözünün izindeyim. Aradığım her mutluluğu bulmayı umuyorum. Ve tabii ki sizler de bulun istiyorum.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Kantarın Topuzu Kaçmadan


21 Mart’ta Koç’un ateşi ile harekete geçen güçlü enerjiyi Boğa’da topraklayarak güçlendirmiş ve ayaklarının yere basmasını sağlamış, İkizler’in keskin zekası ve yerinde duramayan heyecanı sayesinde de aksiyona dönüşmesini izlemiştik hep birlikte. Kimimiz farketti olan biteni ve doğanın ritmiyle birlikte geliştiğini farkederek şükretti. Farketmeyenlerimiz ise “bana birşeyler oluyor ya hadi hayırlısı” demekle yetindiler. Herkesin hemfikir olduğu şey ise artık herşeyin çok hızlandığıydı, zamanın ve dolayısıyla da olayların.

Şimdi de Aslan’ın ateşi tepemizde bütün ihtişamıyla parlarken, Koç’un başlattıklarını OL’durmamız için ısıtıyor bizi. Koç’ta tohumu atılan her ne ise şimdi Güneş’in enerjisi ile doğmaya hazırlanıyor. Sancılı olmaması için bu doğumun Merkür yardımda, merak etmeyin. Geri geri durarak içe dönmemizi, acele etmeden doğumu beklememizi istiyor bizden. Sabrı öneriyor ve ne tesadüf ki oruçla birlikte sabrı öğrenmeye çalışıyor ve dengeye getirmeye niyetleniyoruz kendimizi. Neyi neden yaptığımızı bilerek aydınlanmanın ve varlığımızı üstlere taşımanın zamanı şimdi.

Ruhumuzun ihtiyacı ile bedenimizin ihtiyacını dengeye getirmemiz isteniyor bizden. İkisinin de esiri olmamamız gerektiğini ve ancak dengelendiğimiz zaman Aslan yaratımının gerçekleşeceği anlatılıyor aslında. Güneş’in yaşam verebilmesi için en derin arzularımıza önce kendini bilip, dengesini bulması gerekiyor insanoğlunun.

Sonra Aslan’ın ardından Başak gelip şifalandıracak ve Terazi de yeniden denge ve güzellik getirecek gerçi ama şimdiden hazır sevgi söz konusu olmuşken Aslan’la ve kalp çakrası ışıldamak isterken, Aslan’a şansların en büyüğünü tanımamız gerekecek ve bunu da ancak dengemizi sağlam tutarak yapabileceğiz. Tüm yaşam bizim hayrımıza olacak şekilde çalışıyor, yeter ki biz onunla senkronize olmayı başarabilelim.

Dengeyi kurmak sadece kendi içimizle değil dışımızdaki dünyayla da ilgili. Kimseyi yargılamamak ve kınamamak gerektiğini, “asla” demenin çok büyük hata olduğunu çoğumuz kınadıklarımızı yaparak ve “asla yapmam” dediklerimizi şu veya bu şekilde deneyimleyerek öğreniyoruz. Sizin de başınıza gelmiyor mu bunlar? İşte herkesin bangır bangır söylediği ama özünü kavramakta zorlandığı hoşgörü böyle bir şey.

Karıncayı takdir etttiğimiz kadar Ağustos böceğini de sevmeyi öğrenelim, herkesi bir amacı var ve herşey gerekli. Şarkı söyleyip dans etmek de lazım, çalışıp didinmek de.

Bizden olmayanı sevmeyerek ve bizimle aynı düşünceleri paylaşmayanları yok sayarak yarattığımız sanal “bizlik” dünyasından hepimizin BİR olduğu, asıl gerçeklik olan “birlik” dünyasına adım atma zamanı. Aslan haritanızın hangi alanında yer alıyor bir bakın ve o alandan başlayarak kimliklerinizden ve öğretilen korkularınızdan sıyrılın. Dengeli bir şekilde ilerlemek için güzel bir ay olsun Ağustos ayı...

Kalp çakranız ışıldasın ve sizden çıkıp her yöne uzansın ışınları, size de her yönden sevgi aksın Aslan ayında, Güneş'in ışınları doldursun içinizi ve sizden geri yansısın...ve durmadan devam etsin bu döngü. 

