26 Mayıs 2010 Çarşamba

Ayna Etkisi




Aslısın bir yazı yazmış bloğunda, ona yorum yazmak yetmedi bana, bir de ben birşeyler yazayım istedim..

***

Bazen, bir vitrin camekanına uzaktan kaçamak bir gözle bakılır.

Bazen, “aman bugün ne güzelim, saçım başım ne hoş” diye bakar insan.

Bazen de daha yakından bakmak gerekir; yüzünüze gölge gibi düşen kırışıklıklara, burnunuzun ucunda çıkan o çirkin sivilceye, o bir türlü şekil almayan inatçı saç tutamına, bir-iki beyaz telden ibaretken artan aklara…

Bazen de lunaparklardaki gibi onu olduğundan daha uzun, daha zayıf, daha güzel veya tam tersi gösteren aynalara bakıp eğlenir insan. Olmadığı bir şeyi, eğlenceli bir şekilde görmenin hazzıdır yaşadığı. Bir sanrı görmenin ve hatta o gördüğüne inanmanın yarattığı sarhoşluğa kapılır. Kendini dev aynasında görmek deyimi de böyle bir düşüncenin ürünüdür belki de.

Hayatına girenler de aynı böyle birer ayna daha uzatır sana. Bir de o aynalardan görürsün kendini. Çok yakından bakarsan tüm arazların gözüne batmaya başlar. Sanırsın ki ışıktan, yansımadan veya aynadaki bir çatlaktan kaynaklanıyor bu çirkin görüntü. Ne var ki, ÖZ’ünün buruk bir yanı yansımaktadır karşıya, oradan da kırılıp sana geri döndürmektedir cılız ışığını. Özün gülmezse yüzün gülmez oysa. O halde hangi ayna güler ki böyle bir yüze?

Baktığı aynalarda hep güzelliğinin övülmesini ister insan. Masaldaki beklenti burada da çıkar karşımıza: “Ayna ayna! Söyle bana, benden güzel var mı bu dünyada?”

Oysa yakından baktığında görürsün beğenmediğin yanlarını ya ondandır işte kimi aynada insanın kendini görmeye tahammül edememesi.

Gördüğü suretten hoşlanmayan vazgeçer artık o aynadaki yansımasına bakmaktan. Başka aynalar bulur kendine. Özünün başka bir yanını yansıtan aynalar! Hayret, bu kez aynalarla dost olmuştur! Eski aynalara içindeki hüznü ve kırık kalbi yansıtırken, bu kez yaşama gücü hayat bulmuştur bu yeni aynada .

Ne vakit baktığımızın karşımızdaki değil kendimiz olduğunu anlarız, o zaman aynalar gülsün hepimize! Özümüzün en masum yanı yansısın, ışığın bize dönen aksi olduğundan daha fazla parlasın!

Not: Yarın Yay burcunda Dolunay var. Dolunay zamanlarında kurt adam olmam ama biraz fazla melankolik olurum hep. Zuhal Olcay’dan dinlediğinizi düşünerek okuyun aşağıdaki şarkı sözlerini. Böyle bitsin bu yazı da!

hüznüm sizde görünür, saçım beyaz örülür, yaşarken de ölünür…
söyletmen beni, ağlatman beni, aynalar aynalar…
yüzümde hep çizgiler, içimde hep ezgiler,uçup gitti seneler…
eyletmen beni, söyletmen beni, ağlatman beni, aynalar aynalar…




25 Mayıs 2010 Salı

Beşinci Element



Ateş

Çakmak çakmaktır gözleri. Onu farketmemek imkansızdır. Harıl harıl yanar içindeki azim. En önde olmak ister. Sever kendini.
O kadar canlıdır ki can verir.
Onsuz yaşam olmaz.
Toprak
“Ağır abi”dir. Sevmez laubaliliği.
Besler, büyütür. Çok da bir karşılık istemez, rahatı bozulmasın tek.
Kökleri tutar, kopmasın diye. Sessiz ve derinden besler onları.
Güvendir.
Onsuz yaşam olmaz.

