28 Ekim 2010 Perşembe

Etiket-SİZ-siniz


Bugün kimliğimle kapısını çalmadığım resmi daire kalmadı.Hepsinde kimlik çıkarıldı cüzdandan, fotokopisi çekildi. Kimlik yetmedi başka belgeler istendi, kim olduğumu teyit edebilmem için. Bilgisayarlara bilgiler girildi, fotokopiler dosyalanıp kaldırıldı sonra bir yerlere. Bazen de "bugün git, yarın gel" dendi. 

Herkes etiketlerimle ilgiliydi bugün. Kim olduğumla değil! Onlar için hergün kapılarını çalan yüzlerce insandan biriydim, bugün vardım, yarın yoktum.

Hadi bugün böyleydi de başka zamanlarda farklı mı? Herkes birbirinin etiketiyle ilgilenmiyor mu ve bizler sımsıkı sarılıp medet ummuyor muyuz sahiplendiğimiz farklı farklı isimlerden?

Sanıyoruz ki isimlerimiz bizi biz yapan, isimlerimiz bizi insan yapan?

Kız, sevdiği çocuğu tanıştıracak ailesine. Adam mı diye sormuyor da anne  
"Hmm, bakalım ne yazıyor kafa kağıdında, Kimmiş, kimlerdenmiş, neciymiş?" diyor ama sonra her ailede aynı anekdot anlatılıyor: Baba oğluna; "Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim!"  demiş!!!

Bir de kadın milleti içinde daha fazla görünen bir tür var.  Üstündeki kıyafeti güzel bulup, yolunu kesip üstelik "nereden aldın şekerim?" diyenler bunlar da. Üstünüzdeki kıyafeti buruştura buruştura çekip etiketini görmeye çalışıp sonra da gördüğü marka karşılığında sana bir paha biçenler bunlar.

Bir de özgeçmişinle ilgilenen biraz daha profesyonelleri (!) var. Okuduğun okula, bildiğin yabancı dillere, gittiğin seminerlere göre rating ölçüyor bunlar da. Bir iş görüşmesine gidip de "Kendimi mi anlatayım? İşimi iyi yaparım, sorumluluk sahibiyim" desem alırlar mı sizi işe? Yoksa etiketlerinize bakıp, sonra da bunları "referans" denen başka etiketlilerden mi sorarlar sizi. Oysa belki de birçok etiketli adaydan daha uygunu sizsinizdir o görev için. 

İçine doğduğumuz isimlerin o kadar esiri olmuşuz ki, bir insanı tanımanın yolu etiketine bakmak sanıyoruz. Oysa sırf farklı isimlerimiz var diye çıkmadı mı savaşlar ve adam kayırmalar artmadı mı aynı ismi taşıyanlar arasında?

Rab, Babil'de dilleri 72'ye bölerken yapmak istediği bunca ayrım yaratmak değildi eminim ama amaç yerini buldu ve iletişimsizlik aynı dili konuşan insanlar arasında bile 72'ye bölündü. İnsanlar, yüreklerini göremedikleri için birbirinin söylediklerine de sağır oldular. Kimse kimsenin yüreğine bakmıyor, kimse gönül gözüyle görmeyi bilmiyor sanki.Bırakın etiketlerinizi şimdi bir köşeye, kıyafetlerinizi çıkardığınızda şöyle bir bakın aynaya. Kimsiniz?




Gördünüz mü? Bir adem oğlu, havva kızı işte! O kadar!

Kimsin sen bu büyük lafları eden derseniz, Sibel'im ben. Bir küçük alemim var şu koca alemde. İçinde güler, konuşur, hisseder, yazar dururum.  

Peki ya siz etiket misiniz yoksa etiketsiz misiniz?

not: Yine de bir iş görüşmesine çağıracaksanız beni, en pahalı kıyafetlerimi giyer, takar takıştırır gelirim görüşmeye. Pek allı pullu bir özgeçmişim(!) var. Özenle bir de önyazı yazar gönderebilirim hemen! Bana şöyle piyakalı bir etiket yapıştırırsınız, değil mi?!