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Su ve Ateş



Sıcaklarla kavrulurken ne kadar ihtiyaç duyuyoruz buz gibi bir bardak suya? Limonatalar, dondurmalar, biralar derken dışarının ısısı ile içerininkini dengelemeye çalışıyor, boynumuzun tutulma pahasına klimalar sayesinde rahat nefes alıyoruz. 


Sanıyoruz ki soğuk sıcağı, sıcak da soğuğu sevmez; o yüzden de birinden korunmak için diğerine sığınır insan.

Aslında çok severler birbirlerini ama bazen sevip de söyleyemezler işte. Biri buz olur donar köşesinde, diğeri ateş olur yakar kendiyle birlikte etrafındakileri de.

Hatta buz en çok ateşi sever, unutmayın bu sözümü! Ateş gibi kimse eritemez çünkü onu, özünü yitirmeden dönüştürüp bir halden diğerine geçiremez.

Birbirlerinde yok olabilen ve ironik bir biçimde birbirlerinin varlığı nedeniyle anlam kazanan bu ikilinin aşkı zordur da o yüzden onları dost değil düşman sanar çokları.

Ateşin buzu eritmesi iyidir ama buzun suya dönüştükten sonra ateşi söndürmeye yeltenmesindedir kötülük. 

Ateş de dikkatli olmalıdır ama. Buzu suya dönüştürmesi, katılıkları ve kalıpları eritmesi iyidir ama fazla ileri gidip suyu buharlaştırması yok eder ötekini.

Herkes kendi özündeki cevheri yaşatabilmelidir kendi olabilmesi için. Suya dönüşüp ateşi söndürmek, çok ısıtıp suyu buharlaştırmak bencilliktir olsa olsa. Mesele suyun buza ve buhara dönüşmesine, ateşin de sönmesine engel olmaktır. Herkes kendi bildiği dilde ifade edebilmelidir kendini. Kimi su olup akmalı, kimi ateş olup yakmalıdır.

Bu sıcak günlerde bir yandan buzlu içeceklerimizi yudumlarken bir yandan içimizdeki ateşi söndürmemeye  bir yandan da yüreğimizin buzlarını eritmeye bakalım. "Bulanmadan, donmadan akmak" için...

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Bir Tür Manifesto


"Bugünlerde gökyüzünde olanlar beni nasıl etkileyecek,  neler gelecek başıma" diye sorup durmayın, ne olur? Ne kahinim ne de başka birşey... Durugörürlüğüm, duruişitirliğim de yok, olsaydı keşke ama maalesef. Ben bilmem sizin başınıza ne geleceğini, kendi yaşamımın bir saniye sonrasını daha bilmezken... Tüm herşey "bu an"da olup biterken ve "bu an"ın sonuçlarının yarını yazdığını bilerek hele hiç ama hiçbirşey diyemem.

Üstelik astrolojiyi de bir kehanet ilmi olarak görmekten, köşebaşı falcıları ile astrologları - ki ben bir astrolog değilim, sadece gönüllüsüyüm - aynı kefeye koymaktan da vazgeçin. Gerçi öyleleri var ki, bakla atıp "a be, at bi beşlik söyleyeyim sana geleceğini" diyenlerden farklı değiller, üstelik onları "bi beşlik" de kurtarmıyor,  umut peşinde koşan nice insan paracıkları akıttıkça akıtıyor zamane falcılarının ceplerine. 

Göklere ait bir saat, pusula veya termometre gibi birşey bu astroloji denen şey. Olayların ve kişilerin saatini, yönünü, derecesini gösteriyor sanki. Ha, sıcakta palto ile gezmek isterseniz gezersiniz, bu size kalmış ama hava durumunu izleyip ona göre tedbir almak gibi birşey astrolojinin yolunu izlemek. Yani yağmur yağabilir diyorsa havayı koklayan adam, gökleri dinleyenler de birşey dedi mi dinlemekte fayda var. Gerçi kimi durumda yağmurun yağacağını bile bile de ıslanıyor insan. Islanması ona kuru kalmanın önemini ya da ıslanmanın da güzel olduğunu göstermek istiyor olabilir. Bir alacağın varsa hayattan alıyorsun her şekilde, ister yarın havanın nasıl olacağını  bil ister bilme. 

