29 Ağustos 2010 Pazar

Şansım dön artık!


Kaç haftadır Sayısal Loto oynayıp duruyorum. Kendilerine duyduğum saygıdan dolayı baş harflerini büyük yazdım ama haşmetmeapları (doğru mu yazdım acaba?) bu saygımı hak edecek bir performans da sergilemiş değil henüz.

Umut dünyası işte yada inat ediyorum kimbilir, her Cumartesi bir uğruyorum bir "sayısalcı"ya. Bu hafta da dedik ki arkadaşcağızımla, hadi hayal edelim para çıkınca ne yaparız diye. 

Ben hemen Pazartesi işe gidip istifamı verecektim. Hatta çıkacak paranın tutarına göre patrona borç bile teklif edecektim.

Kızımın, çatı katındaki eğik tavanlı odayı kendi odası yapmayı planladığı iki katlı, bahçeli ve havuzlu evi alıp (hanımefendi villa istiyor yahu!) geri kalan parayı da bankaya koyup keyfime bakacaktım. Okul günlerinde kızımı okula gönderip, bahçede elimde bir dergi biraz keyif yapacak, sonra astroloji kursuna, nefes çalışmalarına, yogaya falan gidip ruhumu dinlendirecektim. Boş durmaya alışık değilim ya bir sosyal sorumluluk işinde falan da gönüllü çalışabilirdim. Tatillerde de dilediğimiz ülkeye gidecek, gezip tozacak, yanımızda bol bol hediyelikler ve bir sürü fotoğrafla evimize - pardon, villamıza- dönecektik.

Sadece kendime değil sevdiklerime de verecektim üstelik bu paradan. Bir arkadaşımın borçlarını kapatacak, bir diğerinin yeni evi için eşyalarını alacak, öbürünün istediği arabayı almasına katkıda bulunacaktım.

Daha bir sürü şey işte. Ama olmadı! Kaç haftadır zaten bir şey olduğu yoktu ama bu hafta daha beteri oldu: 48 sayıdan hiçbiri o 6 şanslı numara ile aynı değildi! Yani deselerki, öyle sayılar bulun ki bu dönen zımbırtıdan düşen toplardaki numaralardan olmasın, hah işte onu tuttururum ben!

Yok ya, bakmayın böyle dediğime. Çok şanslıyım aslında ben! Güzeller güzeli, sevgi dolu bir kızım, beni sevip kollayan bir ailem, vefalı dostlarım, bir işim, çalışan bir kafam, sağlıklı bir bedenim, temiz bir kalbim var!

Bir de dileğim var ama: Bu yukarıdaki konulardaki şansım yaşamımın tüm alanlarına sirayet etsin. Haftaya Sayısal Loto'da 6'yı tutturayım mesela!

24 Ağustos 2010 Salı

Sıradaki Hayaliniz İçin


Yaşlılar hatıraları, gençler ümitleri ile yaşarmış ya biz hala ümit etme çağlarımızdayız. Yaşayacak çok şeyimiz, görecek çok günümüz, gülecek çok nedenimiz, yiyecek kırk fırın ekmeğimiz var daha.

Bardağın dolu tarafını görebilme yeteneğimiz sayesinde geldik bugünümüze ama artık bardağın tamamının dolu olmasını istiyoruz. Susuzluğumuzu giderecek kadarını değil kana kana içebileceğimiz kadarını istiyoruz. Boşaldıkça dolsun, hiç bitmesin istiyoruz.

İstemek, sahip olmanın yarısıdır. İstiyoruz işte bol bol. Herşey bol nasıl olsa, bize düşen kendi payımızı almak sadece. İstemeyi öğrendiğimize göre almayı da becereceğiz demek.

Bir yıl sonra bugün, bu saatte, nerede, nasıl, ne şekilde yaşamın içinde yer alacağımızı bilemiyoruz - hatta bir dakika sonrasını bile bilemiyoruz - ama biz taleplerimizi gönderiyoruz evrene. Ağlamayana meme yok misali, biz de hayallerimizi sıralıyoruz.

O sırada bir SMS geliyor. “Aman ya, bıktım şu ... bankasından gelen mesajlardan da, zırt pırt mesaj atıp duruyorlar” derken, bir de bakıyorum ki 160 karakterlik mesaj şöyle başlıyor: “SIRADAKİ HAYALİNİZ İÇİN”

Olup biten herşey birbirinden haberdar herhalde, bir noktaya atılan taş halka halka dalgalar yaratıyor diyorum içimden her zamanki herşeye ulvi bir anlam çıkarma dürtümle. Ve bunu hayallerimizin zamanı geldiğinde, en uygun koşullar altında ve hayrımıza gerçekleşeceğine dair bir işaret olarak görüyorum.