Hava

Havaidir adı gibi. Cıva gibidir. Çabuk bıkar, duramaz bir yerde. “Hemen kalk gidelim” der. Sen gitmezsen, ya o sürükler seni ya da götürecek başka şeyler bulur yanında.
Zekidir ama, tohumlarını nasıl çiçeğe büründürüleceğini bilir.
Onsuz yaşam olmaz.

Su

Görmezsiniz bazen onu. Bazen toprağın altından akar gider, bazen bulutlara saklanır.
Öyle duygu yüklüdür ki gözyaşı olur, ağlar. İçten içe hisseder herşeyi ama susar çoğu zaman.
Yaşamın damarlarındaki kandır o.
Onsuz yaşam olmaz.

Bazen;

Rüzgar öyle bir harlandırır ki ateşi, yakar geçer herşeyi bizim Ateş. Geriye külden başka bir şey bırakmaz. Bazen yeryüzüne sığmaz, bir volkan olur fırlar yüzeye. Acımaz yoluna çıkana. Bazen de suyu yer yemez sönüverir.

Toprak, çamur olur eğer çok su karışırsa. Kum fırtınasına dönüşür çok rüzgarda. Ayakları yakar güneşin altında.

Alevler öyle bir sarar ki etrafı nefes alamazsınız kimi zaman. Bazen de derine batmıştır, okyanusun üstüne çıkması gerekir. Hava’ya ortam gerekir akmaya.

Su, donuverir sert bir rüzgarın soğuğuyla. Ya da buharlaşır gider kaynayınca. Bazen de o kadar derinine iner ki toprağın bilemezsiniz nerede.

Oysa bu dördü kardeştir.

Ateş, Güneş’tir. Isıtır ama kavurmaz.
Toprak, anadır. Kökleri tutar sıkı sıkı. Ama sizi sıkmaz.
Hava, rüzgar olup eser, çiçeklendiriverir dört bir yanı. Kaçmaz, kasırga olup yıkıp geçmez.
Su, damarlarında dolaşır yaşamın. Buharlaşıp uçmaz.

Sevgidir onları bir arada tutan.

Ancak o sayede bir bütün olurlar.

20 Mayıs 2010 Perşembe

İşte Öyle Bir Şey




Dayımın “limon” arabasını,
Bana aldığı Miki’yi ve üç tekerlekli bisikleti,
O bisikletle evimizin – bana kocaman gelen – küçücük terasında gezinip durmalarımı,
O terasta babamın sırf benim o haldeyken bir resmimi çekmek için beni ağlatmasını,
Yapboz parçalarına ve yapboz tahtasındaki yerlerine numaralar yazarak “Aman her seferinde ne uğraşacağım işte” modunda olaya yaklaşımımı,
Anneannem ve dedem ile Eskişehir’e gidiş gelişlerimizi,
Otobüste köfte vs yemeleri ( o zamanlar moda mıydı? Mola verilmez miydi? Neden herkes otobüsteyken evinin içindeki gibi rahat rahat herşeyi yer içerdi?)
Oradaki günlerimde gündüzleri dışarıdaki arabaları pencereden izleyip, “Bakalım kaçıncı araba kırmızı olacak?” şeklinde oyunlar türetişimi,
Dedemle köşedeki gazete bayiinden Milliyet Çocuk ve Marco adındaki dergileri alıp onlarla oyalanışımı,
Geceleri ise dedeciğimin elini tutarak uyumamı,
Okullu olduğumda yine dedeciğimin ödevlerime yardım edişini,
Çarşıdan geldiğinde ceketini, şapkasını alıp asmamı,
“Kel”inden öpüşümü,