Göklerden gelen etkiler ne olursa olsun, herkes kendinden sorumlu ve herkes kendi ektiğini biçmekle meşgul, farkında olsa da olmasa da.

Her yeni doğan bebek de vaktini bilip çıkıyor bir önceki yuvasından yeni evine. Hiç uğraşmayın sezaryen gününü ve saatini belirlemeye kalkıp Tanrıcılık oynamaya. Herşey belirlendi, her bebek biliyor ne zaman gözlerini açacağını ve hatta her can biliyor bu yaşama ne zaman elveda diyip sonsuzlukta salınmaya başlayacağını yeniden. Bu arada geçen zamanda ise özgür iradeler giriyor devreye. İşte o zaman Satürn sopasını gösterdiğinde, Venüs Ay ile dansettiğinde, Neptün sislendirdiğinde zihninizi veya Uranüs beklenmedik sürprizler hazırladığında size ne yapacağınız size kalmış, kimse ama kimse size söyleyemez geleceğinizi. Herşeyin sorumlusu sizsiniz bre insanlar, neden her işte olduğu gibi bir günah keçisi veya bir lider ararsınız kendinize de kurtarıcının da şeytanın da içinizde olduğunu kabullenmezsiniz?!

Aslında ben ne yazacaktım ama nerelere geldim. Güzel kızımın doğum günüydü birkaç gün önce! Bana ve doktoruma sorarsanız - bundan 8 sene önce - normal doğum yapacak, ilk nefesini ve ilk ağlayışını duyacaktım. Oysa şartlar farklı gelişti, sezaryen Hızır gibi yetişti ve 29 Temmuz günü biçildi doğumgünü olarak. Yine zamanın çarkları ve gökyüzünün saati tıkır tıkır işledi ve 29 yerine 23 Temmuz 2003'te prensesim doğdu.

Herkes birşeyler planlıyor, tarih ve zaman belirliyor ve herşeyin bu iş planı dahilinde ilerleyeceğini bekliyorken mücbir sebepler çıkıyor ortaya ve bu durumlarda en katı sözleşmeler bile fazla tartışmaya gerek kalmadan fesih edilebiliyor işte.

Güzel kızım da aslında ileride hatırlamanın bana üzüntü vereceği bir tarih olan 29 Temmuz'da değil de Ay'ın ve güney ay düğümümün Boğa burcunda ve onikinci evimde olduğu gün dünyaya geldi. Demek ki öyle belirlenmişti zamanı. Demek ki Aslan kızımın yükseleninin Akrep olması gerekiyordu göğüs gerebilmesi için her güçlüğe ve bir Aslan gibi asil ve sahnede, bir Akrep gibi sezgisel ve derin olması gerekiyordu farkına varması için yaşamın ve olgunlukla anlaması için herşeyin bir nedeni olduğunu. Demek ki sadece Allah bilirmiş neyin ne zaman olacağını, bana nasıl bir evlat vereceğini, ona nasıl bir anne ve nasıl bir baba gerektiğini. Ve bu bebeğin hangi semavi enerjiler altında doğması gerektiğini elbette.

Kısacası neymiş efendim, astroloji aslında en İlahi ilimmiş. Yaradan'ın evreni ve insanı içine oturttuğu düzenlerden biriymiş. Farketmemiş miydiniz şimdiye kadar? Demek ki siz hep magazin astrolojisi gördünüz ve herşeyi 12 burca indirgediniz şimdiye dek. O zaman hem birilerine "neymiş halim?" diye sormadan önce hem de yargılamadan infaza geçmeden önce neyin ne olduğunu bilin, ne bileyim önce biraz araştırın falan da ona göre dile gelin. Mesela bir bakın da tarihin ilk astrologlarının ünlü matematikçiler ve astronomlar olduğunu öğrenin.

İyi ki doğdun bu arada güzel kızım! Tam olması gerektiği gibi, olması gerektiği zaman oldu herşey!

Ha yine de merak ediyorsanız sizi nelerin bekleyebileceğini - beklediğini demiyorum dikkat edin! - her ay Susan Miller'ın yorumlarını okuyabilir, keyifle başlayabilirsiniz yeni gelen aya. Biraz da reklam yapalım değil mi ama? O zaman Susan Miller aylık yorumlarının Türkçesi için: http://www.astrolojist.com/

8 Temmuz 2011 Cuma

İmdaattt!


