31 Aralık 2010 Cuma

Hadi Yandan


İnsanların zamanı anlamak adına yaptığı takvimlerden birinin başlangıcını kutlamak garip geliyor aslında. Astroloji sevdalısı biri olarak, 1 Ocak’ta kutlama yapmak yerine doğanın bir döngüsünün başlama zamanını yani 21 Mart ekinoksunu kutlamak daha akıllıca olmaz mıydı diye düşünüyorum arasıra.


Babillilerin takvimi 21 Mart başlangıçlıymış mesela. Kuzey yarımkürenin doğusundaki tüm kültürler de Bahar Ekinoksunu kabul etmişler yılın başlangıcı olarak. Bu toprakta yaşayan eskiler de biliyormuş bu işi. Doğanın ritmi ile kendi ritimlerinin aynı olduğu takdirde günümüzde evren ile hizalanma dediğimiz şeyin gerçekleşebileceğini biliyorlarmış.

Nevruz, Hıdırellez ve adını bilmediğim bir sürü ekinoks kutlamaları ile dünya zamanına göre ilkbaharın yani uyanışın ve doğuşun kutlanması ne ulvi bir kutlamadır öyle. Böylelikle doğayı kutsamış, yeni döngünün başlangıcını şenliklerle karşılamış olmaz mıyız? Eskiler bugünleri hem evlerini hem de içlerini temizleme günü olarak görüyor, zamanımızda detoks denen şeyi o zamanlarda da yapıyorlarmış.

Eski bildiklerimizi hatırlama dönemindeyiz. Yakıp yıktığımız kitaplarda, hor gördüğümüz kültürlerde ve görmezden geldiğimiz gerçeklerde saklı kalan tüm kadim bilgiler bir bir ortaya çıkıyor yeniden. Adı değişiyor bazen, daha modern daha janjanlı terminojilerle eski bilgilerimizi yeni ambalajlarla yeniden hayatımıza sokuyoruz.

Takvim başlangıcı olan yıl başının kutlanmasına karşı olduğumu zannetmeyin. Sadece bizi yaşamın özü ile aynı ritme getirecek ritüellerle biraz daha sarmalanalım istiyorum. Baharla uyanalım, gezegenler gibi dönelim, Güneş gibi yanalım, sular gibi çağlayalım, rüzgar gibi eselim diyorum. Çakralarımızı hissedelim, enerji akışının önünü açalım diyorum.

Yine de yılbaşı da tüm dünyadaki insanlarla aynı frekansa gelmeyi ifade ediyor. Televizyon karşısında görüyorsunuz yeniyıla birbiri ardına giren ülkelerdeki havai fişeklerle yapılan kutlamaları. İnsanlar yaşadıkları yerin meridyenine göre sıraları geldiğinde adımlarını atıyorlar yeni yıla ve sonunda herkes aynı yılda senkronize oluyor. Meridyenlerin, sınırların, dillerin ve dinlerin ayırdığı insanlar yeniden BİR olmayı öğreniyorlar. Ve gittiğimiz dönemde olacağı gibi “Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine” kucaklaşmayı şimdiden hissediyorlar.

Hem bir gün de eğlensin insanlar, bir gün de sarhoş olsunlar. Bir gece biraz fazla cozutsunlar. Bahane mahane, sebebi ne olursa olsun hediyeler versinler birbirlerine. Olsun varsın, pek de güzel hatta.

Çocukluğumuzda dansöz çıkacak diye beklerdi büyükler televizyon başında, şimdi de Victoria’s Secret defilesini bekleyelim bakalım. Evlerindeki kadının yüreğini görmekten aciz olanlar, ekrandaki kadının orasına burasına bakarak girsin şimdi de yeni yıla. Özüne bakanlar ise her zaman olduğu gibi eğlenirken de anlam aramaya devam etsinler.


Tüm bu ahkam kesmeler bir yana 2010’un bittiğine bir yandan da seviniyorum. Son iki yıla ama özellikle de bu son 365 güne o kadar çok şey sığdı ki bu sefer, hayatımı yazsam roman olur ifadesi gerçek oldu vallahi. 2011’de diyorum daha güzel romanlar çıksın ortaya, keyifle okunsun, yüzümde bir gülümseme, yüreğimde bir hafifleme yaşatsın bana.

Yeni yılınız, yeni ritminiz, yeni başlangıçlarınız kutlu olsun.
İçiniz her daim tazelensin, temizlensin.
Yaşamın ahengiyle BİR,
       Kendinizle BÜTÜN,
              Başkalarıyla BİRLİK olun.
İçinizden dışınıza taşsın güzelliğiniz.
Biz değişirsek herşeyin değişeceğini bilelim.


O zaman hadi yandan! Zilleri takalım, çıkı çıkı yapalım!



29 Aralık 2010 Çarşamba

Affetmenin Özgürlüğü



Bir şükran duasıydı Yeniyıl Dua'm ve güzel de bir duaydı ama kesmedi beni. Bir de affetmem gerektiğini farkettim.

Beni cesaretsiz kılıp aslında çok cesur yapan, sevgiye inancımı yitirip gerçek aşkı anlamamı sağlayan, güvenimi yıkıp önce kendime güvenmem gerektiğini gösteren Ruh Eşlerimi affetmem gerekiyordu. Herşeyden çok onlardı beni bir sürü Sorular ile uykusuz bırakan ve aslında yaşamdan ne beklediğimi, neleri hayatımda istemediğimi gösterenler. Onlardı bana çemberin dışına çıkmam gerektiğini anlatanlar. Kısacası içimde ne varsa kavanozun dışına taşmasına neden olan onlardı.

Bugün, ilk adımımı attım bu affetme konusunda. Bilerek veya bilmeyerek affedemediğim kişileri ve olayları bir bir imgeledim gözümde. Kişileri, 5-6 yaşlarındaki çocuk halleriyle hayal ettim ve gözlerinin içine baktım derin derin. Onlar da ağladılar, ben de ağladım. Birbirimizi affettiğimizi söyledik karşılıklı ve yollarımıza ayrı ayrı devam etme kararı aldık. O küçük çocukları daha da küçücük yapıp avucumun içine sığdırdım sonra ve ellerimle kalbimin içine yerleştirdim. Bir olduk ve aramızdaki bağları tek tek kestim sonra, herkesi serbest bıraktım.

Sonra olaylara geçtim. Tüm olup bitendeki gerçek amacı görüp attım cebime. Gerisini ise çöpe fırlattım. Onlarla da yollarımı ayırdım böylelikle.

Özgürüz artık. Kimsenin kimse ile göbek bağı, kimsenin bir diğerinde hakkı kalmadı. Parmaklarımı makas yapıp bir bir kestim bağları. Herkes kendi yoluna dedim.

Teşekkür ettik birbirimize ve en derinden affettik.

Geçmişi kutladım beni bugüne taşıdığı için. Alttaki basamaklara basmadan yukarı çıkamazdık, öyle değil mi? Bu, yukarısının da koskocaman bir kabulleniş mevkii olmadığını göstermez tabii ki. Daha yüreklenmiş bir şekilde daha cesur adım atabilme gücünü verir. Yukarıların sorumluluğu aşağıdan herzaman daha fazladır çünkü. Düşmemek gerekir bir kere herşeyden önce. Daha güçlü ve inançlı olmayı gerektirir o yere tutunabilmek için. Daha dirençli olmayı gerektirir hakkını savunmak konusunda.

Bugün başardım bunu, kendimi en üst basamağa koyup affettim herkesi ve en başta kendimi! Böylelikle 2011'e daha temizlenmiş girmeye hak kazandım.

"Cennet orada,
Şu kapının ardında, hemen yandaki odada
Ama ben anahtarı kaybettim,
BELKİ DE SADECE KOYDUĞUM YERİ UNUTTUM!"
                           - Halil Cibran

Sanırım buldum anahtarı - affettim!

27 Aralık 2010 Pazartesi

Kendine Geliş


Aman bir karamsar yazı yazdım diye tüm dünya üstüme geldi. Yahu, ben bu blog işine girerken “içimden geldiği gibi” yazacağım diye söz vermiştim kendime ve öyle de yaptım. İçimden çiçek çıksa yazdım, böcek çıksa yazdım. Hatta bazen böcekleri görmezden geldim, çiçeklenene kadar bekledim.

Dün nasıl olduysa Şah-Mat dedim diye ne çok üstüme geldiniz ama! Tamam tamam, panik yok! Herşey yolunda, merak etmeyin.

İnsanoğlu işte, bir gün öyle bir gün böyle olabiliyor. Gayet doğal değil mi? Bazı günler berbat oluyor ki güzel günlerin değerini bilelim değil mi? Hem zaten belki iyi ve kötü bizim bildiğimizin dışında şeylerdir ve belki de hiç yokturlar! Belki tüm bildiklerimiz yanlıştır da gerçeği görmeye uyanmak
üzereyizdir!

Şöyle bir yazdıklarıma baktım da kendi kendine sohbet eden bir şizofren, çoğunlukla manik depresif ruh hallerine girip çıkan, gökyüzüne bakıp hayallere dalan, yeryüzüne inip göktekini gerçekleştiren, özünde yaşama sıkı sıkı bağlı bir kadın gördüm karşımda. Sanırım siz en çok yaşama bağlı yanımı sevdiniz. İyi de yaptınız, üç günlük dünyada değil miyiz eninde sonunda? Sarılmayacaksın da ne olacak? Varsayın ki küstüm yaşama, ona ne ki bundan? Herşey kendi düzeninde işlemeye devam edecek, ben durdum diye zamanda mı duracak sanki? Buradayız işte ve burada oluşumuzu kutlamalıyız her an. Göreceli kötüleri iyiye dönüştürmekse gaye, hadi sıva kolları Sibel!!!

Yaa gerçekten de iyi ki varsınız yahu, ufacık kelimeler arasında saklı neleri farkedip ruhumu anlıyorsunuz öyle? Kendimi kaybettiğimde ayaklarımı yere bastırıyorsunuz. Kendime geldim sayenizde, gitmem umarım tez zamanda. Neyse şimdi yeniyıl ruhu, hediyeler, öpücükler, kucaklaşmalar derken uçar gider tüm kederler.