Paris’ten getirdiği ve o zamanlar pek çok evde olmayan blender ile bana büyük bir törenle muzlu süt yapmasını,
Elektrikler kesildiğinde – pek sık kesilirdi – lüks denen aydınlatıcının yakılmasını,
Sesli bir biçimde yanan lüksün parlak ışığının eşliğinde oturuşumuzu,
Adının ne olduğunu hatırlamadığım bir ses kayıt cihazına sesimizi kaydettiğimiz zamanları,
Anneannem çörek yaparken yanıbaşında oturup unu bir kaşıkla dümdüz yapma telaşımı,
Çay kaşığı ile haşhaş tırtıklayışımı, (korkacak bir şey yok, kafa yapmaz J )
Annemle kucak kucağa Türk filmi seyrettiğimiz akşamları,
Tarık Akan’a aşkımı,
Küçük Ev’i, Laura’yı,
Buz Pateni yarışmalarını büyük bir keyifle izlediğimiz geceleri,
Kızların üstlerindeki ışıl ışıl kıyafetlerin rengini sadece hayal edebildiğimi,
Kendimi o kızlardan biri gibi hayal ettiğimi ve buz balesindeki partnerimle harika bir gösteri sergilediğimizi, gösteri bitişinde patenli küçük kızların bize karanfil demetleri getirdiklerini, benim de gülücüklerle onların yanaklarına öpücük kondurduğumu, bir taraftan da 4.9 – 5.0 – 5.0 şeklinde puanların okunduğunu düşlediğimi,
Bir seferinde bu düşler içerisindeyken tuvalete gitmeyi bayağı bir geciktirip uzandığım yerde ihtiyacımı giderdiğimi,
Babamla müdürü olduğu okula gidişimizi,
Öğrencilerin onu görünce korkudan tir tir titremelerini,
Okulun yolundaki bir duvardaki bozkurt ve hilalli resimden nasıl korktuğumu,
Tek çocukluk arkadaşıma gittiğimiz zamanları,
Onlara giderken bizim çantamızda, onlar bize gelirken de onların çantalarında çikolata ve şekerler dolu oluşunu,
Patlamış mısırları bir şeylere benzetme oyunumuzu,
Evlerinin bahçesindeki leylak ağacını, leylakların güzel kokusunu,
Okumayı öğrendiğim günü,
Okulumuzun yandığı ve gözyaşlarına boğulduğum zamanı,
Herkesin bayıldığı, üzeri fiyonklu kırmızı ayakkabılarımı,

Kıvırcıklıktan taranmayan saçlarımı,
İlk okuduğum kitabı: Sibel İle Yunus Balığı!
Öğretmenimin beni beşinci sınıfa götürüp kitabı bir de orada okutmasını, beşinci sınıf öğretmeninin sınıfındaki tembellere beni örnek göstererek onları küçük düşürdüğü, benimse yerin dibine battığım ama biraz da gururlandığım günü,
Babam seminer için şehirdışına çıktığında dolabındaki kıyafetleri koklayışımı,
Annem okuldayken onun ayakkabılarını, kıyafetlerini deneyip ayna karşısında makyaj denemesi yapışlarımı,
Kardeşimle oyun niyetine başlayıp ardından canımızı acıtmaya yönelik bir hal almaya başlayan boğuşmalarımızı,
Annemin gençliğinden kalma Zeki Müren, Neşe Karaböcek, Ajda Pekkan, Selda Bağcan, Barış Manço plaklarına hayranlıkla bakışımı,
Biriktirdiğim harçlıkları teybin pil yuvasında gizlediğimi,
Bu tuşlarına zor basılan teypten stereo olmayan kasetler dinlediğimi,
Erol Evgin şarkılarını

SEVGİYLE HATIRLIYORUM!

“hani ıssız bir yoldan geçerken

hani bir korku duyar da insan

hani bir şarkı söyler içinden

işte öyle bir şey


hani eski bir resme bakarken

hani yılları sayar da insan

hani gözleri dolar ya birden

işte öyle bir şey”

18 Mayıs 2010 Salı

My Private June Forecast - A Tribute to Susan Miller





Dear Susan,

What a month in store! This month, many aspects are shining on my chart!

By the way, this is the first time I wrote my personal monthly report. I have been one of your followers since 1997 and first day of each month I felt eager to see your Astrologyzone was updated. Since 1997, many things changed but my love for Astrologyzone did not, dear Susan!


June holds many important dates for me. Let’s look at these now.