Böyle de çelişkiliyimdir!

26 Ekim 2010 Salı

Kavşaklar


Dönüp dolaşıp bir kavşağa geliyorsunuz ya hep! Düz gibi görünüyor yollar belki ama sonunda hep bir karar verme noktasında şöyle bir duruyorsunuz. Öyle işte! Kural bu!

Sen ver kararını diye yollar dümdüz gitmiyor önünde. "Kader" deme herşeye, "kendim ettim, kendim buldum" de diye seçim sana bırakılıyor. İlla bunu demek zorunda da değilsin tabii ki, kendi seçimlerinle barışabilir ve hatta yüreğinin sesini dinlersen seçimlerin sayesinde dünyanın en mutlu insanı olabilirsin.

Hemen de böbürlenmeyeceksin ama! Güç sende tamam ama bir de senin farkında olmadan işleyen bir saat var dışarıda! Vakti gelince oluyor herşey,  güneş bile vakti gelince doğuyor mesela. Vakti gelince yollar daralıyor veya genişliyor, vakti gelince geliyorsun yol ayrımlarına. Vakti gelmediyse, olmayınca olmuyor işte. Hatta vakitsiz öten horozu kesiyorlar!

İki kez büyük bir yol ayrımına geldim ben de. İlkinde dedim ki, "bir daha bu durumda kalırsam diğer yöne gideceğim" ve çağırdım hayatıma aynı yol ayrımını yıllar sonra. Dediğimi de yaptım, diğer yolu seçtim ama hiç de kolay olmadı. Korkularım, alışkanlıklarım, kendi kendime yarattığım "olmaz"larım çok ama çok zorladı beni. 

Artık bırakıyorum "olmaz"ları ve herşeye OLur gözü ile bakıyorum. Bir yol ayrımına geldiğim zamanlarda da bakıyorum şöyle bir geriye. Aynı kavşaklarda neler yapmışım bundan önce, direksiyonu nereye kırmışım diye. Belki şimdi vitesi, direksiyonu, dönemecin ne kadar keskin olduğunu düşünmeden yüreğim beni nereye götürüyorsa o yöne dönmenin zamanıdır.

Belki şimdi vardığım kavşaklar önümde cennetin kapılarını açacak bir yola sokacaktır beni. Ruhumu ve kendimi bileceğim yollardan geçip, silkeleyip üzerimdeki tozları bulacağım bir hazine vardır orada. 

Crossroads by Tracy Chapman
All you folks think you own my life
But you never made any sacrifice
Demons they are on my trail
I'm standing at the crossroads of the hell
I look to the left I look to the right
There're hands that grab me on every side

All you folks think I got my price
At which I'll sell all that is mine
You think money rules when all else fails
Go sell your soul and keep your shell
I'm trying to protect what I keep inside
All the reasons why I live my life

Some say the devil be a mystical thing
I say the devil he a walking man
He a fool he a liar conjurer and a thief
He try to tell you what you want
Try to tell you what you need

Standing at the point
The road it cross you down
What is at your back
Which way do you turn
Who will come to find you first
Your devils or your gods

All you folks think you run my life
Say I should be willing to compromise
I say all you demons go back to hell
I'll save my soul save myself

22 Ekim 2010 Cuma

Tanrıların Arabaları


Anne karnından, sıcak aile ocağından çıkarıp seni savaşa gönderiyorlar.

Korkma!

Güçlü ol, kendine inan ve çok çalış!

Sen, dışarıdaki tüm zorlukları kontrol edebilecek güce sahipsin.
Sen, içerideki dengeyi sağlayacak erdeme de sahipsin.
Sana yol gösterecek zihnin ve ruhun, bu yolda ilerlemeni sağlayacak harika bir bedenin var.
Sen, yaradılmışların en mükemmeli, en şereflisisin!



Bindiğin savaş arabasının dizginleri elinde!