Bu kutlama moduna girdim bugünden. Dün yaşanan kriz öncesi aldığım hediyeler için birer kart aldım ve şirin notlar iliştirdim üstlerine. Sabırsızlanıyorum şimdi vermek için hediyeleri. Yüreğimden izler taşıdıkları için heyecanım, bu heyecanı hissetmek istiyorum sevdiğim insanların gözlerinde de. Zorunluluk değil, sevgiyi paylaşmak için bu hediyeler. En güzel hediye değil mi sevebilmek ve sevilmek tek başına!

İyi ki varsınız...Size sevgimi gönderiyorum. Yakalayın!

26 Aralık 2010 Pazar

Şah ve Mat

"Yıkılmadım, ayaktayım" şarkıları söyleyedur bir taraftan, diğer yandan bir bakıyorsun ki çaresiz kalıvermişsin de üzerini toprakla örtmeye çalışıyorsun aslında.

Bazen "Gün olur alır başımı giderim" şarkısını söylemek istersin oysa. Tüm gemileri yakıp gidebilme cesaretine rağmen kaçıp gidemediğin anlar olur. Oysa ne büyük bir özgürlüktür, seni hiç kimsenin tanımadığı bir yere gidip sadece ve sadece kendi sesinle başbaşa kalabilmek. Sabahın erken saatini bir simit ve biraz peynir, yanında da bergamut kokulu çay ile karşılayıp sonra tüm günü aylak aylak gezerek, sokaktaki taşları tekmeleyerek geçirmek. Kimsenin karışmadığı, kimsenin umrunda olmadığın bir gün yaşamak.

Gidemezsin ama. O çok sevdiğin sorumluluklar ağır gelmeye başladıkça omuzların ağrır da ağrır. Sadece omzunda değildir yükler, ayaklarında da prangalar vardır kimi zaman. Yürümeye çalışsan da başaramazsın.

Kalırsın öyle olduğun yerde. Yapabildiğin tek şey gözyaşlarına sığınmak olur. Ertesi gün ise hiçbirşey olmamışçasına yeni bir güne uyanırsın. Dikkatli gözler ve temiz özler anlar yalnızca tüm gece ağladığını. Oysa sen gülen yüz maskeni takmış, rolüne devam ediyorsundur.

Dilediğin kadar uzmanlardan yardım al, Öz'ünle konuş, içinde dağları devirecek o sonsuz gücü bul...Bazen herşey ama herşey yetersiz kalır. Bir maç gibidir yaşam, ne kadar hazırlıklı çıksan da sahaya rakip çetin ceviz çıkar veya rüzgar senden yana esmez. Bir şey olur işte ve kazanan sen olamazsın. Asıl üzen şey yenilgi değil galibiyet için çok çalışmış olmana rağmen çabalarının karşılıksız kalmasıdır. Yoksa yenmek de yenilmek de maçın kaderinde vardır. Öyle bir şey işte.

***
Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor. Okyanuslar gibi tuzlu gözyaşları şifa niyetine akıyor ve temizliyor yaraları.Yarın sokaklar tertemiz olacak, yaralara tuz basılmış, kan pıhtılaşmış ve kötü koku bastırılmış olacak. Yerini tertemiz bir güne bırakacak yağmurun ve gözyaşlarının yaptığı temizlik.

***
Çocuğuyla en iyi iletişim kuran anne rolüne aday kadın, bugün çuvalladı! Alıp başını gitmeyi düşünecek kadar sıtkı sıyrıldı nedense. Ay tutulması duygusal gelgitlerini yeni yeni hissettirdi belki de.

O sözüm ona güçlü kadın 7,5 yaşında bir kız çocuğuna yenildi bugün!

Şah-Mat!
Tuş!
Nakavt!
Game Over!
Whatever!

Pes!!!

24 Aralık 2010 Cuma

"BEN"e Mektup


Sevgili BEN,

Senden mektup alınca nasıl sevindim anlatamam. Cevap yazmak istedim hemen ama elim gitmedi. Biraz söylediklerini sindirmek, iyice düşünmek istedim. İşte sonunda yazıyorum. 

Bu arada unutmadan söyleyeyim; hiç meraklanma senin bana söylediklerin ne incitir beni ne de böbürlendirir. Övgülerini de yergilerini de birer armağan kabul ediyorum. Beni senden iyi kim tanıyabilir ve sen bana söylemesen bunları senden açık kim söyleyebilir ki?   

Tek derdimin kendimi anlamak olduğunu görmene sevindim. Bunu yaparken hiç farketmediğim nedenler buldum bugünkü ben olmama neden olan. Kimi zaman çocuklukta verilen şartlanmalar, kimi zaman bilinçaltındaki kayıtlar derken ortaya şu anki tablonun çıktığını gördüm. Yanlış anlama, nihai tablonun beni üzdüğünü söyleyemem. Zaten bu yaşamı deneyimlemeyi ben seçmedim mi? Tam tersine şükrediyorum her günüm için ve her günümün bir öncekine göre birçok şey öğrettiği için bana.

Dediğin gibi artık aile aurasının etkilerini arkada bırakmaya, ben ilerletmeyen her türlü kayıdı dönüştürmeye niyetliyim. Bu yolda barışmam gerekenler var, çok derinde affetmem gerekenler. Bunu nasıl yapacağımı bilsem hemen yapacağım inan. Sen bana bir yol gösterirsin, değil mi?

Sonra dediğin gibi bir imgelemede bulundum. Kendime seçtiğim partner eğer ben bir yarım elma isem onun diğer yarısı olmalı diye düşündüm, ne dersin? Beni benim kadar iyi bilsin, özümü tanısın, ruhumu bilsin. İçinde hiç büyümeyen bir çocuk olsun bir taraftan ama diğer taraftan beni koruyup kollayan babacan bir hali de olsun. İşinden çok beni sevsin, değer vermeyi bilsin. Kadın+Erkek=BİZ yerine Kadın+Erkek=BİR olalım. Nasıl, çok mu ütopik? Sen sordun, ben söyledim ne yapalım?

Şu potansiyellerimi kullanma konusuna gelince öyle seziyorum ki çok az kaldı. Çok ama çok yakında yaşamımın çizgisinin tamamen istediğim yöne doğru değişeceğine yürekten inanıyorum. Kaç yıldır ektiğim tohumların artık biçilme vakti gelmek üzere. Dendiği gibi, "herşeyin bir zamanı var, ekmenin zamanı, sökmenin zamanı". Doğru zaman geldiğinde ben de doğru yerde ve doğru hedefte olacağım. Sadece kendi hayrıma değil tüm insanlığın hayrına birşeyler yapmaya ve bütüne katkıda bulunmaya başlayacağım. Biliyorum, çok az kaldı.

Şu atölyeden beri seni izliyorum demiştin ya, farkettin mi nasıl değiştiğimi, ne güzel dönüştüğümü? Kendini tanımak insana "neden ben?" yerine sadece "neden?" demeyi öğretiyor ve yanıtı bulduğunda da, "kadermiş" demek yerine "ben bunu aşarım" diyebilmeyi gösteriyormuş meğer.

Şimdi öyle ümit doluyum ki anlatamam. 4 Ocak'taki Güneş Tutulması, Mart ayında Uranüs'ün Mart ayında tatlı Jüpiter ile kolkola  Koç'a geçmesi, o en sevdiğim dokuzuncu evimdeki Ay ve Venüs'ün öpüşmesi önümdeki güzel dönemin en güzel işaretleri değil mi zaten? Aaaa unuttum, koşullandırmamalıyım kendimi! Zaten en ilahi enerjiler tetiklendi ve hepimizin refahı için güç birliği yaptılar. Hepimiz bu yoldan geçeceğiz ve hepimiz yaşamımızın dizginlerini elimize alacağız, değil mi?

Eğer bunları unutacak olursam ve eğer bir şekilde kendi gücümü görmezden gelecek olursam, beni uyar lütfen. Senin beni duyduğun gibi ben de seni duyar ve sözünü dinlerim, merak etme.

Her ihtiyacım olduğunda sesleneceğim sana. Bileceğim ki oradasın ve bana en iyi çözümü gösterecek olan sensin.

Sen de arayı fazla açma. Bana yine yaz.

Ben de seni çok seviyorum ve senin gücüne inanıyorum. Çünkü sen, bensin!

Sevgiyle kal,

Sibel  



23 Aralık 2010 Perşembe

Bana Mektup



Sevgili Sibel,

Bir süredir seni yakından gözlemliyorum, hele de şu atölye çalışmasına gittiğinden beri. Bu akşam çalışma sona erdiğinde dedim ki şu kıza bir mektup yazayım. Bakalım neler farketmiş kendisiyle ilgili. Ne kadar anlamış? Anlamış da uygulamaya sokabilecek miymiş?

Merak etme, yabancı değilim. Ben, senim!

O yüzden yazdıklarımın seni inciteceğini veya fazla okşayacağını düşünmüyorum. Sadece ve sadece seni sana göstermek istiyorum ki çemberin dışına çıkmayı başar.

Öncelikle kendini anlamaya çalışma çabandan ötürü seni tebrik ederim. Birçok insan kendisiyle ilgili şeylerin bu denli aleni ve açıksözlülükle konuşulmasından kaçınır ama sen büyük bir cesaretle kendinle yüzleştin. Hiç tanımadığın bir avuç insanla birlikte en mahrem yönlerinizi döktünüz ortaya. Gerçekten bravo!

Ayrıca yaşam planında şimdiye dek üzerine düşen görevleri hakkıyla yerine getirdiğin için de tebrikler. Olması gerekenleri oldurduğun, ruhunun en derin acılarını ve sevinçlerini şimdiye dek sürdüğün yaşama sığdırdığın için herkes gibi sen de eşsizsin.

Potansiyellerinin farkına vardığın ve bunları en yüksek hayrına kullanmayı seçtiğin için de bir aferin sana. Yüreğinin götürdüğü yere gitme azmin de takdire değer. Dokuzuncu evinde ve Kova burcundaki Jüpiter ışık olmaya devam etsin sana.