Öncelikleriniz başkalarının hele de çalıştığınız yerin öncelikleri arasında değilse siz motivasyonunuzu ne kadar yüksek tutabilirsiniz bilmem ama benim sabrım taşmak üzere!

Sanki aslında çok güzel bir maç olacaktı ama yok efendim saha müsait değildi, oyunculardan sakatlananlar vardı, şike iddiaları motivasyonumuzu bozmuştu gibi sebeplerle 90 dakika bitmek bilmiyor ve top yuvarlak olduğunu her an biraz daha ispatlıyor. Sonuç olarak şutlar isabetli değil, hakem de taraf tutuyor üstelik. Ayağıma top geldiği yada türlü çalımlarla araya girdiğimde hakem hemen düdüğü çalıyor ve topu karşı takıma veriyor.

Peki beni neden bu takıma aldılar acaba? Bir de sözüm ona iyi de bir transfer olmuştu benimki zamanında... Peh, kendileri bilirler tabii... 

İyi de tam anlamıyla çat diye çatlamak üzereyim. İmdat diye bağırmak istiyorum ama sesim çıkmıyor. Bu bir kabustur diye umuyorum, çok yakında uyanırım herhalde. Biri beni çimdiklesin en iyisi, eğer bir kabussa uyanmış olurum, değilse de belki bir çare bulmak adına harekete geçerim.

Çare ne peki? Yeniden benzer arayışlara girmek, sil baştan aynı şeyleri yapmak ve sonra yeniden aynı kısır döngü içine girip boşa pedal çevirmek mi? Yoksa savaşçı Athena gibi direnmek mi şu an bulunduğum savaş meydanında? Ya da aslında bana anlatılmak istenen bir şey var da ben mi görmüyorum? "Hayatta tam da olmak istediğim yerdeyim" olumlamalarım işe yaramalıydı sanki şimdiye kadar. Bu mu olmak istediğim yer? Biliyorum olmadığını ama olmak istediğim yere kanat açmak için yeterince cesur mu değilim?

Kimi onca kariyeri bir kenara itip seyyar kelle söğüş işine, kimi Sultanahmet'te turistlere dilimi 4TL'den dilim karpuz satma işine girmeyi bile göze alırken ben neden duruyorum ve yıllardır beni çağıran yere gitmiyorum hala? Üstelik "kariyer" kelimesi de her geçen gün anlamını yitirip gözümden düşerken sürekli, neden hala tutunuyorum sahip olduğum isimlere?

Oysa 6. evimdeki Akrep hizmet alanımı ne güzel de anlatıyor, 12. evimdeki Boğa da bu işi zaten çok öncelerden bildiğimi, dördüncü evimdeki Aslan da bu işin sahnesinde olan bir ruh olduğumu söylüyor. Yükselen İkizler bir taraftan da elçilik görevi veriyor hem de. Ne bekliyorum o halde? Onun da yanıtını biliyorum gerçi, birbaşka yanımın sürekli güvenlik arayışında olduğunu yani.

Temmuz'da böyleyse önümüzdeki ay Merkür gerilerken halim nice olacak diye de tırsıyorum da bir yandan. Yine de 7.evimdeki Yay özgürlüğe çağırıyor beni, onun elini tutup uçsam şöyle bir ne iyi olacak. Merkür gerilerken de tutar elini giderim Yay'ın, hiç tereddüt etmem aslında.

Yoksa her geçen gün artan can sıkıntısından biraz daha şebeklik yapmaya devam edecek, müptelası olduğum meditasyon seanslarının bile hayrını göremez hale geleceğim. Silkinip kendime gelmem lazım biliyorum, "ha gayret" diyorum kendi kendime. Biraz daha sabır belki lazım olan, sonra zaten önümdeki yol net bir şekilde ikiye ayrılacak ve ben birinden birini seçeceğim. Hayrıma olan yolu seçme gücü istiyorum şimdilik ve o yol netleşene kadar sabır diliyorum kendime!

Offff, Ya Sabır gerçekten...Hem de tam 298 kere!!!