Sen olmasaydın gökkubbe de olmazdı, yerküre de!
Sen olmadan at da koşmaz, tekerlekler de dönmez. Çık kabuğundan hadi,kumanda sende!

İçindeki artı ve eksiyi, eril ve dişili, siyah ve beyazı uyum içinde kullanabilmeyi bildikten, korkularının esiri olmaktan vazgeçtikten  sonra istediğin yöne gidecektir atlar ve uğruna savaştığın şeylerde zafere yaklaştıracaklardır seni.

Güvenlik alanını terkedebildikten sonra ışık dolu yepyeni bir yol açılır önünde. Tepende yıldızlar parlar ve aydınlatır geceni.

O zaman arabanın tekerlerine takılan taşlar dengeni bozmaz, o zaman atlar ürküp yolunu şaşmaz, o zaman yorulup dizginleri gevşetmezsin. 

Daha önce gidilen yollardan geçmek zorunda değilsin, önceki savaşlara yeniden girmek zorunda değilsin, kimsenin suçunu omuzlarında taşımak zorunda da değilsin! Senin yolun ve mücadelen herkesinkinden farklı. Çünkü sen de biriciksin ve kendi yönünü elbet bileceksin.

Hangi yöne gideceğini bildikten sonra, atlar seni oraya götürecektir ve her mücadelende zafer senin olacaktır.
Ancak bir şey var ki, unutma: Zafer son değil, başlangıçtır!

Yeni start çizgine geldiğinde anlayacaksın: Anne rahminden çıkıp içine girdiğin şey aslında bir savaş değil, senin cennetinmiş!

17 Ekim 2010 Pazar

Kelimelerin ardından


Tam da kelimelerin peşine düştüğüm bir zamandı. Bana gelmesi gereken mesajları belki bir kitapta, belki radyo dinlerken, belki bir arkadaş sohbetinde, belki de bir sokak tabelasında bulabilirdim.

Geçen hafta gitmeye niyetlendiğim ancak bugüne kısmet olan filme girerken bu hafta kelimelerin peşine düştüğümü unutmuştum aslında. Sonra nasıl olduysa birbiri ardına içime işleyen sözleri çantamdan çıkardığım kalemle bir alışveriş fişinin arkasına yazarken buldum kendimi.

"Yıkım, bir hediyedir. Yıkım, dönüşüme giden yoldur." diye başladı notlarım ve ardı kesilmedi.

Yaşam, kelimelerden ibaretti. Deneyimlerimizi tanımlamak için kelimelere başvuruyorduk ve bu kelimeler bizi bir köpeğin yularından çekermişçesine zalimce istemediğimiz yönlere de çekebiliyordu. O yüzden önemliydi, doğru kelimeleri seçmek. Her bir kelime bir duaydı çünkü ve her sözümüzü dua kabul edip yerine getirmeye didiniyordu melekler. Söylediğimize ve hatta düşündüğümüze dikkat etmeniz gerekiyordu, zira gerçeğe dönüşebilirdi dudaklarımızdan dökülen ve hatta dökülmeyen cümleler.

Başkalarını affetmemiz kolaydı da, kendimizi affetmekti asıl marifet. Kendimizi affetmeyi becerdiğimizde, karşımıza çıkan her ipucunu bir işaret, her insanı bir öğretmen olarak görmeye başladığımızda ise güzellikler seriliveriyordu önümüze. "Per chi?"* diye sormamamız gerekiyordu. Öncelikle kendimiz için yapmamız gerekenler vardı. Yeniden sevmekten korkmamamız gerekiyordu! Ve aşk için dengeyi yitirmek dengeli bir yaşamın parçasıydı!

Ben de Liz gibi "kendi kelimesini arayan kadın"dım. Kimi içsel, kimi dışsal yolculuklarda arıyordu kendi kelimesini. O, uzak seyahatlerde bir yandan da kendi içine döndüğünde buldu sonunda. Hem fonetiği güzel, hem de anlamı söylendiği bağlamda güzelleşen bir kelimeydi bulduğu.