Yalnız bir çift sözüm olacak sana. Tüm bunları başkalarına tepki olsun diye yapma! Barış Güneş'inle! Var olan düzene isyan edip veya başkalarında beğenmediğin şeyleri görmezden gelerek idealize edilmiş bir yaşam yaratmak artık vazgeçmen gereken şeyler.

Aile aurasının seni engelleyen etkilerini yeterince yaşadın ve bu konudaki rolünü başarıyla sergiledin. Artık bitti, beşinci evindeki Plüton ve Ay kavuşumuna teşekkür et ve kendi yoluna devam et. Neden başkalarının sözüm ona suç sayılan yüklerini taşıman, neden başkalarının vicdanlarını rahatlatman gereksin ki? Herkes kendi kaderini yaratır ve yaşar. Sense başkalarının kaderlerini üstlenmeye soyundun ve bunu yeterince yaptın zaten, artık bırak!

Bırakmayı öğrendin gerçi ama biraz almayı da öğren. Hakkın olan sevgiyi, hakkın olan parayı ve hakkın olan gücü reddetme!

Hep kendi ayakların üzerinde durdun, gücünün farkındaydın ama sessiz kalmayı tercih ettin. Bunu da aş ve gücünden korkma. Terazi'nin uyumu için Akrep'in gücünü inkar etme.

Sessiz ama güçlüydün hep evet ama erkek gibi olman da gerekmezdi. Şimdi onikinci evindeki Mars'a bir selam yolla ve aş bunları. İçindeki dişil enerji ile kavuş. Kendine bir partner imgele. Yedinci evindeki güzel Neptün'ü dinle.


Sadece ideallerinin için değil hayallerinin de peşinden git. Onuncu evindeki Balık seni hayallerinin peşinden koşmaya çağırıyor, duy onu. Sonra da onu bütünün hayrına, birlik bilinci ile ulaştır insanlara. Yaz, konuş ama ilet. 

Asıl önemlisi herzaman yüreğinin sesini dinle lütfen. Ben sana oradan sesleniyorum. Bana ihtiyacın olduğunda seslen bana. Ben seni herzaman duyar ve gelirim.

İmza: Seni herzaman çok ama çok seven ben...

21 Aralık 2010 Salı

Sorular


Ne kadar çok soru var kafamda yanıtını arayan, hele de bugünlerde!

Şu işin sonu ne olacak?
Beklediğim haber gelecek mi?
Gelen haber beni mutlu edecek mi?
Benim için hayırlı mı?
Yoksa otursam mı oturduğum yerde?
Gitsem mi, kalsam mı?
Söylesem mi, sussam mı?
Ağlasam mı, gülsem mi?
Ivır mı, kıvır mı? O mu, bu mu, şu mu? Hede mi, höde mi?

Yeter be artık!

Bir sussa şu içimdeki sorgu meleği de rahatlasam. Ben susuyorum, o susmuyor. Ben uyuyorum, o hala konuşuyor. Soruyor da soruyor! "Sus bi!" diye sesimi yükseltesim geliyor ama o konuştukça ben daha beter susuyorum. Soruları iyi algılayım da doğru yanıtları bulayım diye belki de.

İşin asıl zor yanı, şunu biliyorum: Tüm soruların yanıtı bende! Ben nasıl istersem öyle olacak, ben nasıl yön verirsem yaşamıma öyle gidecek. Gelin görün ki yapamıyorum. Bazen bir deli cesareti geliyor, bütün dağları devirebilecek gücü buluyorum kendimde, bazen de aman şöyle kuytu bir köşeye çekilsem de kimse bana dokunmasa diyorum.

Bakalım, sessizce bekliyorum şimdilik.

Bir gün tüm sorularımın yanıtlarının virgüller ile ardarda dizileceğini, sonunda kocaman bir nokta ile mutlu sona ulaşacağını, yanıtın içinde tırnak içinde bir ümit olacağını umuyorum! Ünlem!!!

20 Aralık 2010 Pazartesi

Astroloji Serüvenim


2000’e yaklaşırken Astroloji ilgimi çekmeye başlamış, internetin de yaşamıma girmesiyle birlikte her boş anımda bu konuda birşeyler okumayı alışkanlık haline getirmiştim.



2002’de sadece bir kez gördüğüm bir kişi bana Türkiye’nin önemli astrologlarından birinin bir özel üniversitede Astroloji dersleri verdiğini söylemiş ve bu kişinin mail adresini vermişti. Bu, yaşamımdaki önemli dönüm noktalarından biriydi sanırım. Hemen mail attım ve çok geçmeden dersler başladı.

Bu ilk tanışmaydı gerçi ama bir şeyler beni tatmin etmemişti. Bu ilmin sadece matematiksel hesaplar ve bazı yerleşimlerin klasik yorumları ile sınırlı kalmaması gerektiği, sezgisel yanının da çok güçlü olduğunu düşünmüş ve nitekim daha dersler sona ermeden kurstan ayrılmıştım.

2004’tü sanırım. Yıllarca severek aylık yorumlarını okuduğum dünyaca ünlü bir astroloğun kitaplarının ve aylık yorumlarının Türkçe’ye çevriliyor olması beni çok heyecanlandırdı ve gayet yırtık bir hareket ile Türkiye’deki yayıncısına tanışma isteğimi ilettim. Artık bir cebimdeki çevirmenlik becerim ile diğer cebimdeki astroloji hevesimi biraraya getirme zamanıydı. O günden itibaren her ay, ay sonlarında uykusuz kalma pahasına bu ünlü astroloğun yorumlarını Türkçe olarak sevenlerine ulaştırma görevini üstlenen iki-üç kişiden biri oldum.

Zaman ilerledi, hevesim artık birbaşka düzeye geçmek istiyordu. Bu kez de yine Türkiye’nin önde gelen astrologlarından birine danışmanlığa gittim. Neredeyse sekiz yıldır bu işle bir şekilde ilgileniyordum ve henüz kendi haritamın detaylarına bir profesyonel yardımıyla dalmamıştım. Bu seferki de kadersel bir karşılaşmaydı sanırım ki çok geçmeden bu ünlü astroloğa da çeviri yapmaya, yayınladığı kitaplara katkıda bulunmaya başladım.

Üç ay önce de daha içselleştirebilmek için bilgilerimi bir kursa yazıldım. Kurs diyorum çünkü o zaman nasıl bir içeriğin beni beklediğini bilmiyordum. Hatta ilk gün, “ben bunların hepsini biliyorum, neden geldim ki?” diye de düşünmüştüm. İyi ki vazgeçmemişim çünkü astroloji serüvenimin 10. yılında astrolojiyi tam olarak anlamaya bu sayede başladım.

Son üç aydır sevgili Serpil Doğançay’ın Kuantum Astroloji Atölyesine gidiyorum. Şimdiye dek alışageldiğim bilgilerin sezgiyle ve özgür irade bilinci ile en güzel şekilde harmanlanışına tanık oldum. Ve öğrendim ki asıl yapmamız gereken şey doğum haritalarımızı aşmak! Güzel olan da bunun için gerekli güce zaten sahip olduğumuzu bilmek. Yapmamız gereken şey çok basit: kendimizi bilmek ve potansiyellerimiz doğrultusunda en yüksek hayrımıza olacak gerçekliğimizi yaratmak, bunu yaparken de haritada olumsuz gibi görünen her açıyı, her yerleşimi bir bir ezip geçmek! Tabii ki evrenin saati ile uyum içinde, olması gerektiği anda ve olması gerektiği gibi!

Sevgili Serpil’e, atölyeye katttığı sevgi ve ışık için, bu üç ay içinde birbirini hiç tanımayan insanların bu denli kaynaşabilmelerine uygun ortam hazırladığı için, hepimizin bir ve bütün olduğunu bir kez daha gösterdiği için kendi sayfamdan teşekkür ediyorum.

Bu Çarşamba akşamı atölyemizde sahneyi Balık-Neptün-12.ev ile ve alkışlarla kapatacak,ben ve arkadaşlarım bu serüvenin bittiğine çok üzüleceğiz. Hem kendimizi hem de birbirimizi yansıttık üç ay boyunca ve yansıyan şey parlak bir ışık olup göründü bize. “Ben kimim?”, “Neden ben?” ve “Nasıl?” sorularımızın yanıtını bulduk ve hiçbirimiz “Ne zaman?” diye sormadık çünkü öğrendik : “Biz istediğimizde!”

Evet, serüven yeni başlıyor kesinlikle. Tetiklendi bir kere!

Bu serüveni tetiklediği için evrenin mükemmel saatine, Serpil’in güzel enerjisine ve ekipteki herkesin en içten paylaşımlarına teşekkür ediyorum.

Eğer astroloji ile ilgileniyor ve eğer siz de kehanetler döneminin bittiğini ve artık Kova’nın aklı ile insanın özgür iradesinin en mükemmel şekilde buluşmakta olduğunu biliyorsanız, yolunuz mutlaka Serpil ile buluşsun derim.

Onu nerede mi bulursunuz? Arayın, bulacaksınız!!!

Neyse, kolaylaştırayım sizin için: serpil.dogancay@gmail.com

18 Aralık 2010 Cumartesi

Mea Culpa


Suç veya hatadan bahsetmeyeceğim, bunlar gerçek değil, sadece bizim yargılarımız çünkü. Yaşamın sorumluluğunu almaktan söz edeceğim asıl ve seçimlerimizin sorumluluğunu üstlenmemiz gerektiğinden.

Farzedin ki bir arısınız ve amacınız bal yapmak kovan kovan. Bir bahçe üzerinde uçuyorsunuz. Aşağıda sapsarı çiçekler var,; hepsi birbirinden güzel görünüyor, birbirinden harika kokuyor. Birini gözünüze kestiriyorsunuz ve hooooppp dalıveriyorsunuz yaprakları arasına. Bir süre mutlu mesut, gayet de iyi geçiniyorsunuz. Biriktirdiğiniz özsuyu bala dönüştürme vakti geldiğinde ise bir bakıyorsunuz ki tüm hevesinizin ve tüm çabanızın karşılığında bir gram bile bal elde edememişsiniz. 

Onca çiçek içinden birini seçen arı, eğer o canım çiçekten bal alamadıysa bunun sorumluluğu kimde sizce? Çiçek bilmiyordu belki özsuyunun bala dönüşebilme yeteneği olmadığını, arı da bilmiyordu bu konuda tek kısır olanın kendi seçtiği çiçek olduğunu.