With the eclipses in Cancer-Capricorn axis, I lost many resources both materially and morally. The eclipses were in my second and eight houses. And also with Pluto and North Node transiting from my eight house, I can say that I am in a period of transformation. This transformation is somewhat related with my natal Neptune. Neptune is in the seventh house of my natal chart. Do you understand what I mean? I am sure, you do!


So, I will be appearing in the court this month as a result of transformation in my eight house. Many of us resist changes but any endings offers new beginnings. So, I force myself to be optimistic about the new beginnings and trying not to get upset about the past. The past is a wall, that will be preserving me from the old faults and wounds. The future holds many oppurtunities as well as many people who value loyalty, devotion and family ties.


I must admit I am quite excited about February, 2011 when the transit Moon and Venus will meet with my natal Jupiter in my ninth house. I hope it works as I hoped. As an intuitive Scorpio, I believe there is a hope for me!


With Saturn transiting through Libra to Virgo in my fifth house, I think I will have some more problems with the subjects of this house (true love and children) for a period of time. Anyway, because Saturn slided towards Virgo, some elements about these issues seem to lose heaviness. Hopefully!


As a Gemini rising, I have many Gemini friends and I will continue attending birthday parties - which started by the half of May - and living the pleasure of choosing presents for my beloved friends. In June, I will be celebrating at least three birthdays which I never forget to.


With Uranus and Jupiter transiting in my eleventh house, I think I will be surrounded by many supportive friends and it is a great luck for me to be surrounded by these precious people. Making new friends is a thing but keeping the old ones is more than an Oscar prize. Just like the song I learned when I was small: “ Make new friends but keep the old, one is silver and the other’s gold!”


The new moon will be in Gemini on June 12 this month. So a new phase of life will be beginning and I will be displaying myself as I am more than ever because the new moon will be in my first house. The effects of this new moon will be felt in the following two weeks. I will, happily, be travelling and having a holiday through 19th to 27th of June. I will be with two people which I am literally tied with an umbilical cord: my mother and my dear daughter!


I am anxious about one date which is the date of the lunar eclipse, June 26. The full moon lunar eclipse will appear in the cusp of my eight house and will be naturally opposed with the Sun and with – I am afraid about that - my natal Saturn in my second house. I hope, I will not lose one more resource!


I want to finish this report as you generally do, by saying: The month ends up with happy news! Well, happy news is next month, on July 23th, I will be celebrating my daugher’s seventh birthday :)


Summary

This month is a landmark month for me. There will be a one very specific date for me, June 15, when I will be ending my marriage legally. After this date, don’t think that many things will change in my life. However, it will be a shift of mind set for me; I will get out of the fog that Neptune has been pouring to my seventh house of committed relationships.

I will happily shop for presents for my Gemini friends and as Mercury is not retrogating I don’t think I will have trouble for finding suitable and non-problematic gifts.

I will be enjoying summer in Mediterraen shores and sliding to the swimming pool with my daugher. She will enjoy being in a holiday village with her mother who forced her to finish her homework during the school semester. However, it is the mother’s duty to teach the children about their responsibilities first, than come the fun.

Dates to Note:

No need to say this but I am not as experienced as you are. I tried to forecast how June will be like for me.

So, this is the date to note: May 18, the day I am writing this report :)

11 Mayıs 2010 Salı

Ne güzel dostlarla olmak!







Müzik kadar sözleri ,
Arkadaşlar kadar nasıl insanlar oldukları önemlidir...


Asla
YALNIZ
bırakmayan
GÜZEL DOSTLAR!



İşte o tür dostlarla bir Taksim akşamı... Pinhani'nin güzel sözleri eşliğinde...

