30 Kasım 2010 Salı

Tanrı'yla Sohbet



Bugün Tanrı ile sohbet ettik!

Ne güzelmiş, "siz" dilini bırakıp, "sen" diline geçmek! Ne güzelmiş, birbirimizi ikna etmeye çalışmadan yalnızca dinleyip anlamaya çalışmak? Aynı fikirde olmadıklarımızı, bir zamanlar yargıladıklarımızı bile dinlemeye değer bulmak!

Can kulağıyla dinleyip, ruh süzgecinden geçirdikten sonra sana uygun olanları seçiyorsun elbette. Karşındaki biriyle de sohbet ederken Tanrı'yla, içindeki cevherle sohbet ediyorsun aslında. Hizalanmayı öğreniyorsun en ilahi güçlerle ve herşeyin sende başlayıp sende bittiğini her geçen gün daha çok anlıyorsun. Tam ihtiyacın olan zamanda tam da ihtiyacın olan mesajlar geliyorsa hele, emin ellerdesin merak etme!

Bugün farkettim. Aslında can düşmanım diyebileceğim kişilere şu an ne kadar şükran dolu olduğumu. Beni birileri üzdü veya kızdırdı diye birilerine düşman olmak yerine ne iyi ki bana beni gösterdi, ne iyi ki karmik borçlarımı ödemem için yoldaşım oldu ve ne iyi ki mutlu olmam için açılması gereken kapıyı araladı diye kimlere sevgi duyuyorum bir bilseniz şaşarsınız. Bazılarına anlatsam bana deli diyebilir, bazıları açık açık demesede sıyırmaya yakın olduğumu düşünebilir. Ne şanslıyım ki bunu anlayanlar var yanımda yöremde de birlikte teşekkürlerimizi sunabiliyoruz başkalarının düşman diyebileceği can dostlarımıza.

Kendi gerçeğimi yaratmak için önce bilincimi, sonra da sırasıyla farkındalığımı, bakış açımı, algılarımı, inançlarımı ve sonunda davranışlarımı değiştirme yolunda olduğum çok açık. Ruhum yolunu çizdi çoktan. Tek bir şey kaldı geriye o da zihni devreden çıkarabilmek.

O zaman Tanrı'yla sohbete devam! Daha birbirimize anlatacak çok şeyimiz vardır kesin! 

Neden bahsediyor bu kız demeyin, anlasanız da olur anlamasanız da ayrıca... Anlayanlar olduğundan da eminim bir yandan.

Ben kendimi biliyorum, hem HERŞEY hem de HİÇBİRŞEY olduğumu, asıl önemlisi BİR ve BÜTÜN olduğumu. Ve bir YILDIZ olduğumu! Milyonlarca yıldızdan sadece biri olarak, hem semanın bir parçası hem de yeryüzünün feneri olan bir yıldızım! Varsın öyle görmek isteyen bir ATEŞBÖCEĞİ sansın beni!

Öyleyse ne diyoruz artık:


HAYAT HERZAMAN BENDEN YANA!

ve

SADECE YAŞADIĞIM İÇİN MUTLU VE NEŞE DOLUYUM!





29 Kasım 2010 Pazartesi

-Mış Gibi



Kaçınız yaşamı sorumlulukların yerine getirilmesine dayanan bir ders, kaçınız bir mutluluk kaynağı olarak görüyor?


Yukarıdakilerden hangisine “evet” diyenler daha mutlu oluyor işin sonunda? Sorumluluklarla boğuşup duranlar mı, yaşam nefesini pranada olduğu gibi keyifle ve doğru bir şekilde içine çekebilen mi?

Bir düşünün, neleri “mış gibi” yapıyorsunuz? İşinizden memnunmuş gibi, ilişkilerinizde mutluymuş gibi? Bu – mış gibi yapmaların sonunda kimi kandırıyorsunuz peki? Dışarıya karşı “sorumluluklarını yerine getiren ve sürekli mücadele eden” olmak iyi hissettiriyor insanı sanki. Geçici bir iyilik fakat bu. Bir süre sonra semptomlarını görmeye başlayacağınız bir hastalık haline dönüyor. Neymiş efendim, eller mutlu görsünmüş! Kime ne başkasından? Sen iyi olmadıktan ama iyiymiş gibi yaptıktan sonra ancak kendini kandırırsın, başkasını değil. Kansalar ne yazar ki üstelik! Sen kanmışsın işte ya, ne yazık!

Bir düşün bakalım kaç yıldır bu ilüzyonun içindesin? Gerçek sandığın kaç rüyaya inanmışsın ve bir masalın kahramanı olmayı hak görmüşsün kendine? Masal kahramanı olmak yerine yaşamın taa içindeki bir gerçeklik olmayı hak görsene kendine! Var sayalım ki herşey bir ilüzyondan ibaret, bu durumda bile neden masal içindeki masal olmaya devam edesin ki?!