Ne olmuşsa olmuş, çarklar dönmüş ve o çiçek ile o arı bulmuşlardı birbirlerini. Buluşmaları bir hata veya suç asla değildi. Bir deneyimi paylaşmak için biraraya gelmişlerdi ve her ikisinin de birbirinden öğrenecek çok şeyi vardı. 

Arı ya o çiçeği değil de bir başkasını gözüne kestirseydi peki, ne olacaktı? Kim bilir mi dersiniz? Yoksa en açık gerçeklerden biri midir bu sorunun yanıtı? Tesadüf yoktur yaşamda, yaşanması gereken kaçınılmaz deneyimler vardır sadece. Ve bu deneyimlere ihtiyacınız olduğunu yalnız siz bilir ve siz çekersiniz kendinize. Kimse demez senin bunu yaşamaya ihtiyacın var diye. İçinizdeki yüce bilgelik bilir herşeyi ve bildiklerini gerçekleştirmek için uğraşır durur. Çok da zorlanmaz, her dileği er ya da geç gerçekleşir. Sonucu ise her zaman hayrınızadır! Ne oluyorsa, olacakların en iyisi olmaktadır!

Belki de arı hangi çiçeğe konarsa konsun aynı yere varacaktı hikayenin sonu ve yolun sonunda elinizde güzel ve bir zamanlar trajedi gibi görünüp zamanla komediye dönüşen hikayeleriniz olacaktı birilerine anlatabileceğiniz. Bu hikayeler sizi zenginleştirecekti ve her çiçekte yeni bilgeliklere eriştirecekti sizi içinizdeki Büyük Öğretmen. Dersi dinleyip dinlememek de size kalmıştı üstelik, ne özgürlük değil mi? 

Madem öyle şimdi kabullenme zamanıdır:

Şimdiye dek yaptığım tüm seçimlerin sorumluluğunu üstleniyor ve sonuçlarını sevgi ile kabul ediyorum. Bundan sonraki tüm seçimlerimin de en yüksek hayrıma olacağını biliyor, ilahi düzene ve içimde yanan bu ateşe güveniyorum.Rüyalarımın peşinden koşmaktan keyif alıyorum ve en güzel hayallerimi gerçekleştirmek için tüm dünyayı seferber ediyorum.

Hadi, en iyi şeyler OL'sun o zaman!
Ve her ne olursa Mea Culpa!

14 Aralık 2010 Salı

Özeleştiri



Gariptir, insanlar kendilerine söyleneni değil duymak istediklerini bulup çıkarıyorlar söylediklerinizde veya yazdıklarınızda diye düşünüyordum tam. Hatta dün "aman da insanlar neden beni anlamıyor" diye bir yazı yazmış, sonra bir arkadaşım "sakın ha bunu yayınlama, asıl şimdi yanlış anlayacak insanlar seni" dediğinde ona hak verip yazdıklarımı baştan sona silmiştim. 

Bugün yine aynı can arkadaşımla konuşurken bir ayna daha uzattı bana. "Sen" dedi, "acaba yeterince açıklıkla anlatabiliyor musun kendini?"


Evet biliyordum aslında çok açık biri olmadığımı, biraz gizli kapaklı söylediğimi hislerimi, hatta yazarken bile kendi kendime uyguladığım sansürlerim olduğunu. Biraz da karşımdaki keşfetsin beni istiyordum belki de ve böylelikle hoş bir oyun olsun aramızdaki etkileşim diye hayal ediyordum. Gizem istiyordum ve bu gizemi çözmeye niyetli birileri olmasını!


Beylik lafların arkasına takılmış durmuştum belki de:

“Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu görüşlere sahip olduğu zaman kendini yalnız hisseder.” - Carl Jung

Oysa bu gibi psikolojik tahlillerin ardına takılışımdaki hatayı farkettim. Kendi görüşlerimi aktarmada ben yeterli miydim de beni kimse anlamıyor diye şikayet etme hakkım olsun?

Farkettim ki BEN'i hep arka plana atmıştım. Oysa BEN ÖNEMLİYİM demek, bencil olmak demek değildi. Bu bir suç, bir hata, bir ayıp değildi! Evet, belki hep öyle öğretilmişti. Kendimi saklamam, kendimden önce hep başkalarını önemsemem sanki bir meziyetmiş gibi bellettirilmişti ya da ben öyle algılamıştım.

Kimse beni çözmek zorunda değildi oysa. Bir bilmece olmak, kapalı bir kutu olmak durumunda değildim. Sonra da "aslında bilmece çok basit, neden çözmüyorlar" diye üzülmem saçmaydı. Kimsenin buna zamanı yoktu! Ayrıca neden alenen görünenlere bakmayıp da gizlenenleri keşfetmeye uğraşsınlardı ki?

Ben, duygu ve düşüncelerimle bir bütündüm. İster beğensinler ister beğenmesinler, herşeyden önce benim arzularım gelmeliydi. Ve ben bu arzuları açık açık dile getirmeliydim. Bu suç veya ayıp değildi!

Zaten ne suç vardı dünyada ne de ayıp! İyi ve kötü bizim algılarımızın yarattığı bir ikilemdi sadece. Herşeyin içinde olandı. Herşey de neyse oydu, aynı benim gibi!

Açık olmak ise tüm ilişkilerin en önemli gereksinimiydi. Birini sevdiğini hiç söylemeden, onun sevildiğini bilmesini beklemekti asıl bencillik. Veya hoşlanmadığım şeyleri kabullenmek, sırf karşımdaki böyle bekliyor diye kendi kendime yaptığım eziyetten başka bir şey değildi.

Çıkmayı seçiyorum artık bu labirentten. Kendimi gerçekleştirmek istiyorsam eğer bana ket vuran her engeli yıkmalıyım önümdeki. Yüreğimin sesini duysun insanlar istiyorsam, sesli söylemeliyim ki duyulsun sözlerim. Yoksa daha çok beklerim birileri beni anlasın diye. Ve yakalamaya çalışırken yaşamı, kaçırıveririm elimden nedenini anlayamadan.

12 Aralık 2010 Pazar

Yeniyıl Duası



Yaşamın dizginlerini özgür irade adıyla ellerime verdiğin için,
Ve yegane amacımı gerçekleştirmek için önümde en güzel yolları açtığın için,
İlhamım olduğun için,
Ve kalemimden dökülebildiği için bu duanın,
Güzel kızım için,
Ve onun annesi olma şansım için,
Kıymet bilen dostlarım için etrafımdaki,
Ve kıymet vermeyi bana öğrettiğin için,
Sağlıklı bedenim, işleyen zihnim ve sevmeyi bilen kalbim için,
Ve bu süper üçlüyü herkese verdiğin için,
Bu üçlüyü en yüksek hayrına kullanmayı bilenler için,
Ve böyle insanların gün geçtikçe çoğalmakta olduğu için,
Hayatımın her alanındaki bereket için,
Ve bu bereketin paylaşarak çoğalacağını gösterdiğin için bana,
Elime gökkuşağından renkli boyalar verdiğin için,
Ve bu yeni gelmekte olan yılı bu renkler ile capcanlı boyama azmim için teşekkür ederim Sana!

Elimdeki tabloyu bugüne dek çeşitli renklerle boyadım ve bir arka plan hazırladım kendime. Şimdi tuvalim asıl resmi çizmeye hazır! Başladım bile çizmeye, rengarenk olacak resmim ve en önde beyaz bir ışık olacak. Tüm renkleri içinde çıkararak parlayacak resmin en ortasında!   

***

Doğru dua yalvarma duası değil, şükran duasıdır!*
                                             - Tanrı ile Sohbet'1

9 Aralık 2010 Perşembe

Zirve


Önümüze tırmanılması gereken bir sürü tepe konmuş nasıl olmuşsa. Bir Oğlak gibi hep zirveyi zorlamamız istenmiş ve Satürn’ü tepemizde korku duyulan bir eski zaman öğretmeni gibi elinde değneğiyle duruyor sanmışız.

En saygılı evlat olmalısın!
En çalışkan öğrenci olmalısın!
En hanım kız olmalısın!
En başarılı olmalısın işinde!
En uyumlu olmalısın eşinle!

Olmazsam ne olur?


- Suç işlersin!
- Cezalandırılırsın!
- İstenmez ve sevilmezsin!
- SEVİLMEZSİN!
- SEVİLMEZSİN!

Peki ya çok iyi bir insan olsam, kalbim çok temiz olsa, karıncayı bile incitmesem, yalan dolan nedir bilmesem fakat biraz hovarda olsam, vasat olsam veya bazen unutsam ödevlerimi yapmayı?

- Olmaaaz!!! Sen her konuda en iyi olmalısın!

Evde, okulda, her yerde sevgi ile değil korku ile büyütülmüşüz ve kimse bize “KENDİN OLMALISIN” dememiş.

Kendi olmaya niyetlenenler ya asi damgası yemiş ya öğrenme özürlü olarak görülmüş yada uslanmayan çocuk olmuş.

Koşulsuz sevginin ne demek olduğu bilinmediğimizden korku ile karışık duyguları saygı ve hatta sevgi sanmışız. Sonundaki cezadan korkmuşuz hep. Yalnız kalmaktan, sevilmemekten, yadırganmaktan, sürüdeki farklı koyun olmaktan, toplumun dışlamasından, ONAYLANMAMAKTAN!

Zirve denen yerin aslında dağın bütününün en dar yeri olduğunu ve buraya herkesin birarada sığamayacağını kimse bilmiyormuş. Asıl kimse bilmiyormuş, herkesin farklı bir zirvesi olabileceğini.

Belki bizden beklenen standartlara uyduğumuz noktalar olmuştur; bir yerlere tırmanmış, kimi başarılar elde etmiş olabiliriz. Ancak başkalarının beklentilerini karşılayıp kendi yüreğimizin ve ruhumuzun arzularına ulaşamadığımızdan kendini gerçekleştiremeyen mutsuz insanlar topluluğu içinde kalıvermişiz sonunda. Çoluğa çocuğa karışınca dünyadan elini eteğini çeken, emekli olduğunda koskoca bir boşluğa düşen ve mutsuz, hep mutsuz insanlar olup çıkmışız.