4 Temmuz 2011 Pazartesi

Herşeyi Olan Kız



Küçük bir kız çocuğu yaşardı çok eskiden. Hepimizin çocukluğu gibiydi onunkisi de. Bir ayıcığı vardı mesela. Kimilerinin saçını taramayı çok sevdiği bir bebeği, kimilerinin elinden düşürmediği hani geri çekince ileri doğru fırlayanlardan kırmızı bir oyuncak arabası olurdu ya, onun gibi bizim kızın da bir ayıcığı vardı heryere yanında taşıdığı.

Uzun yıllar boyunca nereye giderse götürdü ayıcığını; kimi zaman gezmeye gittiklerinde, kimi zaman otobüste unutuldu o ayıcık ama her seferinde sadık dostuna bir şekilde kavuştu. O peluş ayıcığı kim bulsa, bilirdi bizim kıza ait olduğunu ve hemen bu iki dostu biraraya getirmek için elinden geleni yapardı. Böyle bir şeydi çocukluk zaten, herkes sen mutlu olasın diye seferber olurdu!

Gel zaman git zaman küçük kız büyüdü, peluş ayıcık ise yaşlandı. Artık ayıcığı çamaşır makinesinde yıkamak veya lime lime olmuş tüyleri daha fazla yolunmasın diye  el değmemek de kâr etmiyordu onu adam etmek için. Küçük kızın annesi, her annenin çocuklarından habersiz yaptığı gibi bir "oyuncak temizleme operasyonu"yla ayıcığı evden postaladı. Küçük kız çok üzülmüştü buna ama yapacak birşey de yoktu. Ayıcığın bu operasyon sonrasında nerede olduğunu hiçkimse bilmiyordu. Hem ayrıca artık bu iki dostun birarada kalmalarında bir lüzum görmüyordu kimse belli ki, kapıyı çalıp "ayıcığınızı bulduk" diye gelen de olmuyordu.

Ayıcığıyla olan ilişkisinden öğrenmesi gereken birşey vardı belki de küçük kızın: Miadını dolduran herşeyin yaşamından çıkabileceği ve bunun doğal bir süreç olduğu!

Bunu erken yaşta öğrenmişti küçük kız...Büyüdükçe de yaşamından çıkan diğer şeylere ilk başta üzülse de sonra büyük bir olgunlukla durumu kabul etmeyi bildi. Belki de en çok hiçbir şeye fazla bel bağlamamayı öğrenmişti.

Kocaman olmuştu artık. Yaşamından ayrılan ve yaşamına katılan ne çok şey olmuştu o yaşa gelene kadar. Hiçbir şeyi sahiplenmemesi gerektiğini biliyordu şimdi.   

"Benim şuyum var, buyum var" demiyordu artık ama: "Herşeyim var" diyordu nedense.

"Yaşına başına bakmadan neler yapıyor" diyenlere inat, kafasına papatyalardan yapılmış bir taç taktı. Onun herşeyi vardı çünkü, taçsız kraliçe olmaktansa tacını da takmıştı kendi kendine. Bu yaşamda eğer sahip olduğu birşey varsa o da şimdiye dek dokunduğu diğer yaşamlardı ve olmaya da devam edecekti.

Bu yüzden hem hiçbir şeyi yoktu, hem de herşeyi vardı!

18 Haziran 2011 Cumartesi

Tatil - Bölüm 1


İçinden gelenleri geldiği gibi yazan blog yazarınız yarından itibaren tatilde...Hatta yarın öğlen saatleri itibariyle kızgın kumlardan serin sulara atacak kendini. Şöyle koskoca bir hafta dinlenecek; bir yandan kitabını okurken bir yandan sevdiği şarkıları dinleyecek, kah limonatasını kah bailey's veya mojitosunu yudumlayacak ama bir fincan çayın tadını da asla hiçbir şeye değişmeyecek.

Mars'ın İkizler'e, Güneş'in Yengeç'e girişini Akdeniz sahillerinde kutlayacak, asıl önemlisi Yaz Gündönümünü yazlık bir mekanda karşılayacak. En uzun gündüzü en güneşli yerde geçirip tüm yıl için içini güneşle dolduracak ve şöyle bir ooh diyecek.

Döndüğünde ise gündüz feneri gibi aranızda dolanarak hepinizi çatır çatır çatlatacak.