Yarısı dolu bir bardağın olsa mesela ve diğer yarısını da doldurman gerekse diyelim. Sadece senin doldurman yetmez, seni ne kandırır ne ondurur. Gitmez susuzluğun kendi doldurduğun suyla. Yaşamını paylaştığın diğer kişilerle birlikte doldurabiliyorsan geri kalanını ne güzel! Afiyet olsun, bir güzel iç bu yaşam veren suyu. Yok eğer tek dolduran sensen bardağı ve kalan tarafı bir türlü beslenemiyorsa başka bir kaynaktan, bırak öbür yarıyı da dök gitsin.

Bütün bu laflarım bir çeşit “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” türünden. Ben anlamış gibiyim desem gülerdiniz, değil mi? Yok yok, anladım!

Bıraktım artık kendimi kandırmayı, kendimi saklamayı ve olmadığı birşeymiş gibi göstermeye çalışmaya yaşamımı. Ne yaşadıysam, ne yaşıyorsam o, neysem o! Bilen böyle bilsin, seven böyle sevsin! Bir tek kendimden sorumluyum ve değiştirmeye çalışmıyorum artık kimseyi. Başka kimseler de neyseler o olmaya devam ediyorlar zaten. Benim tek derdim kendimle. Kendimi en alâ şekle dönüştürmek için ise her yola varım!


Siz de deneyin derim naçizane. Ya bir yılan gibi sürüneceksiniz yerlerde ya da kartal olup göklere yükseleceksiniz sonunda. Seçim sizin!


25 Kasım 2010 Perşembe

Babama...


Geçenlerde eski bir arkadaşımla kısacık bir sohbet ettik. Sohbet dediğim de zamane türden! “Chat”leştik anlayacağınız.


Sanki araya yıllar hiç girmemiş gibi ikimiz de birbirimizin taa ortaokul numaralarını, o zamandan kalma lakaplarımızı hatırladık. Her dostumla böyledir benim, aradan yıllar geçse de daha dün bir aradaymışız gibi kaldığımız yerden devam ederiz. Asıl bomba bu arkadaşımın babamın adını hatırlamasıydı. Öyle ya, hatırlanmayacak isim de değil ki!

Bende hemen bir ışık yandı tabii. Babamın Türkçe bir isim olmaya uzak görünen adıyla nedense hep gurur duymuştum. Üstelik adı ve soyadı yanyana geldiğinde daha bir asil oluyordu. Sanki adı onu ve kızı olarak da beni çok özel insanlar yapıyordu.

Babamın adını soranlar ilk söylediğimde çoğunlukla anlamazlardı ve hemen ardından anlamını, neden bu ismin konduğunu sorarlardı. Hele eve gelen davetiyelerde adamcağızın adını doğru yazana pek az rastladım. Kimi adını hecelere bölüp iki isimmiş gibi yazar, kimi de işin kolayına kaçıp iyice uydurarak “Ali Bey” diye kestirir atardı.

Babamla aramızdaki sevgi hem çok derin hem de biraz çetrefilliydi. Bir kız çocuğu olarak “anne kızı” olmak gibi gayet sağlıklı bir yol edinmiştim. Anneme onu ne kadar sevdiğimi her fırsatta kolaylıkla hissettirebilmek ve hatta biraz kabuğumdan sıyrıldıktan sonra sevgimi itiraf edebilmek konusunda başarılı olmama rağmen, babamla aramızdaki mesafeyi hep korumalıymışım gibi biraz daha geri durdum. Neyse ki o her zaman bildi onu çok sevdiğimi ve benim de hiç bir zaman şüphem olmadı babacığımın bana sevgisinden.

Onun hep ilk göz ağrısı, “kara lale”siydim! Küçükken onun masallarını dinlemeden uyumak istemezdim. Adamcağız bildiği üç masalı bir süre tekrar tekrar anlattıktan sonra artık çareyi masal uydurmakta bulmuş, bana her gece bir ülke ile ilgili hikayeler anlatmaya başlamıştı. Bir masalda İtalya’ya gider, orada pizza yerdik birlikte. Bir diğerinde Japonya’daki maaile girilen hamamlarda (sonradan adının sento olduğunu öğrendim) yıkanırdık. Yalnız tüm ülkelere yatımızla seyahat ederdik ve ben çocuk aklımda nereye deniz yoluyla gidilir nereye gidilemez bilemediğim için anlattıkları gayet inanılır gelir, yatın içindeki yolculuğun ve farklı sulara demir atmanın keyfini çıkarırdım.