Elimdeki Yay ile nereye atacağıma karar verdim okumu. Korkulara atıyorum ve taa kalbinden vuruyorum onları işte tam şimdi, şu anda!

Kendi zirveme ulaşmak için sıkı sıkı tutunuyorum ipe ve yukarıya doğru çekiyorum kendimi. Ulaştığımda elimi göğe uzatıp kendi yıldızımı yakalayacak ve sonsuz huzura kavuşacağım.

Biliyorum!

8 Aralık 2010 Çarşamba

Canım Teknoloji


Bir süredir canım sıkılıyor; herşeyde bir belirsizlik var ve ne yana döneceğimi bilemiyorum. Neyse ki bunun nedenini gerileyen Merkür'e, düz hareketine dönen Uranüs'e, Aralık ayındaki çetrefilli tutulmaya falan bağlıyorum da kendimce haklı gerekçeler ortaya atıyorum.

Allahtan teknolojik oyuncaklarımız var da can sıkıntısını hafifletiyor. Elimden hiç düşürmediğim iphone sanki bir parçam oldu. Bana iphone uygulamalarını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim diye de bir tez geliştirdim.

Bakalım ben kimim?

- Elbette Susan Miller'ın "AstrologyZone Premier" uygulaması var. Her gün günlük burç yorumumu hem de Susan'ın ağzından okumanın keyfi büyük.

- Ay takvimi yükledim bir arkadaşın önerisiyle. Henüz saç kesimi, herhangi bir operasyon geçirme, çiçek dikme falan gibi aktivitelerimi Ay'ın hareketlerine göre senkronize etmeye başlamadım. Bunu da yapmaya başlarsam iyice tırlatmış olacağımı düşünüp, Ay Takvimi'nden uzak durmaya çalışıyor kendisiyle sadece uzaktan flört ediyorum.

- Facebook olmaz olur mu? Gün içinde zırt pırt girip kim ne yapmış, nerdeymiş, neler değişmiş hayatında gibi bilgileri anında alıyorum. Bazen kızıyoruz falan ama sosyal yaşamı da besliyor. Yıllardır görmediğim arkadaşlarım ve akrabalarımdan haber alabiliyor, benim bu yıllar zarfında geçirdiğim değişimi de onlara sergilemekten geri durmuyorum.İstedikleri kadar işyerindeki bilgisayarlarda kapatsınlar bu siteleri elimizden telefonumuzu da alamazlar ya! Özgürüz yahu!

- Twitter hesabım da var, ne işime yararsa! Burada ben aktif değilim ama Elif Şafak, Murathan Mungan, Paulo Coelho,  Susan Miller ne demişler okumaya bayılıyorum. Geçmeyen saatler için bu da ideal. Kötü bir şey değil!

- Linkedin de elimin altında olmalı. Ne olur ne olmaz, belli çevrelerle ilişkileri sıkı tutmak gerek.

- Arada sırada da arkadaşlarımı "what's up"lıyorum! Ücretli uygulama ama sonrasında SMS gibi yazışabiliyorsunuz ve ekstra ücret ödemiyorsunuz.

- Internet sürekli elimin altında. E böyle olunca ne oluyor, http://www.astro.com/ dan harita çıkarabiliyor, Blogger istatistiklerimi sürekli takip edebiliyorum. Hangi yazdığım kaç kere okunmuş, nelere yorum yazılmış mutlaka bilmeliyim. Yine bir "blogger"ın yazdığı gibi "blogkolik" olma yolunda hızla ilerliyorum.

- Hep sosyal etkileşim içinde olacak değilim ya, biraz da oyun oynayalım, değil mi? Salak bir oyun aslında ama elimden Bejeweled'ı bırakamıyorum. Ayrıca bilgisayarda oynamaya nazaran iphone üzerinde oynarken daha kolay rekor kırabiliyorsunuz!

- Photofunia diye bir program var bir de. Çektiğim resimleri billboard, poster falan yapıp eğleniyorum.

- Aman da ne güzel bu e-kitap işi demiş ve birkaç yükleme yapmıştım ama yok olmuyor. Kitap dediğini eline alıp okumalı, bazen altını çizmeli ve sonra da benim diye kitaplığına kaldırmalısın.

- Bir çevirmenin ihtiyacı olan sözlükler de var. Sözlük bu şekilde daha iyi oldu, yıllardır elime o kütük kadar sözlüklerden hiçbirini almadım, ne zaman çeviri yapsam internetteki sözlüklerden yararlandım. Faydalı bir eser!

- Sanki çok ihtiyacım varmış gibi trafik durumu, deniz otobüsü saatleri, banka ve çeşitli kuruluşların uygulamaları da var. Kaç kere kullandım deseniz çok az ama bulunsun elimin altında. "İhtiyaç halinde camı kırınız" modunda bekliyorlar.

- Gazete ve radyosuz olmaz. Bunlar da öylece bekleşip duruyorlar. Bir yerde beklerken zaman geçsin diye takılıyorum işte öyle. Tabii Bejeweled sevdası peşimi bırakırsa!

Sonuç olarak oyuncağımdan gayet memnunum. Geçmek bilmeyen saatlerin yoldaşı olarak seviyorum onu. Sosyalleşmek istediğimde beni başkalarına bağlıyor, kabuğuma çekildiğimde sessizliğime katlananlardan biri oluyor.

Bu bir iphone reklamı değildir, aman ha! Farkettiyseniz bir sürü psikolojik tahlil içerir bir yazıdır. Dikkatle okuna!

not: Aslı böcüğüm, bu görseli bana sen tanıştırmış ve ben de bayılmıştım. Sağol bebişim!

7 Aralık 2010 Salı

Dön Bak Aynaya


Bugün döndüm bir aynaya baktım. Gördüklerim ise hiç mi hiç sevindirmedi beni. Yok merak etmeyin, kaşımı gözümü dert etmem. Hatta pek de özenmem, hele saçımı falan şekle sokma konusunda pek de beceriksizimdir, bilenler bilir. 

Aynada beni üzen fiziksel bir görüntü değildi, hiç de olmadı zaten. İnsanların şaşırtıcı tavırlarıydı görünce üzüldüğüm. Bir gün öyle, bir gün böyle davranıp ne yapacağımı bilemez halde bırakmalarıydı beni.

Neden böyle yapıyor bu insanlar dediğimde dedi ki arkadaşım "Al işte, hep sen demez miydin? Belki de kendini görüyorsun başka insanlarda?"

Bende bazen geç yanar ampuller, daha doğrusu yanar da görmekten ve hatta Akrep ketumluğumla dillendirmekten daha da kaçarım bir süre. Bu kez de böyle oldu. Olsun, geç de olsa beğenmediğim şeylerin aslında benim yansımam olduğunu farkettim.

Değiştirebilir miyim bu beğenmediğim yanımı? Fazla kasmadan kendimi, nasıl içimden geleni yazabiliyorsam içimden geldiği gibi de davranabilir miyim? Nedir beni bundan alıkoyan? Neden bu kadar korkağım, aslında içimde bir Athena yatmasına rağmen? Atölyede konuştuğumuz gibi çok mu Havva oldum da o fettan Lilith'i hor gördüm acaba?

Neyse bunun farkında olmam bile iyiye işaret! Şimdi sıra oku yaya takıp fırlatmakta, bunu da biliyorum ama durun bakalım yay hala pek gevşek ve oku yeterince uzağa atamayacak kadar güçsüz. Bu konuda biraz daha zamana ihtiyacım var sanırım!

O zamana dek aynalara şarkılarla biraz isyan edeyim bırakın da. 


"Ahh Gönlüm Kırık Ayna, Başım Alıp Nere Gideyim??? "

"Ayna ayna söyle bana, bu dünya bana dar mı?"

"Eyletmen beni, ağlatman beni aynalar"

6 Aralık 2010 Pazartesi

Deney


Gelin iki deney yapalım.
Bulmaya çalıştığımız şey paylaşmanın gücü olsun!

Göreceksiniz acılarınızı daha kolay paylaşacak insanlar. Deneyin bakın, eğer biraz rol kesme yeteneğiniz varsa tabii. Bir gün ofiste ağlamaya başlayın şakacıktan, hasta numarası yapın ya da bayılıverin boylu boyunca.  Göz açıp kapayıncaya kadar etrafınız bir sürü meraklı gözle dolacak, emin olun!

Bu meraklı gözler kimi zaman "ben bu durumda değilim neyseki " diye içten içe kendilerini tatmin edecek, bazıları ise sadece güçsüz, zayıf ve acizin yanında olup kendilerince vicdanlarını rahatlatmak için meraklı kalabalığın arasına karışacaklar.

Bir de bunu bilinçli olarak yapanlar var etrafta. Sizin etrafınızda yok mu? İyi bakın o zaman. Durup durup öfke nöbeti yaşayanlar, ortada bir şey yokken bile zırıl zırıl ağlamaya başlayanlar, ikide bir orası burası ağrıyıp merhamet bekleyenler? Bunlar da sözüm ona kederlerine ortak olanları kendisini gerçekten önemsiyor sanıp aldanan zavallılar.

Bu ilk deneyi yaptıktan sonra bir başka gün de şen şakrak olun. Hatta trajik bir dönemden geçtiğiniz bir zaman yapın bunu ki iyice şaşırsın herkes.

Aslında yaşadığınız trajediye çok üzülmüş gibi duran insanlar sizin bu denli mutlu oluşunuza sevinmek bir yana, "ulan şimdi bu neden bu kadar mutlu, var bunda bir bit yeniği?" diye düşünmeye başlayıp "bu gariban yine melun melun durmaya devam etseydi, biz de ona bakıp halimize şükretseydik" moduna girecekler.

Veyahut da "dünya yıkılsa umurunda değil herifin" diye size vurdum duymazlık yaftasını yakıştıracaklar bile çıkabilir.

Yok yok, bu karamsarlık değil. Derin psikolojik incelemelere konu olmuş bir bulgu. İnsan egosu devrede olduğu sürece kendini herşeyden öte ve üstün görme çabasının bir sonucu belki de.