***

Umutsuz olduğu bir anda
Sevmek ister her insan
Birazcık şanslıysan
Neden olmasın
Kendinden emin değilsen sevme
Bensiz mutluysan
Hep öyle kal

Eğer her gece yattığında
Büyülü düşler sana
Benden bahsediyorsa
Hemen tatlı uykundan uyan
Çünkü ben hiç uyuyamam
Seni düşündüğüm zaman
Belki sevmekten hiç usanmam

***


İçimde bir şey var bu akşam

Beyazlar karardı bir anda
Sen orda benim çok dışımda
Uzaklar çoğaldı
bir anda

***

Gökyüzünde ne çok yıldız var

biri parlak biri ürkek biri yalnız
diğeri sanki burda
içimizde ne çok hırsız var

biri aldı beni götürdü, sonra sattı, hem de yok pahasına
Ah şu hırsızlar her gece rüyamda senin kılığında dolaşırlar
Ah karanlıklar seni benden, seni dünden, seni gerçeklerden korurlar

***

Yalnız kaldıysan , kalkıp pencerenden bir bak
Güneş açmış mı , yağmur düşmüş mü
Dön bak dünyaya

Herkes gitmişse sakince arkana dön bir bak
Dostun kalmış mı , aşkın solmuş mu
Dön bak dünyaya , dön bak dünyaya

Bir sonbahar kadar yalnız , bir kış kadar savunmasız
Ya da ilkbaharsan , yolun başındaysan

Asla vazgeçme , kalkıp da pencerenden bir bak
Güneş açmış mı , yağmur düşmüş mü
Dön bak dünyaya

7 Mayıs 2010 Cuma

Om Mani Padme Hum*



İnsanı korkuları ve kaygıları ne kadar yönlendirirmiş meğer.

Olmasından korktuğumuz, şimdiye dek olan bitenlere baktığımızda tekrarlamasından endişelendiğimiz durumlara karşı farklı farklı gardımızı almaya çalışıyoruz. Birinin gardı diğerini savunmasız bırakabiliyor bazen. Bazen de kendi savunma kalkanımızın altında kurtuluşu arıyoruz.

Ruh, beden ve zihin üçlüsünün huzuru için öncelikle korkulardan kurtulmaya bakmalı insan. Korkuların ve kaygıların esiri olarak değil ama onların aydınlattığı yolda yürüyebilmenin tadına varabilmeli.

Ne biliyim;
yüksekten korkuyorsan atacaksın kendini bir dağın tepesinden (paraşütle), yalnız kalmaktan, sevdiklerini kaybetmekten korkuyorsan sevmeye devam edecek, vazgeçmeyeceksin,
üzülmekten korkuyorsan gözlerinden sürekli yaşlar boşalıyor olmasına kızmadan yaşayacaksın tüm duygularını,
güvenmeye ihtiyacın varsa kalbini kapatarak değil daha çok açarak yaratmalısın aradığın güveni,
zayıflıktan korkuyorsan, güçlü görünme sevdasından vazgeçip kabulleneceksin aciz yönlerini.

Bileceksin sen eksik yanlarınla da sensin.

Bileceksin ki yarım yanının farkında olmazsan asla tam olamazsın.

Ekşisözlük ve yazarları (seviyeli olanları elbette) sağolsun, aslında aradığım anlamı buldum korkulara dair. Korkularınla yüzleşeceksin, nedenlerini anlayacaksın ve üstüne üstüne gideceksin. Bugünki aklımda bunu bilir, bunu söylerim. Belki de yanılıyorumdur, olsun şu an böyle hissediyorum ve bundan huzur duyuyorum.

En beğendiklerim gökkuşağı renklerinde aşağıda. Altından geçenin tüm dilekleri gerçekleşiyormuş :- )

İşte karşınızda: KORKU = FEAR


Face Everything And Recover


Finding Eternity Arouses Reactions


Fantastic Expectations Amazing Revelations


Freeing Excellence Affects Reality


Final Execution And Resurrection

Free Expression As Revolution

Finding Everything And Realizing!



* Tibet Budizm’inde insanı kutsadığına inanılan bir mantra. Sunay Akın’ın araştırmalarına göre anlamı: evrenselliğin tecrübesine ve yoluna sığınıyorum, ta ki ölümsüz ruh cevherimin aydınlığı uyanan şuurluluğun derinliklerinden sıyrılsın ve ben, ten kafesinden kurtulmanın ilahi aşkı içinde sonsuzluğa doğru sürüklenip gideyim. (Kaynak: Eksisözlük)

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Yıldız Olasım Var


Dün bir arkadaşım sordu: “Geri dönmek mümkün olsa hangi yıla dönerdin?”