Anlaşılan babamı özlemişim! İnternete girip bunları okumayı bir kenara bırakın bilgisayarın düğmesine basmışlığı yoktur. Okuyamaz bunları belki ama kuşlar ona söyler benim ve kızımın onu çok özlediğini.

Geldiğinde eminim kısa bir süre sonra çatışmaya, küçük tartışmalar yaşamaya, biraz birbirimize surat yapmaya başlarız. Olsun, biz böyle güzeliz!

Filleri ile Roma’ya saldıran Kartacalı komutan! Ara sıra hırlaşsak da seni seviyorum!

















22 Kasım 2010 Pazartesi

Aç Kapıyı Bezirganbaşı



Anahtarlığınıza yeni anahtarlar eklenir bazen. Dış kapının anahtarı, posta kutusunun anahtarı, yeni taşındığınız evin anahtarı, arabanızın anahtarı. Sonra bazı anahtarlar çıkar anahtarlıktan: Evim dediğiniz çatının anahtarı, benim dediğiniz kalbin anahtarı.

Sahip olmakla alakalıdır bir anahtar sahibi olmak. Kilidini açıp kendinizi ait hissedeceğiniz bir alana girmek, benim diyebilmektir. Sihirli kapıları açmaktır bir bakıma. Açtığınız kapıdan içeri girdiğinizde sonsuz diyarlar serilir ayaklarınızın ardına sanki. Sonra sıkı sıkıya kilitlersiniz ardınızdan. “Aman kimse girmesin saltanatımın içine, benim buranın kralı/kraliçesi” der gibi. Sahip olduklarınızı ya da sahip olduğunuzu sandıklarınızı bu kez de kapıyı kilitleyerek korumaya çalışırsınız.

Bir sihirli anahtarınız olsa peki, hangi kapıları açsın istersiniz? Sırf öyle açıp sonra da arkadan kilitleyeceğiniz bir kapı olmasın ama bu! Açarken de hiç zorlamadan kilidi, şöyle tokmağından tutup öne doğru kapıyı çekmenize gerek bile kalmadan, evcilik oyunlarındaki gibi “çıngır mıngır” diye, öyle “açıl susam açıl” dermiş gibi bir çırpıda açsa dilediğiniz kapıyı.

Nasıl bir anahtar istersiniz? Hangi kapıyı açsın ve açtığı kapının ardında sizi hazine sandıkları beklesin?

Aşk?
Bereket?
Şans?
Sağlık?
Para?
Güç?

Benim anahtarım “Bereket Anahtarı” oldu! Sanmayın ki, bu sırf parayla pulla ilgili. Öyle bir kodlandı ki bu anahtar, güzel olan neyi dilersem onu çoğaltmak için üstünde topladı tüm güzel enerjileri.


Aşk mı istiyorum, bol bol gelsin! Sağlığım iyi olsun! İşlerim yolunda, kazancım bol olsun! Şansım yaver gitsin! Gerçek dostlar alanım en bereketli alanım zaten, onlar hiç eksik olmasın! Güzel kızım hep mutlu olsun, mutluluğu artarak devam etsin! Maddi ve manevi bolluk ve bereketim her geçen gün artsın ve ben de bunun keyfini yaşayayım! Evet, bundan böyle öyle olsun!


Evet evet...Kibele’den* geliyor ne de olsa adım. Olsa olsa Bereket Anahtarı benimdir!

Anahtar bende! Aç kapıyı bezirganbaşı!

Siz de bir anahtar seçin kendinize! Ev ya da araba anahtarı olmayacak ama bir kez daha hatırlatayım!

Size ardında sonsuz hazinelerin saklı olduğu kapıları açacak bir anahtar olsun! Hadi bulun bakalım!



* Kibele ablanın resmini koymuyorum, yeterince tombişim zaten bir de onun kadar olmaya hiiiiççç niyetim yok. Kilolar açısından bereket beklemiyorum ;)






20 Kasım 2010 Cumartesi

İyi ki Doğdum


ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜM,
                       SİBEL DİYE GÖRÜNDÜM!

Şairin yolun yarısı dediği kadarını bitireli iki yıl geçti. 37 yıl oldu dünyaya geleli, neden geldiğimi anlayalı ise çok kısa bir süre!

Her masalın başlangıcındaki gibi "Az gittim uz gittim… Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!.." misali, ancak bir arpa boyu yol katettiğimi ama sonunda neden ete kemiğe büründüğümü farkettim.

Yedi kat göğün sırrına varmaya...
Ne ektiysem onu biçmeye...
Tekamülüme adım adım gitmeye...
Kamil insan olmaya geldiğimi anladım!

Suyun bir bardaktan diğerine boşaltılması gibi, asla eksilmeden ama her seferinde içine dolduğum bardağın parlaklığıyla daha da berraklaşarak aktığımın farkına vardım. Ne de olsa benim kelimem "accorgersi" idi!