Amin!



19 Ağustos 2010 Perşembe

Aman be Merkür!


Güneş'e en yakın şu küçük gezegen Merkür yok mu ah, bir gerilemeyedursun işler arap saçına dönüveriyor vallahi!

Alın işte şimdi yine başladı tembelliğe, uğraş dur Eylül ortasına kadar. Bir süredir zaten zaman akmıyor, herşey yavaşlamaya devam ediyordu, bugün olanlar da tuz biber oldu.

Sabahtan beri bir kampanya üzerinde çalışıyorum, bu saat oldu hala kampanya olacak mı olmayacak mı belli değil. Üstelik birtakım basılı işlere yetişme zorunluluğu olduğu için bugün bitmeden bu işi ya netleştirmeliyim ya da netleştirmeliyim.

Olmuyor ama, ona mail at, öbürüne telefon et, onun dediğini ötekine ilet derken herkes çıktı gitti, bir-iki gariban bekleşiyoruz işte. Olsun, oturup bu yazıyı yazmama sebep oldu.

Yarın da bir haftasonu kaçamağı yapacaktık Sevgiciğim ile. Bu bizim çılgın delikanlı Merkür yolda başımıza dert açmaya, gezinin ertelenmesine falan neden olmaz umarım.

Hele bir bugünü atlatayım, şu kampanya işini bir sonuca bağlayayım sonra haftasonu bir aksilik olmaması için dua edeyim bari.

Dinlemek lazım tabii bu konudaki uyarıları ama bazen bile bile evrenin oyunlarının kuklaları oluyorsunuz. Teslim ettik kendimizi gerçi, ne gelirse yukarıdan bizim içindir diye. Düz hareketine döner dönmez cıva gibi olmak da bizim için üstelik.

Hadi bakalım hayırlısı...

Bu arada bilgi vermeden de geçmeyelim. İşte size Merkür'ün bu seneki kalan gerileme dönemleri:

20 Ağustos - 12 Eylül
10 Aralık - 30 Aralık

Bu Merkür, Satürn ile birlikte en ünlüsü gezegenlerin. Hiçbir şey bilmeyenin bile ağzında şöhretleri. Yine de eğer daha önce duymadıysanız, Merkür geri giderken ne yapmalı, ne yapmamalı onu da söyleyeyim size. Bakınız aşağısı:

- Randevularınıza geç kalabilirsiniz.
- Herşey gecikir, ertelenir, yavaşlar; işler planladığınız gibi gitmez.
- Bilgisayarınız veya diğer elektronik cihazlarınız bozulur.
- Bu dönemde aldığınız bir araba arızalı çıkabilir.
- Veya aldığınız bir üründen daha sonra hiç memnun kalmayabilirsiniz.
- Pahalı şeyler almamanız önerilir.
- Bu dönemde girişeceğiniz projelerin bitmesi uzun zaman alır ve muhtemelen size pahalıya patlar.
- Uçağınızı kaçırabilirsiniz veya bagajınız kaybolabilir.

Aksilikler peşinizi bırakmaz kısacası.

Amaaa....

Evren der ki, "Geçmişte olup bitenlere şöyle bir durup bakma zamanıdır şimdi". İyi şeyler de olur yani.

- Uzun zamandır görmediğiniz arkadaşlarınızı görebilirsiniz.
- Yıllardır çözülmedik sorunlara dair ipuçları bulabilirsiniz.
- Kaybettiğiniz bir eşyanızı bulabilirsiniz. 
- Eski yaraları sarabilir, geçmişteki hataları tamir etme, ilişkilerinizi düzene sokma şansı bulabilirsiniz.

Yeni birşeylere başlama değil, eskilere dönüp neyi düzeltebilirim diye bakma zamanıdır kısacası.

Hadi bakalım, sizler için bu ikinci kısımdaki olasılıklar gerçekleşsin, Merkür ilaç gibi gelsin eski yaralarınıza.

Benim de beklediğim telefon gelsin, şu kampanyanın akıbeti belli olsun da eve gidip çantamı hazırlayayım.