Beni karşı kıyıya geçirecek kelimenin peşindeyim şimdi. Bir duyan, gören olursa haber versin!

*Per chi: İtalyanca- Kim için? Yanıt: Benim için!

14 Ekim 2010 Perşembe

Nereye?


nosce te ipsum – know thyself - kendini bil!


Gidiyorum dediğimde, anlamadı okuyanlar. “Nereye gittiğin belli değil” diyenler oldu ve haklıydılar belki de.

Yazı yazarken Akrep’deki Merkür’ümle ve üçüncü evimdeki Yengeç ile yazıyorum çünkü. Derin, gizemli ve bol teşbihli oluyor yazdıklarım, bazen bir kez okunduğunda anlaşılamayabiliyor. Ya da bazı dipnotlar yazmam gerekiyor:

* Burada yazılanlar doğrudan ifadeler değildir, altında başka anlamlar yatmaktadır.
* Anlamaya çalışmayın, sadece hissedin.
...

Ne yapayım seviyorum işte, yazdıklarımda şiirsel bir anlatım olmasını, cümlelerimi benzetmelerle süslemeyi, kelimelerle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamayı. Tıpkı bir önceki cümlede bir kez daha yaptığım gibi. Buna bir çaba da harcamıyorum haa, içimden böyle geliyor, kalemimden daha doğrusu klavyemden böyle dökülüyor sözcükler.

Yine de “Yazarın ağdalı bir üslubu var” tarzında bir çıkarımı da sahiplenmeyi istemiyorum elbette. En başta dediğim neydi? “İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ”. Böyle geliyor benim de içimden, şöyle veya böyle olmaya çabalamaktan değil.

Neyse, nereye gittiğime dair daha açık olayım diye başlamıştım aslında bu yazıya, sadede gelelim madem!

Efendim, yolum çok uzun! Taa Ay’dan Güneş’e kadar süren bir yolculuk bu. Bu yolun üstünde tıpkı dere üstündeki taşlara basa basa, suya batmadan karşı kıyıya varmaya çalışarak ilerliyorum. Her menzilde dura düşüne ilerliyorum. Varmaya çalıştığım yer BEN’im!

Meali, şudur: “İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir”den yola çıkıyorum. Anne rahminden çıktığımdan beri bu yoldayım. Kendimi tanımaya, daha iyi bilmeye, amacımı ve yaşam planımı farketmeye, kendim OL’maya çalışıyorum. Hergün bir adım daha yol katediyorum. Hamken pişmeye uğraşıyorum. Kendimi gerçekleştirmeye, bu şekilde Güneş’e varmaya çalışıyorum. Adına ister Nirvana ister Fenafillah deyin, ben o yüksek mertebeye ulaşmaya uğraşıyorum.

İyi ve güzel bir yoldayım yani merak etmeyin! Yüreğim beni doğru yol ayrımlarına, ruhumun ihtiyacı olan kapılara ulaştırıyor ben istedikçe. Gittikçe önümde daha aydınlık kapılar açılıyor. Karanlıkta kaldığımı hissedersem, dün duyduğum ama beni çok derinden etkileyen bir sözü de elime fener yapmaya karar verdim: “Yerin duyguları ile değil semanın aklıyla” ilerleyeceğim. Dünyaya ve maddeye dair korkuları, kaygıları, kinleri, öfkeleri, yanılsamaları yerin dibine gömüp, meleklerin kanadına teslim ediyorum kendimi. Evrenin zekasına güveniyorum ve huzurla göğe yükseliyorum..

Güzel bir yol, değil mi? Sizi bilmem ama ben çok sevdim bunları:

Öfkelerden sıyrılmayı.
Kalbimi güzelliklere açmayı.
Yaşam sevincimi kendi kendime artırabilmeyi.
Kendime dönüşün ardından içimdekini dışarı yansıtıp kendimi gerçekleştirmeyi.
Asla kendi dışımdaki şeylere bağlamamaya hayatın akışını.
Suçlamaktan vazgeçmenin insanı özgürleştirdiğini görmeyi.
Herşeyin bende başladığını ve bende bittiğini anlamayı.