Nasıl ölürseniz, öyle dirilirmişsiniz ya ölmeden ölüp sonra dirilebilmenin tadına vardım. En fazla da içimdeki Zümrüd-ü Anka kuşunu sevdim.

Bu suretteki yaşamım sona erene dek kimbilir kaç kez ölüp ölüp dirileceğimi ancak her seferinde kaosun içinde dengeyi bulma çabasında olacağımı anladım.

Anlamı farkedip, maddeden geçebilmeyi öğrenme yoluna girdiğime ve bu yolun doğru yol olduğuna inandım.

“Ne olursan ol, yine gel” çağrısına uydum. Yüzbin kere tövbe etsem ve yüzbin kere tövbemden dönsem bile kabul görme şansına sahip olacağım bir sonsuzluk ve adalet evreni içinde olmanın güvenini yaşadım. Umut kapısının önüne dikildim bekledim öylesine.

Ne güzel olmuş da Sibel diye görünmüşüm! İyi ki de doğmuşum!

Doğum günüm kutlu olsun!

HER DEM YENİ DOĞARIZ,
                           BİZDEN KİM USANASI (Yunus Emre)

13 Kasım 2010 Cumartesi

Veda


Aman ha başlığa bakıp da yanılmayın. Veda ediyor değilim, daha yeni ısındım, gider miyim öyle hemen? İçimden gelenleri yazayım diye koyulduğum bu yolda bana eşlik edenleri bırakır, terkeyler miyim bu diyarı? Buradayım canım, merak etmeyin.

Tükenirse bir gün yüreğimden klavyeme (eskiden olsa kalemime denirdi) dökülecekler, elbet bilirim şerefimle gitmeyi ama şimdilik görmeye ve duymaya devam edeceksiniz beni.Sadece ben, kızım ve keyfimizin kahyası kısa bir tatile çıkacağız. Azıcık dinlenip eğlenip döneceğiz yeniden yuvamıza. Geçen bayram bekledik gelmediniz, ne yapalım? Bu sefer de biz yokuz işte!




Diyeceğim şuydu aslında, veda etmek yaşamımızın her anında var da farkında değiliz pek. Gece yaşama, sabah olunca uykuya hoşçakal diyoruz ve her gün bir sonraki güne güle oynaya başlıyoruz sonunun yine ayrılık olduğunu bile bile.

Ana rahminden çıkarken başlatıyoruz ilk bu döngüyü. Bir nefes çekip içimize hiç düşünmeden geri bırakıyoruz  çünkü biliyoruz bir sonraki nefesin aynı diriliği getireceğini hücrelerimize.

Günlere, aylara, yıllara veda ediyor hatta bu ayrılıkları yıldönümü, yılbaşı gibi isimlerle taçlandırıp kutluyoruz üstelik. Biliyoruz bu geçip gidenlerin ardından yenilerinin geleceğini.

İnsanoğlu değil miyiz, bilmeden nelerden ayrıldığımızı farketmiyor, nesnel ayrılıklarda ise binbir tereddüt yaşıyor, alıştıklarımızdan kopmamak için direnip duruyoruz. Hepimiz " Allah bizi gördüğümüzden ayırmasın" sözü ile gelmedik mi bu yaşımıza kadar? Oysa kim biliyor bu gördüklerimizin en iyi şeyler olduğunu? Neden direniyoruz ki değişmeye bu kadar? Yaşamım altüst oldu derken kim biliyor ki yaşamının altının üstünden güzel olmadığını?

İşinizden atılsanız, o süper geçen iş görüşmeniz olumsuz sonuçlansa, sevgiliniz sizi terketse, yıllardır yatarken yanınıza aldığını ayıcığınızı kaybetseniz, en sevdiğiniz küpenin tekini düşürüverseniz kulağınızdan ne oluyor? Bir süre sonra daha iyi bir iş, daha derin bir sevgi, daha güzel bir küpe sizin olmuyor mu?

Hayır mı dediniz?

O zaman güvenmiyorsunuz demek yaşama. Neden biliyor musunuz? Evren boşlukları sevmezmiş ve boşalan herşeyin yerini yepyeni enerjilerle doldurmaya çabalarmış. Yeni kıyafetler istiyorsanız mesela önce gardrobunuzu giymediklerinizden temizlemeniz gerekiyormuş. Öyle diyorlar vallahi ve bana da gayet inanılır geliyor.

Veda etmek zor geliyor işte yine de! Ayrılamam, onsuz olamam dediğiniz nicelerini siz tutmaya çalıştıkça yakasından çeke çeke götürüyor hırsızlar hiç acımadan gözyaşlarınıza.

Sonunda insan her ayrılığa alışıyor. Daha sağlıklı "yolun açık olsun" demeyi öğrenebilelim diye oluyor bütün bunlar.