Herkes aynı içtenlikte olduğu sürece yukarıdaki deneyi yapmaya gerek kalmaz elbette. Kalp konuşup zihin sustuğunda su yüzüne çıkıyor asıl içtenlik! O zaman kimse bir diğerini mutluluğundan dolayı çekemezlik etmiyor ve o zaman kimse birbaşkasının kederinden gizliden gizliye haz almıyor.

Etrafımda sevincimi de kederimde olduğu kadar benimle aynı duygularla yaşayan, ben mutluyum diye mutlu olan dostlarım olduğu sürece şanslıyım. İşte sadece onlarla gerçek sevinçlerimi, çocuksu neşelerimi paylaşabilir, yargılanma veya yerilme korkusu taşımadan mutluluğumun en mahrem nedenlerini anlatabilirim.

Havayı paylaşır, suyu paylaşır gibi sevincimi, kederimi, paramı, sevgimi ve asıl önemlisi zamanını paylaşmaktan zevk duyduğum insanlar varken etrafımda paylaştıkça çoğaltırım tüm kaynaklarımı, azalan sadece maskeli balo müdavimleri olur.



not:
Çok konuştuğumuz bir konu bu bir arkadaşımla. O yüzden bir yazayım dedim, bunlar dökülüverdi içimden!

30 Kasım 2010 Salı

Tanrı'yla Sohbet



Bugün Tanrı ile sohbet ettik!

Ne güzelmiş, "siz" dilini bırakıp, "sen" diline geçmek! Ne güzelmiş, birbirimizi ikna etmeye çalışmadan yalnızca dinleyip anlamaya çalışmak? Aynı fikirde olmadıklarımızı, bir zamanlar yargıladıklarımızı bile dinlemeye değer bulmak!

Can kulağıyla dinleyip, ruh süzgecinden geçirdikten sonra sana uygun olanları seçiyorsun elbette. Karşındaki biriyle de sohbet ederken Tanrı'yla, içindeki cevherle sohbet ediyorsun aslında. Hizalanmayı öğreniyorsun en ilahi güçlerle ve herşeyin sende başlayıp sende bittiğini her geçen gün daha çok anlıyorsun. Tam ihtiyacın olan zamanda tam da ihtiyacın olan mesajlar geliyorsa hele, emin ellerdesin merak etme!

Bugün farkettim. Aslında can düşmanım diyebileceğim kişilere şu an ne kadar şükran dolu olduğumu. Beni birileri üzdü veya kızdırdı diye birilerine düşman olmak yerine ne iyi ki bana beni gösterdi, ne iyi ki karmik borçlarımı ödemem için yoldaşım oldu ve ne iyi ki mutlu olmam için açılması gereken kapıyı araladı diye kimlere sevgi duyuyorum bir bilseniz şaşarsınız. Bazılarına anlatsam bana deli diyebilir, bazıları açık açık demesede sıyırmaya yakın olduğumu düşünebilir. Ne şanslıyım ki bunu anlayanlar var yanımda yöremde de birlikte teşekkürlerimizi sunabiliyoruz başkalarının düşman diyebileceği can dostlarımıza.

Kendi gerçeğimi yaratmak için önce bilincimi, sonra da sırasıyla farkındalığımı, bakış açımı, algılarımı, inançlarımı ve sonunda davranışlarımı değiştirme yolunda olduğum çok açık. Ruhum yolunu çizdi çoktan. Tek bir şey kaldı geriye o da zihni devreden çıkarabilmek.

O zaman Tanrı'yla sohbete devam! Daha birbirimize anlatacak çok şeyimiz vardır kesin! 

Neden bahsediyor bu kız demeyin, anlasanız da olur anlamasanız da ayrıca... Anlayanlar olduğundan da eminim bir yandan.

Ben kendimi biliyorum, hem HERŞEY hem de HİÇBİRŞEY olduğumu, asıl önemlisi BİR ve BÜTÜN olduğumu. Ve bir YILDIZ olduğumu! Milyonlarca yıldızdan sadece biri olarak, hem semanın bir parçası hem de yeryüzünün feneri olan bir yıldızım! Varsın öyle görmek isteyen bir ATEŞBÖCEĞİ sansın beni!

Öyleyse ne diyoruz artık:


HAYAT HERZAMAN BENDEN YANA!

ve

SADECE YAŞADIĞIM İÇİN MUTLU VE NEŞE DOLUYUM!





29 Kasım 2010 Pazartesi

-Mış Gibi



Kaçınız yaşamı sorumlulukların yerine getirilmesine dayanan bir ders, kaçınız bir mutluluk kaynağı olarak görüyor?


Yukarıdakilerden hangisine “evet” diyenler daha mutlu oluyor işin sonunda? Sorumluluklarla boğuşup duranlar mı, yaşam nefesini pranada olduğu gibi keyifle ve doğru bir şekilde içine çekebilen mi?

Bir düşünün, neleri “mış gibi” yapıyorsunuz? İşinizden memnunmuş gibi, ilişkilerinizde mutluymuş gibi? Bu – mış gibi yapmaların sonunda kimi kandırıyorsunuz peki? Dışarıya karşı “sorumluluklarını yerine getiren ve sürekli mücadele eden” olmak iyi hissettiriyor insanı sanki. Geçici bir iyilik fakat bu. Bir süre sonra semptomlarını görmeye başlayacağınız bir hastalık haline dönüyor. Neymiş efendim, eller mutlu görsünmüş! Kime ne başkasından? Sen iyi olmadıktan ama iyiymiş gibi yaptıktan sonra ancak kendini kandırırsın, başkasını değil. Kansalar ne yazar ki üstelik! Sen kanmışsın işte ya, ne yazık!

Bir düşün bakalım kaç yıldır bu ilüzyonun içindesin? Gerçek sandığın kaç rüyaya inanmışsın ve bir masalın kahramanı olmayı hak görmüşsün kendine? Masal kahramanı olmak yerine yaşamın taa içindeki bir gerçeklik olmayı hak görsene kendine! Var sayalım ki herşey bir ilüzyondan ibaret, bu durumda bile neden masal içindeki masal olmaya devam edesin ki?!

Yarısı dolu bir bardağın olsa mesela ve diğer yarısını da doldurman gerekse diyelim. Sadece senin doldurman yetmez, seni ne kandırır ne ondurur. Gitmez susuzluğun kendi doldurduğun suyla. Yaşamını paylaştığın diğer kişilerle birlikte doldurabiliyorsan geri kalanını ne güzel! Afiyet olsun, bir güzel iç bu yaşam veren suyu. Yok eğer tek dolduran sensen bardağı ve kalan tarafı bir türlü beslenemiyorsa başka bir kaynaktan, bırak öbür yarıyı da dök gitsin.

Bütün bu laflarım bir çeşit “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” türünden. Ben anlamış gibiyim desem gülerdiniz, değil mi? Yok yok, anladım!

Bıraktım artık kendimi kandırmayı, kendimi saklamayı ve olmadığı birşeymiş gibi göstermeye çalışmaya yaşamımı. Ne yaşadıysam, ne yaşıyorsam o, neysem o! Bilen böyle bilsin, seven böyle sevsin! Bir tek kendimden sorumluyum ve değiştirmeye çalışmıyorum artık kimseyi. Başka kimseler de neyseler o olmaya devam ediyorlar zaten. Benim tek derdim kendimle. Kendimi en alâ şekle dönüştürmek için ise her yola varım!


Siz de deneyin derim naçizane. Ya bir yılan gibi sürüneceksiniz yerlerde ya da kartal olup göklere yükseleceksiniz sonunda. Seçim sizin!


25 Kasım 2010 Perşembe

Babama...


Geçenlerde eski bir arkadaşımla kısacık bir sohbet ettik. Sohbet dediğim de zamane türden! “Chat”leştik anlayacağınız.


Sanki araya yıllar hiç girmemiş gibi ikimiz de birbirimizin taa ortaokul numaralarını, o zamandan kalma lakaplarımızı hatırladık. Her dostumla böyledir benim, aradan yıllar geçse de daha dün bir aradaymışız gibi kaldığımız yerden devam ederiz. Asıl bomba bu arkadaşımın babamın adını hatırlamasıydı. Öyle ya, hatırlanmayacak isim de değil ki!

Bende hemen bir ışık yandı tabii. Babamın Türkçe bir isim olmaya uzak görünen adıyla nedense hep gurur duymuştum. Üstelik adı ve soyadı yanyana geldiğinde daha bir asil oluyordu. Sanki adı onu ve kızı olarak da beni çok özel insanlar yapıyordu.

Babamın adını soranlar ilk söylediğimde çoğunlukla anlamazlardı ve hemen ardından anlamını, neden bu ismin konduğunu sorarlardı. Hele eve gelen davetiyelerde adamcağızın adını doğru yazana pek az rastladım. Kimi adını hecelere bölüp iki isimmiş gibi yazar, kimi de işin kolayına kaçıp iyice uydurarak “Ali Bey” diye kestirir atardı.

Babamla aramızdaki sevgi hem çok derin hem de biraz çetrefilliydi. Bir kız çocuğu olarak “anne kızı” olmak gibi gayet sağlıklı bir yol edinmiştim. Anneme onu ne kadar sevdiğimi her fırsatta kolaylıkla hissettirebilmek ve hatta biraz kabuğumdan sıyrıldıktan sonra sevgimi itiraf edebilmek konusunda başarılı olmama rağmen, babamla aramızdaki mesafeyi hep korumalıymışım gibi biraz daha geri durdum. Neyse ki o her zaman bildi onu çok sevdiğimi ve benim de hiç bir zaman şüphem olmadı babacığımın bana sevgisinden.

Onun hep ilk göz ağrısı, “kara lale”siydim! Küçükken onun masallarını dinlemeden uyumak istemezdim. Adamcağız bildiği üç masalı bir süre tekrar tekrar anlattıktan sonra artık çareyi masal uydurmakta bulmuş, bana her gece bir ülke ile ilgili hikayeler anlatmaya başlamıştı. Bir masalda İtalya’ya gider, orada pizza yerdik birlikte. Bir diğerinde Japonya’daki maaile girilen hamamlarda (sonradan adının sento olduğunu öğrendim) yıkanırdık. Yalnız tüm ülkelere yatımızla seyahat ederdik ve ben çocuk aklımda nereye deniz yoluyla gidilir nereye gidilemez bilemediğim için anlattıkları gayet inanılır gelir, yatın içindeki yolculuğun ve farklı sulara demir atmanın keyfini çıkarırdım.