17 Ağustos 2010 Salı

Ama üzülme, yine süzülme çünkü sen bir tanesin!





İnsan bazen unutuveriyor ne kadar değerli olduğunu. Hep bir onaylanma, takdir edilme, sevilme bekliyor dışarıdan.


Belki de taa çocukluktan gelen ve yüreğinin derinlerine temel atan duygularla unutuveriyor değerli olduğunu. Oysa değerli olduğunun birileri tarafından hissettirilmesi yerine önce kendisinin buna inanması gerektiğini atlayıveriyor.


Gayet insanca tepkiler aslında, değil mi ama! Tabii ki eğer o kadar kıymetliysek, bunun da takdirini toplayalım. Diğer taraftan, takdir edebilme yeteneğinden yoksun olanlardan da bunu bekleyerek o garibanların omzuna da fazla yük yüklememeliyim, değil mi?

İnsanın kendini değerli hissetmeyi öğrenmesi daha çocuklukta başlıyor. Anne ve babası tarafından sevildiğini bilmeli önce bir çocuk. Öyle hediyelerle, öpücüklerle ve sevgi sözcükleri ile değil sadece. Bunlar eksik olmasın tabii, hatta öpücükler, kucaklamalar bol olsun ama tüm bunları kalbine kazıyacak davranışlarla, bazen küçücük bir bakışla, içten bir onayla anlamalı insan sevildiğini. Her tehlikede ona uzanacak yardım eli bulabileceğini gördükçe güven duygusunu tanımalı. Asla yalnız olmadığını ama gerektiğinde ayaklarının üstünde DİMDİK durabileceğini öğrenmeli.


Sonra sadece anne-babasının prensesi veya paşası olmadığını, aslında en temelde kendi kendinin saltanatını sürdüğünü bilmeli. Kimseyi suçlamadan, sadece kendisiyle yarışıp kendisini yüceltmeye uğraşarak aşmalı engelleri. Şiirdeki gibi yaşamından kendinin sorumlu olduğunu bilmeli:


“Düşün…


Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır seni sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?" *


O halde, hepimiz sürekli tekrarlayalım kendi kendimize: "BEN BİR TANEYİM!" Birilerinin bize “birtanem” demesi, ille birine tapulanmamız gerekmez. Öyleyiz zaten, hepimiz birtaneyiz!


Düşünsenize, aynı parmak izinin bir eşi yok!  O kadar farklı ve özeliz! Ama çok da böbürlenmeyelim, çünkü  ancak herkes kadar değerliyiz! Herkesin farklı bir izi var parmağının ucunda ve herkes farklı izler bırakıyor geçtikleri yollara. Herkesin dünyadan aldığı ve geri yaydığı ışık farklı. Bırakalım bizdeki ışığı görebilen görsün, göremeyenlerin gözleri farklı frekansları algılıyordur belki. Bu bizi değersiz yapmaz.


Neymiş efendim, aslolan BEN’miş! 


"Herşey sende başlar, sende biter…
Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme,
Tükettirme içindeki yaşama sevgisini…”*


veeee...
Hep hatırlayalım: “Çaresizseniz, Çare “SİZSİNİZ”*

Yazan: Amatör yaşam koçunuz Sibel ;)



*Friedrich Nietzsche

12 Ağustos 2010 Perşembe

Ya Dışındasındır Çemberin...


Yaşamınızın hangi döneminde olursa olsun hep aynı şeylerin tekrarlanıp durduğu olur mu? “Tamam artık, bu kez böyle olmayacak” diye yola çıktığınızda bile körün taşı gibi gelip sizi mi bulur aynı nakaratlar? Hep bir “Deja vu” durumu yaşar mısınız?

Sakın ha böyle durumlarda dışarıdan birilerini aramayın suçlamak için. Bu durumun tek sorumlusu sizsiniz! Sen değil misin, hep aynı bilinç halinde olan! O halde o tekrar eden durumla ilgili algılayışını ve bilinçaltında yatıp duran geçmiş hatıraları silip değiştirmeden kaderini de değiştiremezsin. Bir tekerin içinde döner durursun bir hampster gibi kalırsın öyle. Hep aynı adımlar, hep aynı hatalar, aynı kırıklıklar, dönüp de arkana baktığında bir arpa boyu yok katedememeler, başladığın noktaya geri dönüp gittiğin yollarda hiçbir meyve toplayamamalar...