O sımsıkı tutunduklarınızı gevşek bırakın şimdi. Neden mi? HEM HİÇBİR ŞEY SİZE AİT DEĞİL, HEM DE HERŞEY SİZİN İÇİN YAŞAMDA!

Hadi o zaman, Kurban Bayramınız da kutlu olsun şimdiden. Bakalım nelere veda etmeyi öğrenecek, nelerin paylaştıkça çoğaldığını anlayacaksınız? Neleri "feda" edeceksiniz bu bayram, karşılığında hiçbir "kâr" beklemeden.

İyi bayramlar! Büyüklerin, küçüklerin ve akranların yanaklarından öperim...  


9 Kasım 2010 Salı

Sahnedeyiz



Yaşam okulunda koskoca bir sahnedeyiz hepimiz ve kendi senaryolarımızın başrol oyuncularıyız.



Şimdiye dek üstlendiğim rollere bakıyorum da bazılarında Oscar’a aday gösterilebilirken bazılarında çürük domateslere hedef olabilecek berbat bir performans sergilemişim. Şimdi biliyorum ki hiçbiri yönetmenin veya rol arkadaşlarımın sevabı veya günahı değildi. Hepsini ben yarattım ve yarattığım oyunda önceden hazırlanmış repliklerle konuştum.


Bakalım nerede nasıl bir oyun çıkarmışım şimdiye kadar:

Evlat rolü : Anne ve babamın iki gözbebeğinden biri olarak fena bir rol çıkarmamışım aslında. Bu role karşı pek bir kaygım da yok. Kötü performans karşısında bile bu oyunun asıl kahramanlarının gözünde her zaman birtaneyim. Seviyorum bu rolümü çünkü rol arkadaşlarım harikalar!

Kardeş rolü : Bilemedim ki, kötü değilim herhalde. Biradere sormak lazım daha çok. Ablalıktan halalığa uzanan geniş bir yelpazede seyrediyoruz şimdi. Halalık rolünde daha iddialı olduğum kesin!

Öğrenci rolü : Kesinlikle süper! Her zaman iyi öğrenci oldum, inek değildim ama! Dereceler alarak bitirdiğim okullarla bu rolü başarı ile tamamladım gibi görünse de her an öğrenmeye devam ederek bu rolden kopmaya hiç niyetim olmadığını da gösteriyorum sanırım.

Sevgili/Eş rolü : Hmm, bu konuda sahneye pek başarılı oyunlar koyduğum söylenemez. Belki de bana uygun bir senaryo değildi şimdiye kadarkiler. Ya da asıl doğrusu kendime uygun güzel bir senaryo yazmayı beceremedim. “En iyi erkek oyuncu” Oscar’ına aday olan biri ile belki yeni bir senaryo yazıp bir kez de Cannes’da şansımı deneyebilirim.

İşkadını rolü : Fena değilim. Bunu diğer roller arasında gerçekten rol olarak benimsediğimi söyleyebilirim. Resmen rol kesiyorum! Ciddi, işini takip eden, analitik, empatik, fizibilitelere ve kampanya planlarına inanan vs vs... Öyle yapmacık da durmuyor ama. Herkesi dört dörtlük bir iş kadını olduğuma bir güzel inandırırım ki sormayın.

Anne rolü : Diğer rollere göre daha kısa bir süredir üstleniyorum bu rolü. Hamilelik de dahil toplam sekiz senedir sahnelerdeyim. Çok fazla hissederek oynuyorum, hatta kimi zaman kendimi çok fazla kaptırdığım oluyor bu role. Yeni yeni öğreniyorum, bu role takılıp kalıp başka sahnelerde yitip gitme riski ile karşı karşıya olduğumu. Yine de bu rolü hiç kimseye kaptırmaya niyetim yok. Tüm kadın oyunculara bir gün bu rolü mutlaka denemelerini öneriyorum üstelik.


Arkadaş rolü : Bu rolde çok çok iyiyim vallahi. İçimde ne varsa yansıtabildiğim, sesimden sözümden anlayan insanlarla dostluk ettiğimdendir belki de hep güzel yansımalar aldım rol arkadaşlarımdan. Oscar heykelciğini havaya kaldırdıktan sonra onlara teşekkür etmeyi hiç atlamadım!

Bakalım daha ne roller üstleneceğim bu Tanrılar Okulu’nda. Mükemmel olmak zorunda değilim biliyorum ama hepsinin de hakkını vermek isterim. Yine de her haliyle seviyorum bu oyunu. Eski ve yeni rol arkadaşları ve bazen bir sürü figüranla sahnelediğim bu oyundan büyük keyif alıyorum. Biliyorum ki her biri ile özel bir amaçla karşılaştım ve onlar da severek kabul ettiler benim filmimde oynamayı...