Anlaşılan babamı özlemişim! İnternete girip bunları okumayı bir kenara bırakın bilgisayarın düğmesine basmışlığı yoktur. Okuyamaz bunları belki ama kuşlar ona söyler benim ve kızımın onu çok özlediğini.

Geldiğinde eminim kısa bir süre sonra çatışmaya, küçük tartışmalar yaşamaya, biraz birbirimize surat yapmaya başlarız. Olsun, biz böyle güzeliz!

Filleri ile Roma’ya saldıran Kartacalı komutan! Ara sıra hırlaşsak da seni seviyorum!

















22 Kasım 2010 Pazartesi

Aç Kapıyı Bezirganbaşı



Anahtarlığınıza yeni anahtarlar eklenir bazen. Dış kapının anahtarı, posta kutusunun anahtarı, yeni taşındığınız evin anahtarı, arabanızın anahtarı. Sonra bazı anahtarlar çıkar anahtarlıktan: Evim dediğiniz çatının anahtarı, benim dediğiniz kalbin anahtarı.

Sahip olmakla alakalıdır bir anahtar sahibi olmak. Kilidini açıp kendinizi ait hissedeceğiniz bir alana girmek, benim diyebilmektir. Sihirli kapıları açmaktır bir bakıma. Açtığınız kapıdan içeri girdiğinizde sonsuz diyarlar serilir ayaklarınızın ardına sanki. Sonra sıkı sıkıya kilitlersiniz ardınızdan. “Aman kimse girmesin saltanatımın içine, benim buranın kralı/kraliçesi” der gibi. Sahip olduklarınızı ya da sahip olduğunuzu sandıklarınızı bu kez de kapıyı kilitleyerek korumaya çalışırsınız.

Bir sihirli anahtarınız olsa peki, hangi kapıları açsın istersiniz? Sırf öyle açıp sonra da arkadan kilitleyeceğiniz bir kapı olmasın ama bu! Açarken de hiç zorlamadan kilidi, şöyle tokmağından tutup öne doğru kapıyı çekmenize gerek bile kalmadan, evcilik oyunlarındaki gibi “çıngır mıngır” diye, öyle “açıl susam açıl” dermiş gibi bir çırpıda açsa dilediğiniz kapıyı.

Nasıl bir anahtar istersiniz? Hangi kapıyı açsın ve açtığı kapının ardında sizi hazine sandıkları beklesin?

Aşk?
Bereket?
Şans?
Sağlık?
Para?
Güç?

Benim anahtarım “Bereket Anahtarı” oldu! Sanmayın ki, bu sırf parayla pulla ilgili. Öyle bir kodlandı ki bu anahtar, güzel olan neyi dilersem onu çoğaltmak için üstünde topladı tüm güzel enerjileri.


Aşk mı istiyorum, bol bol gelsin! Sağlığım iyi olsun! İşlerim yolunda, kazancım bol olsun! Şansım yaver gitsin! Gerçek dostlar alanım en bereketli alanım zaten, onlar hiç eksik olmasın! Güzel kızım hep mutlu olsun, mutluluğu artarak devam etsin! Maddi ve manevi bolluk ve bereketim her geçen gün artsın ve ben de bunun keyfini yaşayayım! Evet, bundan böyle öyle olsun!


Evet evet...Kibele’den* geliyor ne de olsa adım. Olsa olsa Bereket Anahtarı benimdir!

Anahtar bende! Aç kapıyı bezirganbaşı!

Siz de bir anahtar seçin kendinize! Ev ya da araba anahtarı olmayacak ama bir kez daha hatırlatayım!

Size ardında sonsuz hazinelerin saklı olduğu kapıları açacak bir anahtar olsun! Hadi bulun bakalım!



* Kibele ablanın resmini koymuyorum, yeterince tombişim zaten bir de onun kadar olmaya hiiiiççç niyetim yok. Kilolar açısından bereket beklemiyorum ;)






20 Kasım 2010 Cumartesi

İyi ki Doğdum


ETE KEMİĞE BÜRÜNDÜM,
                       SİBEL DİYE GÖRÜNDÜM!

Şairin yolun yarısı dediği kadarını bitireli iki yıl geçti. 37 yıl oldu dünyaya geleli, neden geldiğimi anlayalı ise çok kısa bir süre!

Her masalın başlangıcındaki gibi "Az gittim uz gittim… Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek, soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!.." misali, ancak bir arpa boyu yol katettiğimi ama sonunda neden ete kemiğe büründüğümü farkettim.

Yedi kat göğün sırrına varmaya...
Ne ektiysem onu biçmeye...
Tekamülüme adım adım gitmeye...
Kamil insan olmaya geldiğimi anladım!

Suyun bir bardaktan diğerine boşaltılması gibi, asla eksilmeden ama her seferinde içine dolduğum bardağın parlaklığıyla daha da berraklaşarak aktığımın farkına vardım. Ne de olsa benim kelimem "accorgersi" idi!

Nasıl ölürseniz, öyle dirilirmişsiniz ya ölmeden ölüp sonra dirilebilmenin tadına vardım. En fazla da içimdeki Zümrüd-ü Anka kuşunu sevdim.

Bu suretteki yaşamım sona erene dek kimbilir kaç kez ölüp ölüp dirileceğimi ancak her seferinde kaosun içinde dengeyi bulma çabasında olacağımı anladım.

Anlamı farkedip, maddeden geçebilmeyi öğrenme yoluna girdiğime ve bu yolun doğru yol olduğuna inandım.

“Ne olursan ol, yine gel” çağrısına uydum. Yüzbin kere tövbe etsem ve yüzbin kere tövbemden dönsem bile kabul görme şansına sahip olacağım bir sonsuzluk ve adalet evreni içinde olmanın güvenini yaşadım. Umut kapısının önüne dikildim bekledim öylesine.

Ne güzel olmuş da Sibel diye görünmüşüm! İyi ki de doğmuşum!

Doğum günüm kutlu olsun!

HER DEM YENİ DOĞARIZ,
                           BİZDEN KİM USANASI (Yunus Emre)

13 Kasım 2010 Cumartesi

Veda


Aman ha başlığa bakıp da yanılmayın. Veda ediyor değilim, daha yeni ısındım, gider miyim öyle hemen? İçimden gelenleri yazayım diye koyulduğum bu yolda bana eşlik edenleri bırakır, terkeyler miyim bu diyarı? Buradayım canım, merak etmeyin.

Tükenirse bir gün yüreğimden klavyeme (eskiden olsa kalemime denirdi) dökülecekler, elbet bilirim şerefimle gitmeyi ama şimdilik görmeye ve duymaya devam edeceksiniz beni.Sadece ben, kızım ve keyfimizin kahyası kısa bir tatile çıkacağız. Azıcık dinlenip eğlenip döneceğiz yeniden yuvamıza. Geçen bayram bekledik gelmediniz, ne yapalım? Bu sefer de biz yokuz işte!




Diyeceğim şuydu aslında, veda etmek yaşamımızın her anında var da farkında değiliz pek. Gece yaşama, sabah olunca uykuya hoşçakal diyoruz ve her gün bir sonraki güne güle oynaya başlıyoruz sonunun yine ayrılık olduğunu bile bile.

Ana rahminden çıkarken başlatıyoruz ilk bu döngüyü. Bir nefes çekip içimize hiç düşünmeden geri bırakıyoruz  çünkü biliyoruz bir sonraki nefesin aynı diriliği getireceğini hücrelerimize.

Günlere, aylara, yıllara veda ediyor hatta bu ayrılıkları yıldönümü, yılbaşı gibi isimlerle taçlandırıp kutluyoruz üstelik. Biliyoruz bu geçip gidenlerin ardından yenilerinin geleceğini.

İnsanoğlu değil miyiz, bilmeden nelerden ayrıldığımızı farketmiyor, nesnel ayrılıklarda ise binbir tereddüt yaşıyor, alıştıklarımızdan kopmamak için direnip duruyoruz. Hepimiz " Allah bizi gördüğümüzden ayırmasın" sözü ile gelmedik mi bu yaşımıza kadar? Oysa kim biliyor bu gördüklerimizin en iyi şeyler olduğunu? Neden direniyoruz ki değişmeye bu kadar? Yaşamım altüst oldu derken kim biliyor ki yaşamının altının üstünden güzel olmadığını?

İşinizden atılsanız, o süper geçen iş görüşmeniz olumsuz sonuçlansa, sevgiliniz sizi terketse, yıllardır yatarken yanınıza aldığını ayıcığınızı kaybetseniz, en sevdiğiniz küpenin tekini düşürüverseniz kulağınızdan ne oluyor? Bir süre sonra daha iyi bir iş, daha derin bir sevgi, daha güzel bir küpe sizin olmuyor mu?

Hayır mı dediniz?

O zaman güvenmiyorsunuz demek yaşama. Neden biliyor musunuz? Evren boşlukları sevmezmiş ve boşalan herşeyin yerini yepyeni enerjilerle doldurmaya çabalarmış. Yeni kıyafetler istiyorsanız mesela önce gardrobunuzu giymediklerinizden temizlemeniz gerekiyormuş. Öyle diyorlar vallahi ve bana da gayet inanılır geliyor.

Veda etmek zor geliyor işte yine de! Ayrılamam, onsuz olamam dediğiniz nicelerini siz tutmaya çalıştıkça yakasından çeke çeke götürüyor hırsızlar hiç acımadan gözyaşlarınıza.

Sonunda insan her ayrılığa alışıyor. Daha sağlıklı "yolun açık olsun" demeyi öğrenebilelim diye oluyor bütün bunlar.

O sımsıkı tutunduklarınızı gevşek bırakın şimdi. Neden mi? HEM HİÇBİR ŞEY SİZE AİT DEĞİL, HEM DE HERŞEY SİZİN İÇİN YAŞAMDA!