Sizler bu arada başka blogları okuyacak, kimin içinden neler geçermiş öğrenecek, bazılarından kendinize bir pay çıkarırken bazılarını çerez niyetine tüketeceksiniz. Kiminiz işinin gücünün peşinde, kiminiz kırık kalplerin kuytularında, kiminiz yeni dilekleri için yeniayın peşinde ve 1 Temmuz'da Yengeç burcundaki son tutulmanın size neler getireceğini merak ederek bir haftayı daha bitirecek.

Döndüğümde burada olun; birbirimize anlatacak yeni öykülerimiz olsun. Ben oraları anlatayım size, siz de bana buraları... Ve sakın ha kıskanmayın bronz tenimi. Ben doğuştan bu renkteyim, özel bir formülüm yok yani ;)

Ha bir de, kızımın şiirini de aşağıda kopyalayım da olsun bitsin ve haydi tatil başlasın.

TATİL
Karneler alındı/ Hepsi 5 çıktı/ Okul bitti/ Tatil başladı.
Sevinç ve üzüntü ile / ama en çok heyecanla/ Yeni başladı!
Begüm

12 Haziran 2011 Pazar

Dönüyor Başım Yine


Bir ayağını düne basarken yarını belirliyor diğeri ve bugün çıkıyor ortaya. Düne basan ve bugünü değerli kılarak yarını hazırlayan sensin. Dünle giden ve şimdi yeni şarkılar söyleten, her yeni şarkı ile bir sonraki basamağa taşıyansın kendini.
Bir elin yukarıda, diğeri aşağıda. Aldığını veriyor, kendine hiçbir şeyi saklamıyorsun. İletensin sen ve göğü yere indiren! Bir elin göğe bakıyor, diğeri yere. Ortasındasın her ikisinin. Tam merkezindesin dünyanın ve merkezde kalarak yaşamın içinde akmak, ne gökten ne de yerden kopmamak hedefin.

Dünyanın eğildiği gibi güneşin ekseni üzerinde sen de başın eğik dönüyorsun ama dimdiksin özünde. Sadece herşeyle bir olduğunu bilmenin alçakgönüllülüğünü ama bir taraftan da o büyük şerefini yaşıyorsun. Kimsenin diğerinden üstün olmadığını, insanın her haliyle ve her kimliğiyle çağrıldığı noktadasın.

Herşey gibi dönüyor, dönüşüyorsun her an. Enerji üreten bir jeneratörsün bu halinde. En küçük zerreler gibi, çakralar gibi, vücudunda dolaşan kan gibi, gezegenler gibi, nefes alıp vermek gibi, yaşamın kendisi gibi...Gecenin gündüze, yokluğun varlığa, ümidin aşka dönmesi gibi.

Bir girdapla derinine inebilirsin dehlizlerin veya bir hortumla göğe yükselebilirsin. Senin elinde hepsi. Korkuların, hırsların ve yere ait ihtiyaçların içinde dönersen başka ümidin, sevginin ve göğe ait sonsuzluk bilincinin içinde dönersen başka. Sensin gideceğin yönü belirleyen, saat yönünde mi tersine mi döneceğine karar veren. İlerlemeyi seçen de sensin, geri kalmayı da. Veya her yanlış saat gibi günde iki kez doğruyu gösterip aldatıcı olmayı da.  Akrep ve yelkovan da herşey gibi bir amaçla dönüyor.

Kimbilir, bazen karıştırıyorsun bile. Dönen sen değilsin de senin etrafındakiler belki de. Başını döndürmüyor ama tüm bu helezonlar. Herşey gibisin çünkü sen de. Ne atomdan farkın var ne de uzaydan. Ne bir diğer milletten, ne de  sonradan edinilmiş diğer kimliklerden. Bir daire gibi sonsuzluk içindesin, başın ve sonun birbirini takip ediyor ve hiçbir noktada tükenmiyorsun. Ne köşen var ve de açıların. Çapın kadarsın sadece ama çevreni genişletebilirsin istersen.  

Gerçekten de "birşeyler dönüyor". Farkında mısın?  