Siz de seyredin kendinizi kendi oyununuzda bakalım beğenecek misiniz başrolü oynadığınız bu filmi?

Beğenin ve alkışları kabul edin! Hatta kendi kendinizi alkışlayıp, çiçek yağmuruna tutun! İyi iş çıkarmaya çabaladınız hep, şimdi olmasa da ileride daha iyisini yapmak elinizde!



“Bir rol ona inanmadan oynanmalıdır. Bunu ancak kendilerinin efendisi olan ve belli bir bilince ulaşmış kişiler yapabilirler: Bir düzen, bir disiplin ve çok fazla öz gözlemleme gerektiren bir sonuçtur.
Eğer rol gibi oynanırsa zevkli bir oyundur. Oyun olduğunu unutup roller özdeşleşmek ise ölümdür...”

"roller, bir merdivenin basamaklarıdır. hiçbirinde oyalanma. her birini kullan. ayağını koyduğun basamağı, bir üsttekine çıkmak için kullan!"


“ister bilinçli, ister bilinçsiz verilmiş olsun, kişinin başına kendi rızası olmadan hiçbir dış olay gelemez. öncelikle psikolojisinden geçmeden, hiçbir şeyle karşılaşamaz.


”...düşünce bu yüzden çok güçlüdür. düşünüş yazgıdır.
varoluş bizim buluşumuzdur ve bu yüzden sadece bize bağlıdır.
bu dünyadaki yaşantı, bir Tanrılar Okuludur.”


(Tanrılar Okulu - Stefano Elio D’anna)










8 Kasım 2010 Pazartesi

Aşk Kapıyı Çalsa!


Aşk kapıyı çalsa, tanır mısınız? Bir Tanrı misafiri gibi hürmet gösterir misiniz?
Yoksa bakıp kapının deliğinden "Aman Aşk'mış gelen, açmayım ne me lazım!" mı dersiniz?

Aşk kapıyı çalsa, oturup okulda ve işte öğrendiğiniz SWOT analizini yapıp, başarısız olma riskini en aza indirmeye mi çalışırsınız? Muhtemelen!!!
Oysa SWOT denen şey nesnel dünyada geçerli olabilir ancak. Aşk söz konusu olduğunda risklerden, tehlikelerden söz etmek mümkün olmamalı aslında ama nedense yaşam öyle bir tedirgin hale getirmiş ki hepimizi bir işe adım atarken veya bilmediğimiz bir yola çıkarken olduğu gibi bir kişiye kalbimizi açarken de risk almak olarak görüyoruz bunu. Oysa sevmenin neresi risk olabilir ki? Olsa olsa güzel bir deneyim olup taçlandırır bizi ve yüreğimizin sınırlarının genişliğinin verdiği hazzı yaşatır.

Aşk kapıyı çaldığında açsanız, uçan halıya binip bir harikalar diyarına uçarsınız. Aşağıya dönüp baktığınızda ne yükseklik korkusu, ne baş dönmesi ne de mide bulantısı vardır.

Aşk kapıyı çaldığında açsanız, yedi renk elele tutuşup onunla birlikte içeri girer. Siyaha kapalıdır bu kapı.

Aşk kapıyı çaldığında açsanız, bahar gelir, kelebekler uçuşur havada ve midenizde. Yemeden, içmeden bile toktur karnınız, uyumadan bile parlar gözleriniz daima.

Aşk kapıyı çaldığında, pudra şekeri dökülür sanki saçlarınıza. Bir tatlı olursunuz ki, o kadar yani!

Teoride keşfetmiş durumdayım bu işi, o kadar ustayım ki hatta kitap bile yazabilirim aşka dair. Aşk kapıyı çalsa, hemen koşar açarım diyebilirim teoride! Pratikte ise bir sürü hata yapan acemi bir çırağım hala. Korkularımın içten içe yanması bitmez hiç, ya üzülürsem yine diye korkup kaçan bir kız çocuğu oluveririm hemen!

Aşk kapıyı çalsa, tanır mısınız? Kapıyı açar mısınız bu Tanrı misafirine?

Aşk kapıyı çalsa, tanır mıyım? Sesini, kokusunu, tadını hatırlar mıyım bir yerlerden? Korkusuzca, herhangi bir SWOT'a ihtiyaç duymaksızın sadece ve sadece birkaç ufak dikeni olabilecek bu gül bahçesine atar mıyım adımımı?

Aşk kapıyı çalsa, tanır mıyım? Sesini, kokusunu, tadını hatırlar mıyım bir yerlerden?