Hadi o zaman, Kurban Bayramınız da kutlu olsun şimdiden. Bakalım nelere veda etmeyi öğrenecek, nelerin paylaştıkça çoğaldığını anlayacaksınız? Neleri "feda" edeceksiniz bu bayram, karşılığında hiçbir "kâr" beklemeden.

İyi bayramlar! Büyüklerin, küçüklerin ve akranların yanaklarından öperim...  


9 Kasım 2010 Salı

Sahnedeyiz



Yaşam okulunda koskoca bir sahnedeyiz hepimiz ve kendi senaryolarımızın başrol oyuncularıyız.



Şimdiye dek üstlendiğim rollere bakıyorum da bazılarında Oscar’a aday gösterilebilirken bazılarında çürük domateslere hedef olabilecek berbat bir performans sergilemişim. Şimdi biliyorum ki hiçbiri yönetmenin veya rol arkadaşlarımın sevabı veya günahı değildi. Hepsini ben yarattım ve yarattığım oyunda önceden hazırlanmış repliklerle konuştum.


Bakalım nerede nasıl bir oyun çıkarmışım şimdiye kadar:

Evlat rolü : Anne ve babamın iki gözbebeğinden biri olarak fena bir rol çıkarmamışım aslında. Bu role karşı pek bir kaygım da yok. Kötü performans karşısında bile bu oyunun asıl kahramanlarının gözünde her zaman birtaneyim. Seviyorum bu rolümü çünkü rol arkadaşlarım harikalar!

Kardeş rolü : Bilemedim ki, kötü değilim herhalde. Biradere sormak lazım daha çok. Ablalıktan halalığa uzanan geniş bir yelpazede seyrediyoruz şimdi. Halalık rolünde daha iddialı olduğum kesin!

Öğrenci rolü : Kesinlikle süper! Her zaman iyi öğrenci oldum, inek değildim ama! Dereceler alarak bitirdiğim okullarla bu rolü başarı ile tamamladım gibi görünse de her an öğrenmeye devam ederek bu rolden kopmaya hiç niyetim olmadığını da gösteriyorum sanırım.

Sevgili/Eş rolü : Hmm, bu konuda sahneye pek başarılı oyunlar koyduğum söylenemez. Belki de bana uygun bir senaryo değildi şimdiye kadarkiler. Ya da asıl doğrusu kendime uygun güzel bir senaryo yazmayı beceremedim. “En iyi erkek oyuncu” Oscar’ına aday olan biri ile belki yeni bir senaryo yazıp bir kez de Cannes’da şansımı deneyebilirim.

İşkadını rolü : Fena değilim. Bunu diğer roller arasında gerçekten rol olarak benimsediğimi söyleyebilirim. Resmen rol kesiyorum! Ciddi, işini takip eden, analitik, empatik, fizibilitelere ve kampanya planlarına inanan vs vs... Öyle yapmacık da durmuyor ama. Herkesi dört dörtlük bir iş kadını olduğuma bir güzel inandırırım ki sormayın.

Anne rolü : Diğer rollere göre daha kısa bir süredir üstleniyorum bu rolü. Hamilelik de dahil toplam sekiz senedir sahnelerdeyim. Çok fazla hissederek oynuyorum, hatta kimi zaman kendimi çok fazla kaptırdığım oluyor bu role. Yeni yeni öğreniyorum, bu role takılıp kalıp başka sahnelerde yitip gitme riski ile karşı karşıya olduğumu. Yine de bu rolü hiç kimseye kaptırmaya niyetim yok. Tüm kadın oyunculara bir gün bu rolü mutlaka denemelerini öneriyorum üstelik.


Arkadaş rolü : Bu rolde çok çok iyiyim vallahi. İçimde ne varsa yansıtabildiğim, sesimden sözümden anlayan insanlarla dostluk ettiğimdendir belki de hep güzel yansımalar aldım rol arkadaşlarımdan. Oscar heykelciğini havaya kaldırdıktan sonra onlara teşekkür etmeyi hiç atlamadım!

Bakalım daha ne roller üstleneceğim bu Tanrılar Okulu’nda. Mükemmel olmak zorunda değilim biliyorum ama hepsinin de hakkını vermek isterim. Yine de her haliyle seviyorum bu oyunu. Eski ve yeni rol arkadaşları ve bazen bir sürü figüranla sahnelediğim bu oyundan büyük keyif alıyorum. Biliyorum ki her biri ile özel bir amaçla karşılaştım ve onlar da severek kabul ettiler benim filmimde oynamayı...


Siz de seyredin kendinizi kendi oyununuzda bakalım beğenecek misiniz başrolü oynadığınız bu filmi?

Beğenin ve alkışları kabul edin! Hatta kendi kendinizi alkışlayıp, çiçek yağmuruna tutun! İyi iş çıkarmaya çabaladınız hep, şimdi olmasa da ileride daha iyisini yapmak elinizde!



“Bir rol ona inanmadan oynanmalıdır. Bunu ancak kendilerinin efendisi olan ve belli bir bilince ulaşmış kişiler yapabilirler: Bir düzen, bir disiplin ve çok fazla öz gözlemleme gerektiren bir sonuçtur.
Eğer rol gibi oynanırsa zevkli bir oyundur. Oyun olduğunu unutup roller özdeşleşmek ise ölümdür...”

"roller, bir merdivenin basamaklarıdır. hiçbirinde oyalanma. her birini kullan. ayağını koyduğun basamağı, bir üsttekine çıkmak için kullan!"


“ister bilinçli, ister bilinçsiz verilmiş olsun, kişinin başına kendi rızası olmadan hiçbir dış olay gelemez. öncelikle psikolojisinden geçmeden, hiçbir şeyle karşılaşamaz.


”...düşünce bu yüzden çok güçlüdür. düşünüş yazgıdır.
varoluş bizim buluşumuzdur ve bu yüzden sadece bize bağlıdır.
bu dünyadaki yaşantı, bir Tanrılar Okuludur.”


(Tanrılar Okulu - Stefano Elio D’anna)










8 Kasım 2010 Pazartesi

Aşk Kapıyı Çalsa!


Aşk kapıyı çalsa, tanır mısınız? Bir Tanrı misafiri gibi hürmet gösterir misiniz?
Yoksa bakıp kapının deliğinden "Aman Aşk'mış gelen, açmayım ne me lazım!" mı dersiniz?

Aşk kapıyı çalsa, oturup okulda ve işte öğrendiğiniz SWOT analizini yapıp, başarısız olma riskini en aza indirmeye mi çalışırsınız? Muhtemelen!!!
Oysa SWOT denen şey nesnel dünyada geçerli olabilir ancak. Aşk söz konusu olduğunda risklerden, tehlikelerden söz etmek mümkün olmamalı aslında ama nedense yaşam öyle bir tedirgin hale getirmiş ki hepimizi bir işe adım atarken veya bilmediğimiz bir yola çıkarken olduğu gibi bir kişiye kalbimizi açarken de risk almak olarak görüyoruz bunu. Oysa sevmenin neresi risk olabilir ki? Olsa olsa güzel bir deneyim olup taçlandırır bizi ve yüreğimizin sınırlarının genişliğinin verdiği hazzı yaşatır.

Aşk kapıyı çaldığında açsanız, uçan halıya binip bir harikalar diyarına uçarsınız. Aşağıya dönüp baktığınızda ne yükseklik korkusu, ne baş dönmesi ne de mide bulantısı vardır.

Aşk kapıyı çaldığında açsanız, yedi renk elele tutuşup onunla birlikte içeri girer. Siyaha kapalıdır bu kapı.

Aşk kapıyı çaldığında açsanız, bahar gelir, kelebekler uçuşur havada ve midenizde. Yemeden, içmeden bile toktur karnınız, uyumadan bile parlar gözleriniz daima.

Aşk kapıyı çaldığında, pudra şekeri dökülür sanki saçlarınıza. Bir tatlı olursunuz ki, o kadar yani!

Teoride keşfetmiş durumdayım bu işi, o kadar ustayım ki hatta kitap bile yazabilirim aşka dair. Aşk kapıyı çalsa, hemen koşar açarım diyebilirim teoride! Pratikte ise bir sürü hata yapan acemi bir çırağım hala. Korkularımın içten içe yanması bitmez hiç, ya üzülürsem yine diye korkup kaçan bir kız çocuğu oluveririm hemen!

Aşk kapıyı çalsa, tanır mısınız? Kapıyı açar mısınız bu Tanrı misafirine?

Aşk kapıyı çalsa, tanır mıyım? Sesini, kokusunu, tadını hatırlar mıyım bir yerlerden? Korkusuzca, herhangi bir SWOT'a ihtiyaç duymaksızın sadece ve sadece birkaç ufak dikeni olabilecek bu gül bahçesine atar mıyım adımımı?

Aşk kapıyı çalsa, tanır mıyım? Sesini, kokusunu, tadını hatırlar mıyım bir yerlerden?

***



"Huzur içinde ellerimi kavuşturuyor ve bekliyorum
Rüzgara,gelgite yada denize aldırmıyorum.
Artık zamana yada kadere isyan etmiyorum
Bana ait bana gelecek çünkü"

John Burroughs



"Onlar ne istediklerini anlamıyorlar. Aşık olmak demek artık bir yol, bir teknik, bir yöntem yok demektir. Bu yüzden ona "aşka düşmek" denir; sen artık kontrol eden değilsin, sen basitçe içine düşensin. Bu yüzden kafa merkezli insanlar aşkın gözünün kör olduğunu söyleyecektir. Aşk yegane gözdür, yegane görüştür ama onlar aşkın kör olduğunu söyleyecektir ve eğer sen aşıksan senin çıldırmış olduğunu düşüneceklerdir. Kafa merkezli insana bu delice gelir çünkü zihin büyük bir hükümrandır. Kontrolün yitirildiği herhangi bir durum zihin için tehlikeli görülür.

Fakat insan kalbinin bir dünyası vardır, insan varlığının ve bilincinin hiçbir tekniğin mümkün olmadığı bir dünyası vardır. Tüm teknikler madde ile mümkündür; bilinç ile hiçbir teknoloji mümkün değildir ve aslında hiçbir kontrol mümkün değildir. Bir şeyin olmasını sağlamak yahut kontrol etmeye çabalamanın ta kendisi egoistliktir."


OSHO
Related Posts with Thumbnails

.