İşte size bir gökkuşağı daha, geçin altından bütün dilekleriniz gerçek OL'sun!

7 Ekim 2010 Perşembe

Gidiyorum


Ne zamandır yazmıyorum. Bir yolculuğa çıkıyorum da ondan, merak etmeyin. Aslında ne zamandır bu yoldayım da yeni yeni farkediyorum yolun nereye çıkacağını.

Şimdiye dek üzerinde yürüdüğüm yol asfalt değilmiş meğer, molozlarla kaplıymış. Ya da nereye gittiğimi ve neden gittiğimi bilmediğim için gözümde zorlaştırmışım bu seyahati. Hatta nereden geldiğimi ve neden bu yola girdiğimi bile bilmiyormuşum.

Beynimin kıvrımlarında, ruhumun derinliklerinde saklı hatıralar beni bir yerlere sürüklüyor, bense sadece “Neden?” diye sorup yanıtını uzaklarda aramanın dışında başka birşey yapmıyormuşum.

Sonunda da “boğazımda düğümlenen hıçkırık” ben oluyormuşum! İfade edemediklerim, sesimi çıkartamadıklarım içimde çınladıkça kulaklarım sağırlaşıyormuş. Kendi sesimi duymayı reddedip hep başka sesleri dinliyormuşum bunları dürüst sözler sanıp.

Şimdiye dek yürüdüğüm yol pek çetinmiş anlayacağınız. Yolun üstünde kimi zaman dikenlere takılıp yaralamışım dizlerimi. Başkaları takılıp düşmesin diye ben takılmışım taşlara. Elimi uzatıp bir ağaçtan elma koparmamışım ama kendi ağaçlarımdaki meyveleri tabak tabak sunmuşum yoldan geçenlere. Emeğimle kazandığımı hakkım olarak saymış, onun dışındakileri haram sanmışım. Ve hakiki haklarımı başkalarına kaptırıp elimdeki ile yetinmeye uğraşmışım.

Artık bu yolu geride bırakıp otobana çıktım!

Şimdi gidiyorum! Dileyen binsin bir alamete, gitsin kıyamete! Ben kendi cennetime gidiyorum!

Şimdi gidiyorum! Elime ışığı güçlü bir fener aldım bu kez!

Şimdi gidiyorum! Beyaz bir uçurtmanın ucuna takıldım ÖZ’ümü alıp getirmeye uçuyorum!

Şimdi gidiyorum! ÖZ’ümü tutup elinden rengarenk bir balona bindirip yeryüzüne indirmeye koşuyorum!

Şimdi gidiyorum! Çooook güzel bir yolculuğa çıkıyorum!

Bence siz de bir gidin. ÖZ’ünüze ve ne kadarını burada gerçekleştirdiğinize bakın. Unutmayın, balondaki ağırlıkları tek tek atmanız gerekecek yeri geldiğinde! Üzülmeyin attıklarınıza, özgürleşmek için prangalarınızı çıkardığınıza inanın.

Şimdi bu dizeler de buraya uyar:
........
Bir gün öyle bir giderim ki;
Kaybedeceğim hiçbir şey olmaz!
SUNAY AKIN



Neyse işte, ben şimdi gidiyorum! İyi yolculuklar dileyin bana.

YOKSA KENDİME GELİYORUM MU DEMELİYİM?

Astro not: Venüs Akrep burcunda geri gitmeye başlıyor ve ben de Venüs’ün yönettiği konularda bir içe dönüş yaşıyorum işte. Kozmik saat çalışıyor, herşey olması gerektiği zamanda oluyor yine! Doğum günüme gelmeden 2 gün önce düze dönecek ve ben güzel bir kutlama yapacağım!



Related Posts with Thumbnails

.