***



"Huzur içinde ellerimi kavuşturuyor ve bekliyorum
Rüzgara,gelgite yada denize aldırmıyorum.
Artık zamana yada kadere isyan etmiyorum
Bana ait bana gelecek çünkü"

John Burroughs



"Onlar ne istediklerini anlamıyorlar. Aşık olmak demek artık bir yol, bir teknik, bir yöntem yok demektir. Bu yüzden ona "aşka düşmek" denir; sen artık kontrol eden değilsin, sen basitçe içine düşensin. Bu yüzden kafa merkezli insanlar aşkın gözünün kör olduğunu söyleyecektir. Aşk yegane gözdür, yegane görüştür ama onlar aşkın kör olduğunu söyleyecektir ve eğer sen aşıksan senin çıldırmış olduğunu düşüneceklerdir. Kafa merkezli insana bu delice gelir çünkü zihin büyük bir hükümrandır. Kontrolün yitirildiği herhangi bir durum zihin için tehlikeli görülür.

Fakat insan kalbinin bir dünyası vardır, insan varlığının ve bilincinin hiçbir tekniğin mümkün olmadığı bir dünyası vardır. Tüm teknikler madde ile mümkündür; bilinç ile hiçbir teknoloji mümkün değildir ve aslında hiçbir kontrol mümkün değildir. Bir şeyin olmasını sağlamak yahut kontrol etmeye çabalamanın ta kendisi egoistliktir."


OSHO

6 Kasım 2010 Cumartesi

Kasım Güzeldir!



Çocukken hüzünlü bir mevsim olan sonbaharda doğduğum için üzülür, neden güzel bahar veya yaz günlerinde doğmadım diye hayıflanırdım. Kızardım içten içe Kasım'a, kapalı havası, yağmurları ve bazen karı yüzünden. Oysa ben dünyaya gözlerimi açar açmaz kar yağmaya başladığını söyler hep annem, yine de oldum olası sevmem soğuğu.  

Soğuğu sevmem ama Kasım ayını çok seviyorum artık, evet belki hava güzel değil eskisi gibi ama benim Güneş'im bu ayda parlıyor ve bu nedenle Kasım benim için çok güzel ve özel bir ay olmalı! Kasım çok önemli bir dönüşüm ayı değil mi zaten? Tabiat ölüyor ve bir sonraki bahardaki yeni yaşamına dek gizli bir cennette bekliyor. Ölüm'ün son olmadığını anlatan ay Kasım!

Bu Kasım daha özel ve daha dönüştürücü sanki. Bir nedeni yok bunu söylememin, öyle hissediyorum sadece. Ve artık hislerime güvenmem gerektiğini çok çok iyi bildiğime göre, rahatlıkla da ayan beyan söylüyorum işte.

Zaten gecenin köründe oturup bu Kasım yazısını yazmamın nedeni de bu. Yarın sabah 06:53'te Akrep burcunun yeniayı doğuyor. Bu yeniay sayesinde derinlere inip bizi yeraltına bağlı tutan kişi ve durumlardan uzaklaşarak en derin tutkularımıza doğru yol alabileceğiz. Geçmişteki sınırlarımızdan özgürleşip, aslına ruhumuzun asıl ihtiyacı olan ilişkilere ve durumlara kavuşabilme fırsatı bulacağız.

Bu yeniayın önünde geri giden bir Venüs engeli var ama o da 18 Kasım'da düz hareketine döndüğünde havayı aşk kokusu saracak, ani parasal değişimler de beraberinde gelecek. Aynı tarihte Jüpiter de düze dönecek ki, ohhh değmesin kimse keyfimize! Bolluk ve bereket akacak yaşamlarımıza.

Bu yeniay eski yaralarla yepyeni olasılıklar arasında bir köprü! Eski aşk yaralarımızı sarmak, kendimizi veya eski partnerimizi suçlamaktan artık tam anlamıyla vazgeçip bize daha büyük keyifler yaşatacak yeni ilişkilere yelken açmak için önemli bir fırsat!

Yeniayın kapıyı çalmasına çok az kaldı; şimdi dua edelim, niyet edelim, isteyelim! İsteklerimiz gerçekleşebilmek için bizim el uzatmamızı bekliyorlar. Ellerinden tuttuğumuzda yanımızdan ayrılmayacaklar!



not: Bugün bir başka konuda yazmamı bekleyen çok sevgili bir arkadaşım var. bu mesaj onadır: "Onun da sırası gelecek. Daha olgunlaşmaya ihtiyacı var demekki ya da benim biraz daha cesarete!!!" 

4 Kasım 2010 Perşembe

Niyet Ettim


Biliyorum, bu değil hayattaki amacım. Bir gün gelip önümde bambaşka bir yol açılacak, biliyorum. Söylüyorum da dostlarıma "Bir gün, çok farklı bir iş yapacağım ve çok farklı hizmet edeceğim dünyaya. Nasıl anlatayım bilmiyorum ama başka türlü birşey benim istediğim!"