Önce bir yıl söyledim ama sonra düşündüm. Gerçekten geri dönmek ister miydim diye. Acaba insan en mutlu olduğu ana mı dönmek ister yoksa tam tersi mi? Mutlu olduğu anları her anına taşıyabilmek midir özlemi? Yoksa mutsuz anlarını şöyle bir dönüp düzeltebilme arzusu mudur içine yer eden?

Sonra aklıma geldi, başka bir arkadaşım da demişti ki “Yaşam banttan değil, canlı yayın!” Evet, “delete” tuşu yok!

İster miydim geri dönmek? Geri dönmek mümkün olsa nelerin daha iyi olacağını umuyordum? Şu anın bilinciyle “evet, şunu yapardım” dediğim şeyleri yapsam sonuçlar değişir miydi?

Bunları düşünürse insan çıldırır, kendini suçlar kimi zaman, kimi zaman da başkalarını. Ne geçer eline peki? Pişmanlık, dargınlık ve mutsuzluktan başka?

Asıl yapılması gereken şey, şu anı yaşanabilir kılmak sanırım. Ama bunu yaparken de geri dönüp baktıkların üzmeyecek seni, geleceğe dair umudunu kırmayacaksın. Gülüp geçeceksin bazen, güzelmiş diyeceksin. Geçmişten gelen sönük ışıklar süzülüp gidecek zaten, topladığın güzel ışıklarla bugün parlayabileceksin bir yıldız gibi.

Başların yukarı döndüğü her an görülebilen, ışığı ile içlere huzur veren, kocaman bir göğe ait bir yıldız... En güvenli yerde, evrenin rahminde... Evrenin kalp atışlarını duyarak, tıpkı annenin kalp atışlarını duyduğun gibi...

Bugün bir başka arkadaşım da şöyle dedi:
“Hayat dediğin bir gündür, o da bugündür!”

Ne bu, herkes birbiri ile anlaşmış gibi birşeyler söylüyor?

Evet , bir yıldız olmak istiyorum! Bugüne ait!

Ne geçmişe dair özlemler ne de geleceğe dair kaygıların olduğu, sadece şu anın güzelliğini yaşayabilmek için; Carpe Diem!

Başarabilmek için “Şerefe”

1 Mayıs 2010 Cumartesi

ve karşınızdayım



20/11/1973'te saat 16:35'te Merzifon'da doğmuş olmanın kaderini yaşıyorum. İşte karşınızdayım.


Yükselen İkizler olan bir kişi neden bunca zamandır "yazma"ya başlamamıştır kimbilir? Belki de kendine ayıracak vakti olmadığından ya da kendi arzularını hep arka plana attığından olabilir mi?


Vakti olmadığından diyelim de bir kılıf bulalım şimdiye kadarki ihmalime o halde.


Oysa ki hep yazmak istedim.


Belki de konuşmaktan bu kadar uzak olduğum için. Mavi çakramı bilinçsizce kapattığım için.


Bir yazsam içimdeki tüm duygular şahlanır, dile gelmeyen ortaya dökülürdü bilirdim. Kendi ihtiyaçlarımdan çok başkaları veya dışımdaki koşullar adına uğraşı verdiğimden belki de kendim için hiçbir şey yapmamış olduğumu görüverdim birdenbire. Bazen ani travmalar gerekir insanın silkinip kendine gelmesi için ya, öyle oldu işte. KENDİME GELDİM!


Artık vaktidir o halde! Varsın dökülsün kelimeler, varsın dökülsün için. Paylaşıldıkça çoğalsın, çoğaldıkça güzelleşsin.


Yeşil çakram göstersin yüzünü, açsın kapılarını ve geçit versin görmek isteyene. Kendini saklamaktan vazgeçip ayan beyan göstersin gönül gözüm kendini.


Olsun o halde!


İşte Sibel-alem ile buradayım. Ol'durmak için...


Blok Alıntı

Related Posts with Thumbnails

.