Sen - Siz dediğime bakmayın, benim de var böyle sonsuz döngülerim. İyi bir yaşam öğrencisi olmaya çalışıyorum ama, demek ki bu çemberin dışına çıkabilmek için öğrenmem gereken şeyler var. Hep bir yere yetişmeye çalışıyor ama sürekli geç mi kalıyorum? Belki de “acele etme” diyor yaşam bana. O zaman kendiliğinden, hiç saate bakmadan olmam gereken yerde tam vaktinde olacağım belki.. Bu sadece bir örnek tabii, yetişmem gereken yerlere asla geç kalmam! Amaa....yaşamımdaki kısır döngüleri burada yazacak kadar da cesur değilim!

Eğer sürekli tekrar eden kalıplar varsa yaşamlarımızda, demek ki iyi öğrenciler değiliz! Yaşamın bize “gör” dediklerini görmeyen, dersi iyi dinlemeyen öğrencilersek biz, öğretmen anlattıklarını gözümüzün içine sokmak için çalışmaya devam etmeyip de ne yapsın? Akıllı ol da öğren biraz, değil mi?

Başlamak için önce affedin hele bir kendinizi, taa en başından beri farkına varamayıp bu günlere kadar taşıdığınız sıkışmışlıklarınız için. Yaşamadan bilemezdiniz, öyle değil mi? Sonra nedenini bulun, bakalım neden çıkamıyorsunuz bu döngülerden? Korkularınız mı, geçmişteki incinmişlikleriniz mi, nesiller ötesinden sizin omuzlarınıza yüklenen vicdan borçlarını ödeme uğraşınız mı, nedir sorunun kaynağı?

Asıl nedeni keşfeder keşfetmez, tıpkı bir ipin ucunu tutarmış gibi şu yan yatmış 8’in bir ucundan tutun. Göreceksiniz, yan yatmış 8 upuzuuuun bir ipe dönüşecek ve size üzerinden keyifle geçtiğiniz güzel yaşanmışlıkların yolunu bırakacak geride, önünüz ise sonsuza dek açılacak.


Sanki ctrl+break’e basmış gibi olacak, rahat bir nefes alacaksınız!

10 Ağustos 2010 Salı

Tanrı Kelamdır


Kaç gündür bir iç sıkıntısı, bir depresifliktir aldı başını gidiyor! Bu durumun nedeni öncü burçlardaki şu ayın meşhur gezegen çatışması mı, gerilemeye hazırlanan Merkür mü yoksa sıcaklardan uyuyamanın yarattığı bir yan etki mi acaba derken elim bir türlü gitmedi "içimden gelenleri" yazmaya...

İyiki de gitmemiş, omuzları yere çökmüş bir yazı yazmaktansa SUSMAK iyidir diye düşündüm. Gerçi hala susmanın çok derin bir dili olduğuna inanırım. Farklı bir tınısı vardır suskunluğun ve bu tınıyı anlayabilmek için karşındaki kişiyle aynı frekansta olman gerekir. Aksi taktirde sustuğun için iletişimsizlikle suçlanabilir, karşılığında suskun değil sessiz ve kimsesiz bir zindana mahkum edilebilirsin! Suskunluğun dilini öyle herkes bilmez maalesef, kurslarda, okullarda okutulmaz çünkü.

Neyse doğru düşünmüşüm de karamsar yazılar yazmamışım diye sevindim birden, beklediğim mesaj bir kitap yoluyla yine canım Paulo'dan geldiğinde:

"Tanrı kelamdır. Herhangi bir durumda, herhangi bir anda ne söylediğine çok dikkat et… Çünkü kelam, titreşime dönüşmüş düşüncedir; konuşurken çevrendeki havaya daha önce sadece enerji olan bir şeyi aktarırsın. O yüzden ağzından çıkan her söze çok dikkat etmelisin.”

Bir düşünsenize, düşündüğünüz ve kelimelere döktüğünüz her kelime bir dua! Bir sürü modern zaman öğretisi de aynı şeyi söylemiyor mu? NLP, Kuantum Düşünce gibi ilimler de bu kadim gerçeğin zamane kaşifleri değil mi? 

Her sözüm bir dua ise güzel şeyler söylemem lazım her zaman. Kendimi en berbat hissettiğim zamanlarda susup, kötü hiçbir sonucu çağırmamam lazım hayatıma.

Evet, öyle olsun!

Tüm dileklerim evrenin ve benim hayrıma gerçekleşsin!
Related Posts with Thumbnails

.