8 Haziran 2011 Çarşamba

Öyle Bir Şey


Bir kuş olup uçma isteği, olur olmaz zamanlarda
Bir yaz günü kamp ateşinin etrafında oturmuşken ağustos böceklerinin sesleri
Hafif bir rüzgarın saçlarını uçurması yavaş yavaş
Uzun zamandır kola içmedikten sonra buz gibi kolayı ilk yudumladığında boğazını yakması ve ardından gelen bir oh çekiş gibi mesela
Nedensiz gülmeler dostlarla, ama aynı şeye güldüğünü bilerek
Sonra aynadaki suretine bakıp kendi gözlerinin içine gülümsemek güvenle
Babacan bir güven, annelere özgü şefkat ve bir çocuğun sevgi bekleyen gözleri gibi içini delen
Hani terazinin kefeleri dengeye gelirken ibrenin salınıp salınıp sonunda o doğru noktayı bulması gibi
Beyazın içindeki siyah, siyahın içindeki beyaz olmak
Siyahın ve beyazın gerekli olduğunu bilirken bir taraftan da bir olduklarını ve ayrılığın saçma olduğunu sezmek
Kış boyu yeşil kalan ağaçlar gibi yada hem dimdik hem de eğilen rüzgarla birlikte
Tüm kışa direnip güneşi gördüğünde rengarenk açıveren dirençli sardunyalar gibi belki de
Denizdeki dalgalar, sahildeki kumlar ve gökyüzündeki yıldızlar kadar
Olduğu kadar, alabildiğince, bütünleşebildiğin kadar var olan herşeyle  
Bilmiyorum nereden çıktı şimdi ama öyle bir şey işte
Hem aynı herkesinkilerle hem de başka türlü bir şey
Hem aynı olup hem aykırı olmak belki de
Hem aykırı durup hem de bir olmak gerektiğinde
 "Hani ıssız bir yoldan geçerken
  Hani yılları sayar da insan
  Hani gözleri dolar da birden
  İşte öyle bir şey"
Öylesine işte
Nedense?
Nereden çıktıysa hem de şimdi
Hem öylesine boş
Hem öylesine dopdolu
Öyle bir şey işte...

5 Haziran 2011 Pazar

Oh Life....


Gecenin bir vaktinde keyifli şarkılar dinliyor, bir şekilde yollarımızın ayrı düştüğü ve görüşemediğim arkadaşlarıma zaman ayırabiliyor, kendime eskisine göre biraz daha fazla bakıyor, benim için önemli olan ne varsa onun peşinden gidiyor, gereksiz şeyleri ve çöpleri yaşamımdan atıyor, geçmiş olan hiçbir şeye üzülmüyor ve artık gelecek için endişelenmiyorsam ve herşeyden çok kendimi önemsemeyi öğrendiysem suç mu?

Aşık mısın diyorlar? Mutlu olmak ve yaşamı sevmek için aşık mı olmak gerekiyor?Değilim ya, vallahi!

Çok mutluyum, çok keyifliyim kim ne derse desin, ne sanarsa sansın! Hele de havalar ısındığından beri bir neşeliyim ki görmeyin gitsin. Deli deli konuşuyor, abuk subuk şeylere gülüyorum.  Şu Şanslı Masa denen programa beni çıkarsalar birbaşka benim kadar mutlu arkadaşımla birlikte, söyleyeceğimiz hiçbir şey, yapacağımız hiçbir aşırılık şaşırtmayacak bizi. Herşey mümkün! Her beklenmedik şey hem de. O sert ve korumacı kabuğun altındaki sıcak kan deli deli akıyor, kalbim aman da ne güzel atıyor. O kadar yani! 

Belki de Güneş'in sıcak dokunuşları beni bu hale getiren ya da artık eskisi kadar hapşırtıp burnumu akıtmayan polenler. Kime ve neye alerjim varsa iyileşiyor demek ki? Daha ne olsun! Ya da tatile çıkmaya da az kaldı ya belki de ondandır. Bilmiyorum gerçekten.

Yaşam güzel, an'da olmak, an'ın tadını çıkarmak güzel! Kim neden böyle yaptı, neden bunu dedi, niye surat yaptı diye düşünmektense benim yüzümün hep gülecek olması güzel. İsteyen gelir, isteyen gider. Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim artık. Bir ben varsa benden içerde başka da ne isterim ki zaten!

Evet evet... Gecenin bir vaktinde, hem de öyle somut bir şey yokken beni keyiflendirecek taa iliklerimde hissediyorum yaşam sevincimi.

Mutluyum işte, var mı diyeceğiniz?
Related Posts with Thumbnails

.