Ne olduğunu bulmaya çalışıyorum bu başka türlü şeyin. Bir ucundan tuttum elbet evrensel bilginin ama bu feneri artık Ermiş gibi elime alıp aydınlatmak istiyorum insanları. Bilgiyi içimde hissetmek yetmiyor, paylaşmak istiyorum herkesle. Sahneye çıkmak gibi birşey sanırım. İçimdeki şifacıyı dışarı çıkarmam, bu sahnedeki rolümü almam gerekiyor ama bilemiyorum ki nasıl?

Şöyle bir bakıyorum, neler yapmışım şimdiye dek ve hangileri ruhumu doyurmuş. Görüyorum ki ben ne bankacıyım, ne sigortacı...Yıllardır bu sektörde çalışmışım ve hala da bir şekilde içindeyim ama hiç de bana ait bir giysinin içinde hissetmiyorum kendimi. Üstelik şimdi bir de perakendeci şapkası taktım bankacı kıyafetimin üstüne. Ne komik oldum anlatamam. Bu komikliğin o kadar da farkındayım ki nerede çalışıyorsun, ne iş yapıyorsun diye soranlara anlatmakta zorlanıyorum işimi. Rol yapıyorum sanki. Bankacılık oynuyorum bir çocuk gibi: "Şimdi senin bir kredi kartın varmış, onunla taksit yapıyormuşsun, bol bol puan kazanıyormuşsun, tamam mı?" diyorum oyun arkadaşıma.

Banane ki kredi kartından, insanların kendilerinin olmayan bir parayı kullanmaları hoşuma mı gidiyor sanki? Banane sigortadan, insanların korkuları üzerine kurulu düzene bir tuğla daha eklemek iyi geliyor mu bana?
- Ya evinize hırsız girerse,
- Ya sevdiklerinizin sağlığı bozulursa,
- Aman Allah korusun 40 yaşından sonra risk grubundasınız, ya kanser olursanız...
Alın bu sigorta ürününü de emin ellerde hissedin kendinizi!
Yakışıyor mu bunlar bana?

Gelin görün ki LinkedIn profilimdeki anahtar kelimeler bunlar. "Beyin avcıları" görüp beğenip bunları talip oluyorlar izdivaca. Oysa bilmiyorlar ki benim asıl bir gönül avcısına ihtiyacım var. 

Sembolizmin dilini sevdiğim, işaretlerin dilini çözerek her ufacık sinyalden bir anlam çıkarmaktan keyif aldığım için belki de (tam bir Akrep'im ulen!) bir ampul yanıverdi beynimde birden. Geçtiğimiz hafta okumaya başladığım ama 800 sayfalık ihtişamı karşısında yarısında yorulup başka bir kitaba geçmeme neden olan İçimdeki Yolculuk'ta bir mesaj vardı benim için.

Para da bir enerji diyordu, tıpkı hava gibi. Para=Hava sonucuna varılıyordu sonunda. Herşey enerjiydi ve zaman/mekandan bağımsızdı, Hava gibi Para da boldu her yerde. Tek bilmemiz gereken, havayı içimize çekmeyi ve gerektiğinde bırakmayı bildiğimiz gibi parayı da kendimize hak görmek ama elimizden çıkması karşısında da suçlu hissetmemekti. Çünkü o da boldu, ihtiyacımız olan her an hava gibi elimizin hemen altındaydı.

Ben de şimdiye dek sekizinci evin konularında iş hayatında var olmuştum: kredi kartları, kredi kartları, kredi kartları, sigortalar...Belki de kitaptaki ses bana artık bu para işini başka bir işe dönüştür diyordu. Ivır kıvır nedenlerle yarıda bıraktığım nefes çalışmalarına mı başlamalıydım yoksa ve sonra bir Nefes Koçu olup, zaten var olan ama almayı unuttuğumuz yaşam enerjisini sahiplenebilmeyi mi öğretseydim insanlara?

Bilmiyorum, kafam çok karışık ama olmak istediğim yerde olmadığımı biliyorum. Ne var ki ya maddi zorunluluklar ve sorumluluklar nedeniyle bir süre daha beyin avcılarına esir edeceğim benliğimi ve zamanı geldiğinde güvenip herşeyin yolunda olduğuna bir gönül avcısına kaptıracağım kalbimi.

Ustasını arayan bir çırak gibiyim. Biliyorum bir gün elinde feneri ile gelecek ve yol gösterecek bana.

Niyet etmeye başladım bu hafta: Neyi kabullenmem gerekiyorsa göster bana! Ve söyle bana ruhumun hangi alanda hizmet etmeye ihtiyacı olduğunu. İçimdeki kaynağa ulaşma yolumu bilmeyi seçiyorum. Göster bana!
Related Posts with Thumbnails

.